Ortaokul'dayken sınıfdaşlarımdan biri sınıfta orgla piyano marifetlerini göstermişti. O gün aşık olmuştum, hem kıza hem de piyanoya. Sonra fark ettim ki, müziğini beğengiğim herkese aşık olma potansiyelim var. Ne kadar çabalasam da yine de bu konuda bedenim kadınlara iltimas geçmiyor değil, bu yüzden erkeklerin müziğinde daha çok müziğe hayran kalıyorum, ama kadınlarda sıkça hem müziğe hem de yapana hayran kalırken yakalıyorum kendimi. Bugün de 4 kadına aşık olma tehlikesi atlattım, neyse ki hepsine birden aşık olamadığım için ucuz atlattım.
Vokal grubunun ismi "Black Sea Hotel", Balkan müzikleri yapıyorlar. O kadar güzel söylüyorlar ki, gözlerini kapatıp hafifçe sallanmaya başlamak işten bile değil. Burdan bakabilirsiniz.
19 Kasım 2009 Perşembe
13 Kasım 2009 Cuma
Toplumsal Ayrıklık, Tolerans ve Dünyevilik
Bir keresinde dindar bir arkadaşım yabancı uyruklu bir hocası için üzülüyordu. Hocası müslüman değildi, hatta toptan inançlı değildi, yani bir dine inanmıyordu. Arkadaşım da çok sevdiği hocasının öldükten sonra cehenneme gideceğini düşünüp üzülüyordu. Keşke elinden bir şey gelseydi onun için ama ne gelebilirdi ki? Bu tavır elbette olağanüstü masum ve sevecen bir tavır, çünkü ortada hiçbir şiddet yok. Ama olabilirdi de, eğer ortam farklı olsaydı. Mesela dindarların yoğunlukta olduğu bir ortamda, bu yabancı hocayı çok seven cemaat onu düzenli olarak ikna etmeye çalışabilirdi. İkide bir toplantılar, vaazler, sohbetler kibar ve sahiplenici olanları. Dışlamalar, uyarılar, alay etmeler de olası sosyal tepkiler arasında, ki bunları da ufak dozlarda şiddet eylemleri olarak algılamak mümkün. Ama buradaki meselem şiddetten öte, bu tepkinin oluşmasını sağlayan bakış açısı.
Tolere etmek/tolerans göstermek ne demek? Mesela uçaklar türbülansları tolere ederler. Yani, o türbülanslar aslında uçakların düzgün işlemesine engel olma potansiyeli taşıyorlar, ama uçak o kadar sağlam yapılmış ki, bu türbülanslara rağmen uçabiliyor. Acaba toplumsal toleransı da böyle mi anlamak lazım? Benden farklı biri var. Olmasa daha iyi, ama var işte, bir şekilde aynı ortama düşmüşüz. İkimizin ortak olarak bulunduğu ortamda, eğer ben yeteri kadar sağlamsam - bu her ne demekse - o zaman benden farklı olan bu diğer kişiyle aynı ortamda bulunmayı bir tehdit olarak algılamam ve benimle aynı ortamda bulunmasına izin verebilirim. İzin verme yetkisini kendimde görmem, bir anlamda kendimi bu farklılığa kıyasla üstün görmemin bir sonucu olarak algılanabilir. Hani aslında benim bu aşağılık farklıların varlığına izin vermemem lazım, onları içine düştükleri gafletten kurtarmam lazım, ama yüce gönüllülüğüm sayesinde onlara karışmamayı tercih ediyorum, onlar beni değiştirme cüretini göstermedikçe.
Ama elbette toleransın arkasındaki itki/motivasyon bu olmak zorunda değil. Şimdi iki tane soyut durum düşünelim, birincisinin ismi "mutlak ayrıklık/izolasyon", diğerininki de "mutlak samimiyet" olsun.
Mutlak ayrıklık durumundaki toplumlarda hiçbir iki insan birbirine herhangi bir yakınlık hissetmiyor. Herkes sadece kendi yaşamını yaşıyor, kendi inançlarına, görüşlerine, tercihlerine sahip. Herkes için başka insanlar sadece içinde yaşadığı çevrenin koşullarını belirleyen soyut yapılar, makineler anlamına geliyor. Kimse kimseden etkilenmiyor, kimse kimseye hayran değil, kimse kimseden "hayat dersleri" almıyor, kimse kimseye "buyur kimliğim senindir" demiyor. Tüm biraraya gelmeler ortaklıklar, işbirlikleri halinde gerçekleşiyor, ister somut olsun ister somut. Mesela insanlar dokunulma ve dokunma ihtiyaçlarını çok da tanımadıkları kişilerle kısa süreli ilişkilerle gideriyorlar. Derdini paylaşma ihtiyacını ilerde onu dinlemeye söz verdiği "dert ortağı"yla gideriyor. İş yapma, bir şeyler üretme eylemlerinin hepsi profesyonel ve kontraktlara/yazılı anlaşmalara dayalı. Hediyeler bile gerektiğinde karşılığını almak maksadıyla stratejik olarak veriliyor. İnsanlar birbirlerini ancak gerektiğinde doğru tepkiyi verebilmek için tanımaya çalışıyorlar ve bu tanıma aktivitesi keskin sınıflamalardan öteye geçmiyor, yani birini tanıdıkça ona benzemek gibi bir durum söz konusu değil. Bu dünyada kimse kendini diğerinden Tanrı vergisi bir özellik yüzünden üstün görmez; üstünlük kontrol gücüyle ölçülür. Kim başkasının kontrolüne daha az giriyorsa ya da daha çok kişiyi kontrol ediyorsa, böylece ayrıklık/izolasyon kimi bir böcek değil de ev sahibi yapıyorsa o diğerinden üstündür. Böyle bir toplumda farklılıklar tolere edilir ve bu tolerasyon istikrarlı olarak korunabilir. Bireyciliğin radikal bir şekli olarak düşünmek mümkün bu durumu. Oyun kuramındaki modeller de tam da böyle bir dünyayı resmederler.
Şimdi de mutlak samimiyeti düşünelim. Böyle bir toplumda herkes herkese kendini açmıştır. Herkes herkesi kendisinin bir parçası olarak görür. Herkes herkesten derin bir şeyler öğrenebileceğini düşünür ve bu yüzden herkes herkese dikkatle ve ilgiyle bakar. Bir anlamda herkes herkese hayrandır. Bu yüzden tüm biraraya gelmeler aşkladır, en somut işbirliği için de duygusal beraberlikler için de. Emek harcama sevindirme amaçlıdır, bu yüzden de her zaman kişiseldir. Böyle bir toplumda insanlar başkalarının farklılıklarını kendileri için bir değişme fırsatı olarak algılarlar. Eğer bir kişi farklıysa, o zaman o kişi o farklılığa göre "usta"dır, kişinin kimliği o farklılığa göre o kişiye açılır, "buyur kimliğim senindir" denir. Böyle bir toplumu hayal etmek pek kolay değil, bu yüzden içinde yaşadığımız dünyadan empati yapabiliriz, biraz tasavvur etmek için. Mesela sevindirme amaçlı emek için çoçuğuna sevdiği yemeği yapan anneyi ya da -artık azaldı ama- yeğenine kazak ören teyzeyi düşünebiliriz; ya da uyuyan sevgilisine kahvaltı hazırlayan birini, doğduğu köye öğretmen olarak giden birinin öğrencilerini kendi çocuğu gibi görmesini düşünebiliriz. Sevdiği birinin farklılığı yüzünden değişme kavramı için de, tutucu bir çevrede yetişmiş bir babanın büyük şehirde yetişen kızının kendisine yanlış gelen bir işi ya da birini çok sevmesi sonucu kendi ahlaki doğrularını sorgulamasını düşünmek mümkün ya da çok sevdiği bir öğretmenin her hareketini taklit ederek kendini değişime zorlayan bir öğrenciyi; birine aşık olduğu için aşık olduğu kişinin içinden çıktığı toplumsal gruptaki herkese sempati duyan aşığı düşünmek mümkün.
Herhangi toplumu, fazlasıyla eksik resim olacaksa da, bu iki uç, mutlak durumun arasında bir yerde olarak resmetmek mümkün. Mutlak bir ayrıklığın ve samimiyetin olmadığı bir toplumda farklılıklar nasıl algılanır? Öncelikle kişiler değişmeyen farklılıkları samimiyetsizlik olarak görüp farklı kişilere şüpheyle yaklaşırlar, ama birbirlerini açıktan değiştirmeye de çalışmazlar. Ayrıca başkasının kimliğine bakıp değişmek bir zayıflık, başkasının kimliğini değiştirmek de bir güç olarak görülür. Bu yüzden yakın ilişkilerde hem karşılıklı dönüşüm vardır hem de işgal savaşı. Birbirlerini seven iki kişi hem hayranlığından dolayı kendisine meydan okur ve okudukça bağlanır sevdiğine hem de sevdiğininin tüm farklılıklarını işgal ederek onu yok etmeye çalışır. Bu yüzden asimilasyonla eğitim hep içiçedir ve kişisel olan politiktir. İnsanlar birbirlerinden mutlak olarak ayrık olmadığı sürece farklılıklar kişilerin kimliğine bir tehdit olur, çünkü her farklılık potansiyel bir baskılamayı/sindirmeyi/dominasyonu taşır içinde.
Bu tartışma düşünüldüğünde birbirinden ayrık olmayan bireylerden oluşan bir toplumda tolerasyon toplum içi şiddeti istikrarlı bir biçimde engeller mi? "Gavur" olan hocasına üzülen dindar kişi örneğinde olduğu gibi, tolerasyon ayrık olmayan iki farklı kişi arasında ancak bir gerilim yaratır. Başkasındaki her farklılık "kendisine rağmen" hale gelir. Bu farklılığı bastırmaya, değiştirmeye çalışır ayrık olmayan farklı kişiler. Karşı taraf değişime direndikçe gerilim artar ve bir gün patlar. 11 Eylül olayından sonra Avrupa ve Amerika'da aniden artan müslüman düşmanlığının bir nedeni bu olabilir. O güne kadar tolere ettikleri ama aynı ülkede yaşadıkları müslümanlarla birden ayrık olmadıklarını, o müslümanların kendi yaşamlarında aslında aktif olarak var olduklarını görünce korkuya kapılan koyu hristiyanların durumu biraz da bu. Tüm bu örneklerin işaret ettiği gibi, yukarıdaki sorunun yanıtı pek de olumlu değil.
Şimdi dünyevilik/sekülerizm/laiklik kavramını bir de bu açıdan düşünelim. Belli bir dinin toplumdaki etkisini diğer dinlere kıyasla daha çok güçlendiren bir devlet kısmi de olsa dini bir devlettir. Dini olmayan devlete de dünyevi/seküler/laik diyebiliriz (sanıyorum seküler ve laik kavramlarının içerikleri tam olarak aynı değil, ama bu yazı içinde ikisini de izninizle dünyevilik olarak düşüneceğim). "Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti"nin din konusundaki tutumu, toplum içindeki dini farklılıkların birbirine tolerasyon gösterebilmesini sağlamak olsa gerek. Mutlak olarak ayrık olmayan bir toplumda ise yukarıdaki argümana göre tolerasyonu sağlamaya çalışmak toplumsal ilişkilerdeki gerilimleri gidermeye yetmeyecektir hatta bu gerilimleri artıracaktır. Türban meselesi bunun bir örneği mesela. Kadınların ister serbest seçimle, ister zorla, ister bu ikisinin bir karışımıyla türban taktığı toplumsal yapıyla kadınların ister seçimle ister zorla ister bu ikisinin bir karışımıyla türban takmadığı toplumsal yapı birbirinden ayrık değildir. Ayrık olmadığı için türban kurumunun toplum içindeki varlığı ve yokluğu, bu iki toplumsal yapı arasındaki gerilimi simgeler, üstünde taşır. Öncelikle, kadınların türban taktığı toplumsal yapının (böyle bir yapıya ister tutucu, ister muhafazakar ister yozlaşmamış ister özgürlükçü deyin) baskın olduğu yerlerde türban takmayan kadınlar bir gerilim kaynağı olur. Tolerasyon bu gerilimi azaltmak yerine onu gayri-meşru kılar en çok, bu yüzden gerilimin neden olacağı şiddet de görünmez yollara kayar; sözlü olan veya olmayan tacizler, sokakta giysilerine karışmalar, yargılamalar, dışlamalar gibi. Dediğim gibi bu baskıların ya da ufak dozdaki şiddetin kaynağı illa ki, nefret ya da güç tutkusu olmak zorunda değil. Hocası için üzülen dindar kişideki gibi, bu insanlar türban takmayan kadınların seçimlerinin yanlış olduğunu düşünüp onları sevdikleri için üzülebilirler de. Öte yandan, kadınların türban takmadığı toplumsal yapının (böyle bir yapıya ister baskıcı deyin, ister yozlaşmış, ister aydınlanmış ister özgürlükçü deyin) baskın olduğu yerlerde ise resim ters dönmüş biçimde kısmen de olsa geçerlidir. Mesela dünyevi bir devlet baskı araçlarını üstlenebilir, Türkiye'de olduğu gibi. Kemalizm projesi bir toplumsal dönüşüm projesiydi. Siyasi kurumlarda, büyük şehirlerin ortak alanlarında, batılı kurumlarda dini kimliklerin görünmemesini sağlayıp toplumu da bu alanlardan ibaret gibi göstererek toplumun geri kalanını dünyevileştirmek projesini ve iktisadi büyüme gibi diğer projeleri içeriyordu.
Sorun şu ki, mutlak ayrışmanın olmadığı toplumlarda dünyevi devletler dünyevi toplum yaratma projesinin ister istemez parçası olurlar. Bu da bu devletle, dini toplulukların arasında bir gerilim ve eninde sonunda çatışma doğurur. Fakat tolerans söylemi, her iki toplumsal yapının destekçilerini ikiyüzlü olmaya iter, çünkü farklılıklar karşısındaki korkularını, nefretlerini, isteklerini saklamak zorundadırlar. Mesela türbanın kamu kuruluşlarında serbest kalmasını bireysel özgürlükler üstünden savunan çoğu erkekte belli bir ikiyüzlülük olduğunu düşünmek mümkün. Öte yandan meşru söylemi tolerasyona dayalı bir devletin türban takan öğrencileri bile tolere edememesi başka bir ikiyüzlülük.
Bu sorunun başka sorunlar yaratma pahasına iki çözümü var gibi görünüyor yukarıdaki tartışmaya göre: Ya toplumdaki ayrışma/izolasyon artacak böylece dini farklılıklar kimseye tehdit olmayacak ya da toplumdaki ayrışma seviyesi sabit kalacak ve bu iki toplumsal yapıdan güçsüz olanı silinecek. Bugün Türkiye'de olan durumu bu iki yöne aynı anda gitmek şeklinde yorumlamak mümkün. Hem toplumdaki bireycilik artıyor, böylece türban takmak veya takmamak sadece bireyleri ilgilendirir hale geliyor ve devlet buna ayak uydurmak yönünde toplumsal baskı görüyor. Öte yandan bu iki farklı toplumsal yapı hem devleti hem ekonomiyi hem medyayı hem de sokakları işgal etme savaşı veriyor.
Sıradan bir politik iktisatçı toplumdaki ayrışma seviyesini verili alıp optimal/en iyi hukuki tolerans seviyesini hesaplamaya çalışırdı. Bu hesap herkesin birbirine karıştığı, birbiriyle çatıştığı ama birbirine henüz yabancılaşmamış bir toplumla kimsenin birbiriyle henüz çatışmadığı ama herkesin de birbirine yabancılaştığı bir toplum arasındaki ikilemin ittirdiği bir çözüm olacaktır. Ama, mutlak samimiyet durumundaki bir toplumda farklılıkların toleransa ihtiyaç duymadan çatışmalarını çözdüğünü gözlemlemenizi isterim. Bu gözlemin hatırına, elimizdeki ikilemin ötesini görmeye çalışan bir eleştirel kuramın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Tolere etmek/tolerans göstermek ne demek? Mesela uçaklar türbülansları tolere ederler. Yani, o türbülanslar aslında uçakların düzgün işlemesine engel olma potansiyeli taşıyorlar, ama uçak o kadar sağlam yapılmış ki, bu türbülanslara rağmen uçabiliyor. Acaba toplumsal toleransı da böyle mi anlamak lazım? Benden farklı biri var. Olmasa daha iyi, ama var işte, bir şekilde aynı ortama düşmüşüz. İkimizin ortak olarak bulunduğu ortamda, eğer ben yeteri kadar sağlamsam - bu her ne demekse - o zaman benden farklı olan bu diğer kişiyle aynı ortamda bulunmayı bir tehdit olarak algılamam ve benimle aynı ortamda bulunmasına izin verebilirim. İzin verme yetkisini kendimde görmem, bir anlamda kendimi bu farklılığa kıyasla üstün görmemin bir sonucu olarak algılanabilir. Hani aslında benim bu aşağılık farklıların varlığına izin vermemem lazım, onları içine düştükleri gafletten kurtarmam lazım, ama yüce gönüllülüğüm sayesinde onlara karışmamayı tercih ediyorum, onlar beni değiştirme cüretini göstermedikçe.
Ama elbette toleransın arkasındaki itki/motivasyon bu olmak zorunda değil. Şimdi iki tane soyut durum düşünelim, birincisinin ismi "mutlak ayrıklık/izolasyon", diğerininki de "mutlak samimiyet" olsun.
Mutlak ayrıklık durumundaki toplumlarda hiçbir iki insan birbirine herhangi bir yakınlık hissetmiyor. Herkes sadece kendi yaşamını yaşıyor, kendi inançlarına, görüşlerine, tercihlerine sahip. Herkes için başka insanlar sadece içinde yaşadığı çevrenin koşullarını belirleyen soyut yapılar, makineler anlamına geliyor. Kimse kimseden etkilenmiyor, kimse kimseye hayran değil, kimse kimseden "hayat dersleri" almıyor, kimse kimseye "buyur kimliğim senindir" demiyor. Tüm biraraya gelmeler ortaklıklar, işbirlikleri halinde gerçekleşiyor, ister somut olsun ister somut. Mesela insanlar dokunulma ve dokunma ihtiyaçlarını çok da tanımadıkları kişilerle kısa süreli ilişkilerle gideriyorlar. Derdini paylaşma ihtiyacını ilerde onu dinlemeye söz verdiği "dert ortağı"yla gideriyor. İş yapma, bir şeyler üretme eylemlerinin hepsi profesyonel ve kontraktlara/yazılı anlaşmalara dayalı. Hediyeler bile gerektiğinde karşılığını almak maksadıyla stratejik olarak veriliyor. İnsanlar birbirlerini ancak gerektiğinde doğru tepkiyi verebilmek için tanımaya çalışıyorlar ve bu tanıma aktivitesi keskin sınıflamalardan öteye geçmiyor, yani birini tanıdıkça ona benzemek gibi bir durum söz konusu değil. Bu dünyada kimse kendini diğerinden Tanrı vergisi bir özellik yüzünden üstün görmez; üstünlük kontrol gücüyle ölçülür. Kim başkasının kontrolüne daha az giriyorsa ya da daha çok kişiyi kontrol ediyorsa, böylece ayrıklık/izolasyon kimi bir böcek değil de ev sahibi yapıyorsa o diğerinden üstündür. Böyle bir toplumda farklılıklar tolere edilir ve bu tolerasyon istikrarlı olarak korunabilir. Bireyciliğin radikal bir şekli olarak düşünmek mümkün bu durumu. Oyun kuramındaki modeller de tam da böyle bir dünyayı resmederler.
Şimdi de mutlak samimiyeti düşünelim. Böyle bir toplumda herkes herkese kendini açmıştır. Herkes herkesi kendisinin bir parçası olarak görür. Herkes herkesten derin bir şeyler öğrenebileceğini düşünür ve bu yüzden herkes herkese dikkatle ve ilgiyle bakar. Bir anlamda herkes herkese hayrandır. Bu yüzden tüm biraraya gelmeler aşkladır, en somut işbirliği için de duygusal beraberlikler için de. Emek harcama sevindirme amaçlıdır, bu yüzden de her zaman kişiseldir. Böyle bir toplumda insanlar başkalarının farklılıklarını kendileri için bir değişme fırsatı olarak algılarlar. Eğer bir kişi farklıysa, o zaman o kişi o farklılığa göre "usta"dır, kişinin kimliği o farklılığa göre o kişiye açılır, "buyur kimliğim senindir" denir. Böyle bir toplumu hayal etmek pek kolay değil, bu yüzden içinde yaşadığımız dünyadan empati yapabiliriz, biraz tasavvur etmek için. Mesela sevindirme amaçlı emek için çoçuğuna sevdiği yemeği yapan anneyi ya da -artık azaldı ama- yeğenine kazak ören teyzeyi düşünebiliriz; ya da uyuyan sevgilisine kahvaltı hazırlayan birini, doğduğu köye öğretmen olarak giden birinin öğrencilerini kendi çocuğu gibi görmesini düşünebiliriz. Sevdiği birinin farklılığı yüzünden değişme kavramı için de, tutucu bir çevrede yetişmiş bir babanın büyük şehirde yetişen kızının kendisine yanlış gelen bir işi ya da birini çok sevmesi sonucu kendi ahlaki doğrularını sorgulamasını düşünmek mümkün ya da çok sevdiği bir öğretmenin her hareketini taklit ederek kendini değişime zorlayan bir öğrenciyi; birine aşık olduğu için aşık olduğu kişinin içinden çıktığı toplumsal gruptaki herkese sempati duyan aşığı düşünmek mümkün.
Herhangi toplumu, fazlasıyla eksik resim olacaksa da, bu iki uç, mutlak durumun arasında bir yerde olarak resmetmek mümkün. Mutlak bir ayrıklığın ve samimiyetin olmadığı bir toplumda farklılıklar nasıl algılanır? Öncelikle kişiler değişmeyen farklılıkları samimiyetsizlik olarak görüp farklı kişilere şüpheyle yaklaşırlar, ama birbirlerini açıktan değiştirmeye de çalışmazlar. Ayrıca başkasının kimliğine bakıp değişmek bir zayıflık, başkasının kimliğini değiştirmek de bir güç olarak görülür. Bu yüzden yakın ilişkilerde hem karşılıklı dönüşüm vardır hem de işgal savaşı. Birbirlerini seven iki kişi hem hayranlığından dolayı kendisine meydan okur ve okudukça bağlanır sevdiğine hem de sevdiğininin tüm farklılıklarını işgal ederek onu yok etmeye çalışır. Bu yüzden asimilasyonla eğitim hep içiçedir ve kişisel olan politiktir. İnsanlar birbirlerinden mutlak olarak ayrık olmadığı sürece farklılıklar kişilerin kimliğine bir tehdit olur, çünkü her farklılık potansiyel bir baskılamayı/sindirmeyi/dominasyonu taşır içinde.
Bu tartışma düşünüldüğünde birbirinden ayrık olmayan bireylerden oluşan bir toplumda tolerasyon toplum içi şiddeti istikrarlı bir biçimde engeller mi? "Gavur" olan hocasına üzülen dindar kişi örneğinde olduğu gibi, tolerasyon ayrık olmayan iki farklı kişi arasında ancak bir gerilim yaratır. Başkasındaki her farklılık "kendisine rağmen" hale gelir. Bu farklılığı bastırmaya, değiştirmeye çalışır ayrık olmayan farklı kişiler. Karşı taraf değişime direndikçe gerilim artar ve bir gün patlar. 11 Eylül olayından sonra Avrupa ve Amerika'da aniden artan müslüman düşmanlığının bir nedeni bu olabilir. O güne kadar tolere ettikleri ama aynı ülkede yaşadıkları müslümanlarla birden ayrık olmadıklarını, o müslümanların kendi yaşamlarında aslında aktif olarak var olduklarını görünce korkuya kapılan koyu hristiyanların durumu biraz da bu. Tüm bu örneklerin işaret ettiği gibi, yukarıdaki sorunun yanıtı pek de olumlu değil.
Şimdi dünyevilik/sekülerizm/laiklik kavramını bir de bu açıdan düşünelim. Belli bir dinin toplumdaki etkisini diğer dinlere kıyasla daha çok güçlendiren bir devlet kısmi de olsa dini bir devlettir. Dini olmayan devlete de dünyevi/seküler/laik diyebiliriz (sanıyorum seküler ve laik kavramlarının içerikleri tam olarak aynı değil, ama bu yazı içinde ikisini de izninizle dünyevilik olarak düşüneceğim). "Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti"nin din konusundaki tutumu, toplum içindeki dini farklılıkların birbirine tolerasyon gösterebilmesini sağlamak olsa gerek. Mutlak olarak ayrık olmayan bir toplumda ise yukarıdaki argümana göre tolerasyonu sağlamaya çalışmak toplumsal ilişkilerdeki gerilimleri gidermeye yetmeyecektir hatta bu gerilimleri artıracaktır. Türban meselesi bunun bir örneği mesela. Kadınların ister serbest seçimle, ister zorla, ister bu ikisinin bir karışımıyla türban taktığı toplumsal yapıyla kadınların ister seçimle ister zorla ister bu ikisinin bir karışımıyla türban takmadığı toplumsal yapı birbirinden ayrık değildir. Ayrık olmadığı için türban kurumunun toplum içindeki varlığı ve yokluğu, bu iki toplumsal yapı arasındaki gerilimi simgeler, üstünde taşır. Öncelikle, kadınların türban taktığı toplumsal yapının (böyle bir yapıya ister tutucu, ister muhafazakar ister yozlaşmamış ister özgürlükçü deyin) baskın olduğu yerlerde türban takmayan kadınlar bir gerilim kaynağı olur. Tolerasyon bu gerilimi azaltmak yerine onu gayri-meşru kılar en çok, bu yüzden gerilimin neden olacağı şiddet de görünmez yollara kayar; sözlü olan veya olmayan tacizler, sokakta giysilerine karışmalar, yargılamalar, dışlamalar gibi. Dediğim gibi bu baskıların ya da ufak dozdaki şiddetin kaynağı illa ki, nefret ya da güç tutkusu olmak zorunda değil. Hocası için üzülen dindar kişideki gibi, bu insanlar türban takmayan kadınların seçimlerinin yanlış olduğunu düşünüp onları sevdikleri için üzülebilirler de. Öte yandan, kadınların türban takmadığı toplumsal yapının (böyle bir yapıya ister baskıcı deyin, ister yozlaşmış, ister aydınlanmış ister özgürlükçü deyin) baskın olduğu yerlerde ise resim ters dönmüş biçimde kısmen de olsa geçerlidir. Mesela dünyevi bir devlet baskı araçlarını üstlenebilir, Türkiye'de olduğu gibi. Kemalizm projesi bir toplumsal dönüşüm projesiydi. Siyasi kurumlarda, büyük şehirlerin ortak alanlarında, batılı kurumlarda dini kimliklerin görünmemesini sağlayıp toplumu da bu alanlardan ibaret gibi göstererek toplumun geri kalanını dünyevileştirmek projesini ve iktisadi büyüme gibi diğer projeleri içeriyordu.
Sorun şu ki, mutlak ayrışmanın olmadığı toplumlarda dünyevi devletler dünyevi toplum yaratma projesinin ister istemez parçası olurlar. Bu da bu devletle, dini toplulukların arasında bir gerilim ve eninde sonunda çatışma doğurur. Fakat tolerans söylemi, her iki toplumsal yapının destekçilerini ikiyüzlü olmaya iter, çünkü farklılıklar karşısındaki korkularını, nefretlerini, isteklerini saklamak zorundadırlar. Mesela türbanın kamu kuruluşlarında serbest kalmasını bireysel özgürlükler üstünden savunan çoğu erkekte belli bir ikiyüzlülük olduğunu düşünmek mümkün. Öte yandan meşru söylemi tolerasyona dayalı bir devletin türban takan öğrencileri bile tolere edememesi başka bir ikiyüzlülük.
Bu sorunun başka sorunlar yaratma pahasına iki çözümü var gibi görünüyor yukarıdaki tartışmaya göre: Ya toplumdaki ayrışma/izolasyon artacak böylece dini farklılıklar kimseye tehdit olmayacak ya da toplumdaki ayrışma seviyesi sabit kalacak ve bu iki toplumsal yapıdan güçsüz olanı silinecek. Bugün Türkiye'de olan durumu bu iki yöne aynı anda gitmek şeklinde yorumlamak mümkün. Hem toplumdaki bireycilik artıyor, böylece türban takmak veya takmamak sadece bireyleri ilgilendirir hale geliyor ve devlet buna ayak uydurmak yönünde toplumsal baskı görüyor. Öte yandan bu iki farklı toplumsal yapı hem devleti hem ekonomiyi hem medyayı hem de sokakları işgal etme savaşı veriyor.
Sıradan bir politik iktisatçı toplumdaki ayrışma seviyesini verili alıp optimal/en iyi hukuki tolerans seviyesini hesaplamaya çalışırdı. Bu hesap herkesin birbirine karıştığı, birbiriyle çatıştığı ama birbirine henüz yabancılaşmamış bir toplumla kimsenin birbiriyle henüz çatışmadığı ama herkesin de birbirine yabancılaştığı bir toplum arasındaki ikilemin ittirdiği bir çözüm olacaktır. Ama, mutlak samimiyet durumundaki bir toplumda farklılıkların toleransa ihtiyaç duymadan çatışmalarını çözdüğünü gözlemlemenizi isterim. Bu gözlemin hatırına, elimizdeki ikilemin ötesini görmeye çalışan bir eleştirel kuramın gerekli olduğunu düşünüyorum.
04 Kasım 2009 Çarşamba
Tavuk Irkçılığı
İki tane iddia alalım, birbirinin tersini söylüyor olsun. "Aslında bu iki iddianın tartıştığı konu en az iki boyutlu. Her iddia, dikkat çektiği boyut açısından haklı, ama konunun tamamı ele alındığında ikisi de haksız" şekline girecek bir yazı yazacağım. Daha önce burda yazmıştım aynı şekle girecek bir yazı. Acaba diyalektik sentez de böyle bir şey mi?
Bilenler bilir, South Park diye ölçüsüz alaya dayalı bir çizgi film var, Simpsons gibi yetişkinler için olanından. Bir bölümünde "bir balinanın öldürülmesi bu kadar olay olurken, niye her gün katledilen bir sürü tavuk ve inek için kimse sesini çıkarmıyor?" gibi bir ifade geçmiş. Bu ifadeyi alıntı yapan birine şöyle bir yanıt gelmişti: "Çünkü balinalar tavuklar çifltliklerde yetiştirilemiyor bu yüzden tavukların soyu balinalarınki gibi tükenme tehlikesi altında değil."
Doğru, balinaların avı kontrol altına alınmazsa yakın bir zamanda hiç canlı balina kalmayacak. Balina türü bir anlamda ölüm tehlikesi altında. Öte yandan, her gün ölen tavuk sayısı kadar yenisi doğduğu için tavuk türü ölüm tehlikesi altında değil. Hayvan türlerinin hepsini seviyoruz, ama balina türü zayıf kaldığı için ona destek çıkmalıyız.
Bu iddiadaki türdeşlik kabulune dikkat çekmek istiyorum. İki farklı balina ya da iki farklı tavuk ayrı ayrı düşünülmüyor. Sanki tavuk türü tek bir canlıdan oluşuyormuş gibi bir tavır var iddianın arkasında. Dolayısıyla bu tavır, tek bir balinanın hayatının neden tek bir tavuğun hayatından daha değerli olduğu sorusunu açık bırakıyor. Neden tek bir balinanın hayatı kendisine benzeyen daha az canlı olmasından dolayı daha değerli kabul edilsin ki? Bu soruya bir sürü yanıt veriliyor olabilir yukarıdaki iddianın sahipleri tarafından. "Memeli hayvanlar insanlara daha çok benzediği için daha değerliler", "balinalar tavuklardan daha şirin", "insan dışındaki tüm canlılar sadece bağlı oldukları türlere göre sınıflandırılırlar, bu yüzden tek tek balinalarla tek tek tavukları karşılaştırmak anlamsız" gibi. Burda izninizle üçüncü yanıta odaklanalım.
Bir biz var ve bir de biz olmayanlar var. Biz olmayanlarla biz arasında "biz"in icat ettiği bir farklılık var, bizle biz olmayanı ayıran özellikler. "Bizden olan hiç kimsenin biz olmayanlara bu özellikler dışında bakmasına gerek yok", deniyorsa burda kürek gibi ırkçılık vardır. Bizim örneğimizde biz insanlarken, biz olmayanlar da tavuklar oluyor. Dolayısıyla yukarıdaki iddia, zayıf olana destek çıkmaya çalışırken "tavuk ırkçılığı" yapıyor.
Bilenler bilir, South Park diye ölçüsüz alaya dayalı bir çizgi film var, Simpsons gibi yetişkinler için olanından. Bir bölümünde "bir balinanın öldürülmesi bu kadar olay olurken, niye her gün katledilen bir sürü tavuk ve inek için kimse sesini çıkarmıyor?" gibi bir ifade geçmiş. Bu ifadeyi alıntı yapan birine şöyle bir yanıt gelmişti: "Çünkü balinalar tavuklar çifltliklerde yetiştirilemiyor bu yüzden tavukların soyu balinalarınki gibi tükenme tehlikesi altında değil."
Doğru, balinaların avı kontrol altına alınmazsa yakın bir zamanda hiç canlı balina kalmayacak. Balina türü bir anlamda ölüm tehlikesi altında. Öte yandan, her gün ölen tavuk sayısı kadar yenisi doğduğu için tavuk türü ölüm tehlikesi altında değil. Hayvan türlerinin hepsini seviyoruz, ama balina türü zayıf kaldığı için ona destek çıkmalıyız.
Bu iddiadaki türdeşlik kabulune dikkat çekmek istiyorum. İki farklı balina ya da iki farklı tavuk ayrı ayrı düşünülmüyor. Sanki tavuk türü tek bir canlıdan oluşuyormuş gibi bir tavır var iddianın arkasında. Dolayısıyla bu tavır, tek bir balinanın hayatının neden tek bir tavuğun hayatından daha değerli olduğu sorusunu açık bırakıyor. Neden tek bir balinanın hayatı kendisine benzeyen daha az canlı olmasından dolayı daha değerli kabul edilsin ki? Bu soruya bir sürü yanıt veriliyor olabilir yukarıdaki iddianın sahipleri tarafından. "Memeli hayvanlar insanlara daha çok benzediği için daha değerliler", "balinalar tavuklardan daha şirin", "insan dışındaki tüm canlılar sadece bağlı oldukları türlere göre sınıflandırılırlar, bu yüzden tek tek balinalarla tek tek tavukları karşılaştırmak anlamsız" gibi. Burda izninizle üçüncü yanıta odaklanalım.
Bir biz var ve bir de biz olmayanlar var. Biz olmayanlarla biz arasında "biz"in icat ettiği bir farklılık var, bizle biz olmayanı ayıran özellikler. "Bizden olan hiç kimsenin biz olmayanlara bu özellikler dışında bakmasına gerek yok", deniyorsa burda kürek gibi ırkçılık vardır. Bizim örneğimizde biz insanlarken, biz olmayanlar da tavuklar oluyor. Dolayısıyla yukarıdaki iddia, zayıf olana destek çıkmaya çalışırken "tavuk ırkçılığı" yapıyor.
31 Ekim 2009 Cumartesi
Sovyetlerin Politik İktisadi Analizi Üstüne Notlar II
Devlet Sermayeciliği
Şimdi, devlet kapitalizmine geçelim.
Öncelikle Marx'ın ayrı devlet kapitalizmi kavramı yok, daha önce dediğim gibi genel bir kapitalizm/sermayecilik kuramı kurmaya çalışıyor. Fakat bu genel sermaye kuramından devlet sermayeciliğine dair öngörüler üretmek mümkün.
Binns, Cliff ve Harman'ın [1] tabiri caizse zırt pırt yaptığı bir Marx alıntısı var, sanıyorum birinci ciltten "... accumulation for accumulation's sake... ", "... sadece biriktirmenin kendisi için biriktirmek...". Marx'ın kuramında sermayedarlar öyle zevk-ü sefa içinde yaşamıyorlar. Doğru, işçiler giderek fakirleşirken, sermayedarlar da zenginleşiyorlar, ama bu zenginliği yaşam standardı oluşturmak için kullanmıyorlar. Kullanmaları değişim/takas değeri toplumu haline gelmiş sermayeci toplumun yapısına uygun olmazdı. Sermayedarlar da kendi yaşamlarına ve zenginliklerinin alabileceği kullanım değerlerine yani lükse yabancılaşıyor. Her sermayedar giderek sahip olduğu sermayenin kölesi oluyor, ve onu çoğaltmak hayatının tek amacı oluyor. Bu kişisel değişimi bir tür sosyal eleme süreci olarak düşünebiliriz. Yani, tek bir sermayeci küçüklüğünde çok insancıl biriyken zengin olunca hemen canavara dönüşmüyor da, daha çok, canavar olmayan sermayecilerin çocukları işçi oluyorlar gibi. Bu yüzden sermayeci düzenin önemli ilkelerinden biri sermaye biriktirme eyleminin zenginlik amacından bağımsızlaşması, tamamen biriktirmenin kendisini amaçlamaya başlaması oluyor. Bu hem sermaye yoğun üretimin artmasına hem de uzun vadede (sadece karın değil) sermayenin getirisinin düşmesine neden olacaktır.
Sermayeci düzenin diğer bir temel özelliği ise işçilerin ürettiği artık değere sermayedarların el koyması ve bunu daha çok sermaye elde etmek için tekrar sermayeye yatırması. Dolayısıyla bir işçi sömürüsünden bahsedebiliyor olmamız. Böyle bir sömürünün toplumsal göstergelerinden biri işçi örgütlerinin durumu olacaktır. Eğer üretim süreçlerinin sahibi, düzenleyicisi olan sınıf, büyük ölçüde bu örgütleri kendisine bağlamışsa ya da kendisine bağlı olmayanları bastırıyorsa orda da bir sömürünün varlığından şüphelenebiliriz.
Bir üçüncü durum da, metanın ölçülebilir bir şey olması sonucu, yabancılaşmanın da etkisiyle ölçmenin toplumsal bir alışkanlık haline dönüşmesi meselesi var. Ölçmenin toplumsal alışkanlık olması demek, araçsal akılcılığın, tekniğin, sayısal bilimlerin yaygınlaşması ve toplumun üstyapısında belirleyici hale gelmesi anlamına geliyor. Bu, Sermaye'nin şimdiye kadar okuduğum kısmında açıkça tartışılmıyor ama meta fetişi kavramını buraya doğru genişletmek mümkün görünüyor bana.
Sermayeciliğin bu genel özelliklerini şimdi soyut bir devlet sermayeciliğine uygulayalım. Öncelikle, piyasalar yerine devlet eliyle dağıtımdan bahsediyor olacağız. Dolayısıyla metaların takas değeri piyasalarda değil, metaların topluma pay edilmesi sırasındaki göreli konumlarına göre belirlenecek. Bu tarz bir sermayecilikte özel mülkiyetten bahsetmek de pek doğru olmayacak. Dolayısıyla özel mülkiyetin de sermayeciliğin geneli için geçerli olmadığını kabul etmek gerekiyor. Ama Marx'ın da bu yönde alıntılarını bulmak mümkün, mesela sermayenin giderek tekelleşmesi sürecinin özel mülkiyeti şirket mülkiyeti lehine kıracağını iddia ediyor. Dolayısıyla, devlet sermayeciliğinde özel mülkiyetten öte devlet mülkiyetini görmemiz gerekiyor. Yani devletin her türlü iktisadi üretimi kontrol ediyor olması ve ürünlerin ne olacağına karar vermesi hali. Bu kontrolun ise artık devlet için çalışan işçilerin iradesinden bağımsız ve onların aleyhine bir şekilde yapılması gerekiyor. Bu durum devleti toplumdaki tek sermayeci haline getiriyor, ancak bu tek sermayeci aslında kalabalık bir sınıf. Sanıyorum Milovan Djilas'a atfedilen yeni sınıf bu. Devlet politikasının günlük kararlarını oluşturan, uygulayan, tasarlayan bürokratik elit ya da teknokratlar. Bu tarz toplumlarda bu bürokratik elit toplumsal sermaye birikiminin artmasını temel amaç haline getirecektir. Bu da ekonomik etkinlik ve büyümenin en önemli amaç haline gelmesi demek. Dolayısıyla işçilerin maaşlarının etkinlik adına kesildiği, azaltıldığı ya da yeteri kadar artırılmadığını gözlemleyebiliz böyle toplumlarda. Bunlar dışında, bürokratik elit resmi ideolojinin belirlenmesinde baskın rol oynayacak, işçilerin kendisinden bağımsız hareket etmesini engelleyecektir.
Binns, Cliff ve Harman [1], bu konuda birçok gözlem aktarıyorlar. Sovyetlerde bir teknokratlar sınıfının olduştuğunu gözlemlemek mümkün. Bu yönde Lenin'den birkaç alıntı yapıyorlar. Ayrıca Coleman ve Nelson'un [2] da işaret ettiği bir gelir dağılımındaki eşitsizlik de söz konusu. Bunun dışında her iki çalışma da Sovyetlerde işçi sendikalarının merkez partinin işçiler üstündeki gözüne, disiplin aracına dönüştüğünü not ediyor. Bu yöndeki bir gözlem, işçi sendikalarının düzenlediği toplantıların, konuşmaların genelde ders verme şeklinde yapılması. Diğer gözlem de bağımsız işçi hareketinin bastırılması, ki bir çok örnek bulmak mümkün: Polonya'daki Solidarnosc'un başını çektiği hareketin karşılaştığı şiddet, 1956 Macar devriminin Rus askeri güçlerince bastırılması, 1962'deki Novacherkassk trajedisi bunlara verilebilecek örnekler.
Bunlar dışında Binns ve Harman'ın sermaye birikiminin amaç haline geldiği yönünde gözlem olarak Cliff'in başka bir kitabından aktardıklıkları ölçümler var. Bunlardan biri Sovyetlerdeki tüketim malları üretiminin zamanla, özellikle Stalin döneminde, sanayi malları üretimine yenik düşmesi, mesela 1927'de sanayi ürünlerinin yüzde 32.8'i sermaye malıyken, bu oran 1950'de yüzde 68.8'e çıkıyor. Bir başka gözlem de Sovyetlerdeki ekonomik büyümenin 1950'li yıllardan sonra 20 yıl içinde neredeyse üçte birine düşmesi; bu da sermayeci düzende kar oranlarının düşmesine karşılık olarak gösteriliyor. Ama bu son gözlem, düşününce, Stalin sonraki Khruschev'in sanayileşmeden öte bilimsel ve teknik gelişmeye yönelmesiyle de alakalı olabilir. Ayrıca soğuk savaş döneminin askeri yatırım yarışını da hesaba katmak lazım ki, bu da devletin sermayeciye dönüşmesine örnek olarak gösteriliyor kitapta.
Genel olarak, Mandel'in mesela çalışmalarına ve bu yazarların da kavramlaştırmalarına rağmen elimizde güçlü bir devlet kapitalizmi kuramı olduğuna ikna olmadım henüz. Bu yüzden Sovyetlerin zamanla, özellikle Stalinle beraber sermayecileşmesi argumanı da bu haliyle pek doğru değil gibi. Derdim, analizlerde Stalin döneminin, ondan önceki Lenin döneminden bir kopuş olarak gösterilmesi, buna katılmak pek kolay görünmüyor bana. Bu tarz analizlerin nedeni, bence Marx'ın tek toplum kabulunun daha kapsamlı bir dünya sistemleri analizine dönüştürülmemesi. Elde böyle küresel bir analiz olmayınca, Sovyetlerin politik iktisadi analizleri Stalin ve Trotsky'nin politik mücadelesi üstünden yapılmak zorunda kalıyor. Bir yanda, tamamen güç amaçlı bir propagandaya benzeyen "tek ülkede sosyalizm", onun siyasi karşılığı olan "demokratik merkeziyetçilik" kavramlaştırmaları ve ölçüsüz bir otoriterleşme; diğer yanda Lenin'i eleştirmemek veya genel bir dünya düzeni analizi geliştirilmediği için Lenin döneminin bir tür asr-ı saadet gibi resmedilirken Stalin'in kişisel hırslarının Sovyetlerin "saflığını" bozma iddiaları.
Göndermeler
[1] Binns, Peter, Tony Cliff, Chris Harman. (1987) "Russia: From Workers' State to State Capitalism," Bookmarks Publishing Co-operative, England.
[2] Coleman, Kenneth E., Daniel N. Nelson. "State Capitalism, State Socialism and Politicization of Workers," Carl Beck Papers in Russian and European Studies, no: 304, Pittsburgh.
Şimdi, devlet kapitalizmine geçelim.
Öncelikle Marx'ın ayrı devlet kapitalizmi kavramı yok, daha önce dediğim gibi genel bir kapitalizm/sermayecilik kuramı kurmaya çalışıyor. Fakat bu genel sermaye kuramından devlet sermayeciliğine dair öngörüler üretmek mümkün.
Binns, Cliff ve Harman'ın [1] tabiri caizse zırt pırt yaptığı bir Marx alıntısı var, sanıyorum birinci ciltten "... accumulation for accumulation's sake... ", "... sadece biriktirmenin kendisi için biriktirmek...". Marx'ın kuramında sermayedarlar öyle zevk-ü sefa içinde yaşamıyorlar. Doğru, işçiler giderek fakirleşirken, sermayedarlar da zenginleşiyorlar, ama bu zenginliği yaşam standardı oluşturmak için kullanmıyorlar. Kullanmaları değişim/takas değeri toplumu haline gelmiş sermayeci toplumun yapısına uygun olmazdı. Sermayedarlar da kendi yaşamlarına ve zenginliklerinin alabileceği kullanım değerlerine yani lükse yabancılaşıyor. Her sermayedar giderek sahip olduğu sermayenin kölesi oluyor, ve onu çoğaltmak hayatının tek amacı oluyor. Bu kişisel değişimi bir tür sosyal eleme süreci olarak düşünebiliriz. Yani, tek bir sermayeci küçüklüğünde çok insancıl biriyken zengin olunca hemen canavara dönüşmüyor da, daha çok, canavar olmayan sermayecilerin çocukları işçi oluyorlar gibi. Bu yüzden sermayeci düzenin önemli ilkelerinden biri sermaye biriktirme eyleminin zenginlik amacından bağımsızlaşması, tamamen biriktirmenin kendisini amaçlamaya başlaması oluyor. Bu hem sermaye yoğun üretimin artmasına hem de uzun vadede (sadece karın değil) sermayenin getirisinin düşmesine neden olacaktır.
Sermayeci düzenin diğer bir temel özelliği ise işçilerin ürettiği artık değere sermayedarların el koyması ve bunu daha çok sermaye elde etmek için tekrar sermayeye yatırması. Dolayısıyla bir işçi sömürüsünden bahsedebiliyor olmamız. Böyle bir sömürünün toplumsal göstergelerinden biri işçi örgütlerinin durumu olacaktır. Eğer üretim süreçlerinin sahibi, düzenleyicisi olan sınıf, büyük ölçüde bu örgütleri kendisine bağlamışsa ya da kendisine bağlı olmayanları bastırıyorsa orda da bir sömürünün varlığından şüphelenebiliriz.
Bir üçüncü durum da, metanın ölçülebilir bir şey olması sonucu, yabancılaşmanın da etkisiyle ölçmenin toplumsal bir alışkanlık haline dönüşmesi meselesi var. Ölçmenin toplumsal alışkanlık olması demek, araçsal akılcılığın, tekniğin, sayısal bilimlerin yaygınlaşması ve toplumun üstyapısında belirleyici hale gelmesi anlamına geliyor. Bu, Sermaye'nin şimdiye kadar okuduğum kısmında açıkça tartışılmıyor ama meta fetişi kavramını buraya doğru genişletmek mümkün görünüyor bana.
Sermayeciliğin bu genel özelliklerini şimdi soyut bir devlet sermayeciliğine uygulayalım. Öncelikle, piyasalar yerine devlet eliyle dağıtımdan bahsediyor olacağız. Dolayısıyla metaların takas değeri piyasalarda değil, metaların topluma pay edilmesi sırasındaki göreli konumlarına göre belirlenecek. Bu tarz bir sermayecilikte özel mülkiyetten bahsetmek de pek doğru olmayacak. Dolayısıyla özel mülkiyetin de sermayeciliğin geneli için geçerli olmadığını kabul etmek gerekiyor. Ama Marx'ın da bu yönde alıntılarını bulmak mümkün, mesela sermayenin giderek tekelleşmesi sürecinin özel mülkiyeti şirket mülkiyeti lehine kıracağını iddia ediyor. Dolayısıyla, devlet sermayeciliğinde özel mülkiyetten öte devlet mülkiyetini görmemiz gerekiyor. Yani devletin her türlü iktisadi üretimi kontrol ediyor olması ve ürünlerin ne olacağına karar vermesi hali. Bu kontrolun ise artık devlet için çalışan işçilerin iradesinden bağımsız ve onların aleyhine bir şekilde yapılması gerekiyor. Bu durum devleti toplumdaki tek sermayeci haline getiriyor, ancak bu tek sermayeci aslında kalabalık bir sınıf. Sanıyorum Milovan Djilas'a atfedilen yeni sınıf bu. Devlet politikasının günlük kararlarını oluşturan, uygulayan, tasarlayan bürokratik elit ya da teknokratlar. Bu tarz toplumlarda bu bürokratik elit toplumsal sermaye birikiminin artmasını temel amaç haline getirecektir. Bu da ekonomik etkinlik ve büyümenin en önemli amaç haline gelmesi demek. Dolayısıyla işçilerin maaşlarının etkinlik adına kesildiği, azaltıldığı ya da yeteri kadar artırılmadığını gözlemleyebiliz böyle toplumlarda. Bunlar dışında, bürokratik elit resmi ideolojinin belirlenmesinde baskın rol oynayacak, işçilerin kendisinden bağımsız hareket etmesini engelleyecektir.
Binns, Cliff ve Harman [1], bu konuda birçok gözlem aktarıyorlar. Sovyetlerde bir teknokratlar sınıfının olduştuğunu gözlemlemek mümkün. Bu yönde Lenin'den birkaç alıntı yapıyorlar. Ayrıca Coleman ve Nelson'un [2] da işaret ettiği bir gelir dağılımındaki eşitsizlik de söz konusu. Bunun dışında her iki çalışma da Sovyetlerde işçi sendikalarının merkez partinin işçiler üstündeki gözüne, disiplin aracına dönüştüğünü not ediyor. Bu yöndeki bir gözlem, işçi sendikalarının düzenlediği toplantıların, konuşmaların genelde ders verme şeklinde yapılması. Diğer gözlem de bağımsız işçi hareketinin bastırılması, ki bir çok örnek bulmak mümkün: Polonya'daki Solidarnosc'un başını çektiği hareketin karşılaştığı şiddet, 1956 Macar devriminin Rus askeri güçlerince bastırılması, 1962'deki Novacherkassk trajedisi bunlara verilebilecek örnekler.
Bunlar dışında Binns ve Harman'ın sermaye birikiminin amaç haline geldiği yönünde gözlem olarak Cliff'in başka bir kitabından aktardıklıkları ölçümler var. Bunlardan biri Sovyetlerdeki tüketim malları üretiminin zamanla, özellikle Stalin döneminde, sanayi malları üretimine yenik düşmesi, mesela 1927'de sanayi ürünlerinin yüzde 32.8'i sermaye malıyken, bu oran 1950'de yüzde 68.8'e çıkıyor. Bir başka gözlem de Sovyetlerdeki ekonomik büyümenin 1950'li yıllardan sonra 20 yıl içinde neredeyse üçte birine düşmesi; bu da sermayeci düzende kar oranlarının düşmesine karşılık olarak gösteriliyor. Ama bu son gözlem, düşününce, Stalin sonraki Khruschev'in sanayileşmeden öte bilimsel ve teknik gelişmeye yönelmesiyle de alakalı olabilir. Ayrıca soğuk savaş döneminin askeri yatırım yarışını da hesaba katmak lazım ki, bu da devletin sermayeciye dönüşmesine örnek olarak gösteriliyor kitapta.
Genel olarak, Mandel'in mesela çalışmalarına ve bu yazarların da kavramlaştırmalarına rağmen elimizde güçlü bir devlet kapitalizmi kuramı olduğuna ikna olmadım henüz. Bu yüzden Sovyetlerin zamanla, özellikle Stalinle beraber sermayecileşmesi argumanı da bu haliyle pek doğru değil gibi. Derdim, analizlerde Stalin döneminin, ondan önceki Lenin döneminden bir kopuş olarak gösterilmesi, buna katılmak pek kolay görünmüyor bana. Bu tarz analizlerin nedeni, bence Marx'ın tek toplum kabulunun daha kapsamlı bir dünya sistemleri analizine dönüştürülmemesi. Elde böyle küresel bir analiz olmayınca, Sovyetlerin politik iktisadi analizleri Stalin ve Trotsky'nin politik mücadelesi üstünden yapılmak zorunda kalıyor. Bir yanda, tamamen güç amaçlı bir propagandaya benzeyen "tek ülkede sosyalizm", onun siyasi karşılığı olan "demokratik merkeziyetçilik" kavramlaştırmaları ve ölçüsüz bir otoriterleşme; diğer yanda Lenin'i eleştirmemek veya genel bir dünya düzeni analizi geliştirilmediği için Lenin döneminin bir tür asr-ı saadet gibi resmedilirken Stalin'in kişisel hırslarının Sovyetlerin "saflığını" bozma iddiaları.
Göndermeler
[1] Binns, Peter, Tony Cliff, Chris Harman. (1987) "Russia: From Workers' State to State Capitalism," Bookmarks Publishing Co-operative, England.
[2] Coleman, Kenneth E., Daniel N. Nelson. "State Capitalism, State Socialism and Politicization of Workers," Carl Beck Papers in Russian and European Studies, no: 304, Pittsburgh.
Sovyetlerin Politik İktisadi Analizi Üstüne Notlar I
Genel Notlar
Çoğu iktisat kuramında ya da modelinde genellikle "kapalı ekonomi" kabulu yapılır. Bu temelde, belli bir ülkenin belli bir zamandaki belli bir hareketini anlamak için yapılan bir basitleştirme kabuludur, amaç bu hareketi kağıt üstünde tekrar etmek değil, bu hareketin içsel yapısını anlama adına ufak bir adım atmaktır. Daha kapsamlı bir kuram elbette tüm diğer ülkelerin sosyo-ekonomik durumlarını da kapsayan "koşullu" bir kuram olacaktır. Sermayecilik için düşünürsek, kapsamlı bir sermayecilik kuramı, sermayeciliğin belli bir toplumda gelişmesini incelemez sadece, ama mesela "dünyada başka hiçbir sermayeci toplum olmadığı koşulu altında, sermayecilik nasıl oluşur" sorusunu "dünyada gelişmiş ve imparatorluk/emperyalizm moduna gelmiş birkaç toplum varsa, sermayecilik sermayecilik-öncesi durumda nasıl oluşur" sorusundan ayırır. Bu ikisini ayrı ayrı inceler. İki sorunun yanıtı elbette aynı olabilir ama bu aynılık da ayrıca kurulması gereken kuramsal bir meseledir.
Bu açıdan bakıldığında, Marx'ın Sermaye kitabındaki sermayenin ve (dolayısıyla) sermayecilik düzeninin oluşumu verili bir toplumu varsayar. Amaç sermayeci düzenin/sistemin uzun süreli hareketinin sadece içsel unsurlarını anlamak olsa gerek. Bu yüzden mesela, İngiltere, ABD gibi nispeten gelişmiş ve emperyalist eğilimlerle dünyanın geri kalanına müdahele etmeye başlamış sermayeci toplumların varlığında feodal ya da sermayeci-feodal toplumsal yapıları arasında kalmış toplumlarda, ülkelerde sermayeci düzenin gelişimi üzerine açık ve net bir şey söylemez Marx'ın Sermaye'si. Kendisi söylemez, ama bu başkasının o kitaptaki ilkeleri, yöntemleri kullanarak söyleyebilmesini de engellemez. Yani Marx kendisi açık açık bir şey söylememişse bile -diyelim- üçüncü dünya ülkelerindeki sermayeci gelişim hakkında, yine "Marxist" bir tavır oluşturmak mümkün olacaktır. Ancak elbette, böyle bir tavır, bu tavrı oluşturan kişilerin Marx yorumuna fazlasıyla bağımlı olacaktır.
Özel olarak 1917 devrimi öncesi Rusya'sı tamamen sermayeci değil. Henüz feodal iktisadi yapılanmanın kurumları fazlasıyla güçlü. Öte yandan, Batı Avrupa ve Amerika'da belli bir olgunluğa ulaşmış sermayecilik de mevcut. Bu konumda Rusya'da ve birkaç ülkede daha sosyalist devrim gerçekleşiyor ve bu ülkelerin birleşmesinden oluşan Sovyetler kuruluyor. Marx'ın kuramını bu durumda Sovyetler'e uygulamanın birkaç yolu var:
1) Sovyetleri dünyanın geri kalanından ayrı düşünüp Marx'daki tek toplum kabulunu hiçbir değişikliğe uğratmadan uygulayabiliriz. Bu durumda Sovyetler içindeki işçi sınıfı hariç diğer sınıfların, bu işçi sınıfı diktatörlüğünde işçi sınıfıyla eninde sonunda çatışma haline gireceğini söyleyebiliriz. İşçi sınıfı diktatörlüğünün temelini sağlamlaştırmak için o zaman toplum içindeki bu diğer sınıfların kibar ifadesiyle eritilmesi, ama uygulamadaki karşılığıyla yok edilmesi gerekir. Sovyetler için bu, "kulak"lar denilen, Ekim devrimi sonrasında bireysel varlıklara kavuşan köylü sınıfı. Türkiye'de bir türlü yapılamayan toprak reformunun yapıldıktan sonra yarattığı tarımsal sınıf. Bu tavıra göre bu sınıf, işçi sınıfı lehine eritilmeli. Bunun için iktisadi merkeziyetçilik ya da kollektivizm uygulanabilir. Devlet, bu sınıfı vergilerle ya da doğrudan mülkiyete el koyarak yok edebilir, böyle bir politika eğer direnişle karşılaşırsa bu direniş de komunizmin bu tek toplumda yeşermesi ideali uğruna ezilecektir. Bu yaklaşım Stalin'in tavrına daha yakın.
2) Marx'daki tek toplum kabulunun tek bir ülkeye uygulanamayacağını iddia edebiliriz. Bu iddia dünyanın geri kalanını da hesaba kattığı için daha kapsamlı görünüyor ilk başta. Ancak kapsamlı bir kuram geliştirmek yerine tek toplum kabulunun sadece tüm dünyaya uygulanabileceğini de kabul edebilirz. Bu yüzden hiçbir ülkede tek başına sosyalist devrim yapılamayacağını, daha doğrusu böyle bir devrimin komunizmle sonuçlanmayacağını iddia etmek mümkün bu "tüm dünya" ya da "uluslararacılık" kabulu altında. Bu kabule göre, gelişmiş sermayeci ülkelerin varlığı altında, tek bir ülkede yapılacak sosyalist devrim başta bir işçi diktatörlüğü olacaktır. Ancak, eğer bu devrim sadece bu ülke sınırları içinde kalırsa yani, tüm dünyaya yayılmazsa, bu diktatörlük zamanla "yeni sınıf"ını yaratcaktır. O da "bürokratik elit" ya da teknokratlar sınıfı. Bu yeni sınıf, piyasa temelli sermayecilikteki burjuvanın yerini alacak ve işçi sınıfının sömürüsüne iktisadi büyüme adına sermayeciliğin bıraktığı yerden devam edecektir. Dolayısıyla ortaya bir tür "devlet sermayeciliği" çıkacaktır. Bu yüzden yapılması gereken bu ülkedeki işçi diktatörlüğünde diğer toplumsal sınıfların, mesela "kulak"ların piyasa temelli varlığına izin vermek ve bu devrimi tüm olası maliyetleri göze alarak tüm dünyaya yaymaya çalışmak. Bu yaklaşım ise Lenin döneminde uygulamaya konan "yeni iktisadi politika" (new economic policy) yaklaşımıyla ve Trotsky ve takipçilerinin ya da genel olarak Avrupa solunun Sovyetler karşısında aldığı tavırla daha uyumlu gibi.
Zezé'nin burda başlattığı Stalin tartışmasına kendimce bir katkı yapmak adına bu Devlet Kapitalizmi/Sermayeciliği kavramı hakkında bugün aldığım birkaç notu aktaracağım bu yazının devamında.
Öncelikle Coleman ve Nelson'un [2] James Malloy'a atfederek aktardıkları gözlemsel sınıflamadan başlayalım: Devlet sermayeciliği ve devlet sosyalizmi. Ayrım gözlemsel olarak kolayca yapılabilir. Önce devlet eliyle, merkezi planlama usulune göre örgütlenen ve yürülen ekonomileri alırız. Neler var elimizde? Mesela faşizmler ya da devlet korporatizmi: Nazi Almanya'sı, Mussolini İtalya'sı v.b. Sonra bir tür "karma ekonomi" ya da sıkı bir "refah devleti" yapısıyla gelişmiş sermayeci ülkelere yetişmeye çalışan üçüncü dünya ülkeleri: Cumhuriyet dönemi, hatta Özal öncesi Türkiye'si buna bir örnek mesela. Ayrıca İran, Mısır gibi bazı ortadoğu ülkelerini ve askeri darbe sonrası dönemlerinde Latin Amerika ülkelerini ve tabii şu anki Çin'i bu sınıfa sokmak mümkün. Bir de üçüncü bir sınıf var, sosyalist ülkeler: Kuzey Kore, Sovyetler, Küba v.b. Bu ülkelerden resmi ideolojisi Marxizme dayananları ayırır onlara devlet sosyalizmi deriz, diğerlerinin tamamına da devlet sermayeciliği. Coleman ve Nelson aktardığına göre bu iki tip toplum arasındaki bir fark devlet müdahelerinin görünürlüğüymüş. Devlet sosyalizmi meşruiyetini işçi sınıfının çıkarları üzerine kurduğu için iktisadi dağılımla ilgili kararlarını yine bu meşruiyet üzerinden savunmak zorunda kalıyor. Öte yandan, devlet sermayeciliğinde böyle bir meşruiyet zemini bulunmadığı için devletin müdaheleleri aynı şekilde savunma gerektirmiyor. Bu ayrımın yazarlara göre iki sonucu var: birincisi, devlet sermayeciliği el altından uluslararası şirketlerle anlaşma yapmaya başladıkları için zamanla devlet korporatizmine dönüşürken, devlet sosyalizminde böyle bir eğilim yok. İkincisi, işçi sendikaları devlet kapitalizminde devletten daha bağımsızlar. Ama yine de devlet tarafından bu büyük şirketlerin lehine bastırılıyorlar. Devlet sosyalizmlerinde ise işçi sendikaları merkez partinin gölgesinde kalmaya mahkum bir kurum haline geliyor. Hatta işçilerin merkez partinin iktisadi planlarına uygun halde örgütlenmesine çalışan bir ideoloji aygıtı haline geliyor. Düşündüğünüzde bu çok dopal, çünkü sosyalizmde devlet zaten işçiler adına kurulmuş, bu yüzden devletten bağımsız bir sendika ya toplumun devrim öncesi eğilimlerine ya da sermayeci dış dünyanın gizli müdahelelerine dayanır demektir resmi ideolojiye göre. Bu ikinci farklılık özellikle, sermayecilikteki işçilerin sıkıntılarının sorumlusu olarak şirketleri genel devlet politikasından daha çok suçlamasına ve böylece "de-politize" olmalarına neden oluyor. Sosyalizmde ise işçiler sıkıntılarının suçunu bürokratik elite/seçkinlere atma eğilimiyle daha politik hale geliyorlar ve siyasi direniş gösterme olasılıkları da bu yüzden artıyor. Açık açık söylemiyorlar ama yazarların temel hipotezlerini bu gözlem ışığında zorlarsak, sosyalizmin piyasa sermayeciliği lehine yıkılmasının bir nedeni de bu olabilir.
"Tek ekonomi iki devlet" gibi bir yaklaşım ekonomik indigemeciliğe sahip Marxistlerde ancak geçici bir durum olarak algılanacağı için sanırım, devlet kapitalizmi ve devlet sosyalizmi ayrımını İngiltere Sosyalist işçi Partisi üyesi olan Binns, Cliff ve Harman [1] yapmıyor. Aslında bugün baktığımızda hakkaten devlet temelli ulusal ekonomilerin yavaş yavaş çözüldüğünü görüyoruz, ister sosyalist olsun ister kapitalist, dolayısıyla bu geçicilik iddiasını gözlemsel olarak da savunmak mümkün. Öncelikle bu üç yazar için Trotsky taraftarı demek mümkün, bu yüzden Sovyetler üzerine yaptıkları analizlerde Stalin söz konusu olduğunda bir kaymanın varolduğunu varsaymak gerekebilir. Zaten, Stalin ve sonrası Sovyetlerle Lenin dönemini birbirinden ayırma çabaları ve Stalin'in Lenin'i ve Marxizm'i çarptırdığı iddiaları devamlı gözüme çarptı kitap boyunca. bu yüzden Stalin'in Lenin'i, Engels'i nasıl çarpıttığı iddialarına girmeden genel olarak bu yazarların kullandığı devlet sermayeciliği kavramını tartışacağım burda. Ama Harman'ın aktardığı Stalin'e ait alıntıyı kısaca tartışmak istiyorum, çünkü bu alıntının Zezé'nin dikkatimi çektiği Sovyetlerdeki kadın sorunu konusuyla uzaktan da olsa alakalı olduğunu düşünüyorum:
[s 40 küsür, not almayı unutmuşum :)]
(büyük harflerle yapılan vurgular bana ait)
from "Problems in Leninism" by Stalin:
"To slacken the pace [of industrialization]" would mean to lag behind; and those who lag behind are beaten. We do not want to be beaten. No we do not want to. The history of old Russia ... SHE was ceaselessly BEATEN for her backwardness... by the Mongol Khans, ... by Turkish Beys, ... by Polish-Lithuanian Pans, ... by Anglo-French capitalists, ... by Japanese barons, SHE was beaten by all - for her backwardness, for military backwardness, for cultural backwardness, for political backwardness, for industrial backwardness, for agricultural backwardness ... We are fifty or a hundred years behind the advanced countries. We must make good this lag in ten years. Either we do it or THEY crush US."
yani
"[sanayileşmenin] hızını kesmek geride kalmak demektir; geride kalanlar yenilirler/hırpalanırlar. Yenilmek/hırpalanmak istemiyoruz. Hayır, bunu istemiyoruz. Eski Rusya'nın tarihi... (KADIN OLAN) O geriliği yüzünden hep YENİLDİ/HIRPALANDI ... Moğol Hakanları tarafından, ... Türk Beyleri tarafından ..., Polonyalı-Litvanyalı Panlar (feodal lord gibi bir şey galiba), ... Anglo-Fransız sermayecileri tarafından, ... Japon baronları tarafından, hepsi tarafından yenildi/hırpalandı (KADIN OLAN) O - geriliği yüzünden, askeri geriliği yüzünden, kültürel geriliği yüzünden, siyasi geriliği yüzünden, sanayideki geriliği yüzünden, tarımsal geriliği yüzünden ... Biz, gelişmiş ülkelerin elli ya da yüz yıl gerisindeyiz. Bu açığı on yıl içinde kapatmalıyız. Ya biz bunu yapacağız, ya da ONLAR BİZİ parçalayacak."
Bu alıntıyı gidip kontrol edemedim, ama şimdilik doğru olduğunu kabul edelim. Ama tabii her üç nokta ortada atılmış başka bir metnin olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla şu haliyle biraz sayıklamayı andıran konuşmadan farklı Stalin'in orjinal metni. Ama Harman'a göre atılan metinler, anlamı eksiltmiyor.
Öncelikle buradaki ulus algısını hemen bir not etmek lazım. Bu konuşmayı devletçilik ilkesini savunurken Atatürk yapmış olsa şaşırmazdım doğrusu. Son cümledeki vurgudaki "onlar-biz" ayrımı bunu çok iyi gösteriyor. Stalin belli ki artık tüm dünyadaki işçi-sermayeci ayrışmasının tarafı değil, dünyadaki büyük güçler arasındaki çatışmanın bir tarafı olarak görüyor kendisini burda. Ulusal devletleri çarpraz kesmesi gereken işçi-sermayeci ayrımından öte diğerleri ve "biz, Ruslar" ayrımı var burda.
Feminist kuram açısından anlamı da Rus ulusunu Stalin'in kadın bir özne olarak resmetmesi. Diyeceksiniz ki, bu ayrım Stalin'in değil İngilizce'ye çeviri yapan kişinin. Doğru, Rusça'da böyle cinsiyetçi bir üçüncü tekil ayrımı var mı bilmiyorum, ama varsa da ulusun yine kadın olan üçüncü tekil olarak resmedilmesine şaşırmazdım. Biz şimdilik bu resmin bize "önerdiği" doğrultuya bir bakalım. Stalin burda bir "baba" gibi, hep yenilmiş, hırpalanmış "kızcağız"ı, yani ulusu, onu parçalamak, hırpalamak isteyen diğer (muhtemelen bir erkek çağrışımıyla beraber gelen) "güçlü"lerden korumaya görevini üstleniyor. Demiyor ki, "bu kızın benim korumama ihtiyacı yok". Burdan Sovyetlerin bir tür "fallokrasi" (phallocracy, tam karşılığı "penis-egemen rejim" galiba) olup olmadığını tartışabiliriz mesela. Sovyetlerde ekonomik büyüme kavramının neredeyse bir fetiş haline getirilmesi mesela Lacan'ın bu kavramı kullanımına yakın bir örnek olabilir. Ayrıca, feminist kuram bu kavramı, felsefedeki tek gerçek, tek mutlak kavramını eleştirirken kullanıyor. Aynı şekilde, Sovyetlerdeki siyasi merkeziyetçiliği ve entellektüel elitin toplumu dönüştürme çabasını da bu yönde değerlendirmek mümkün. Bunun kadın sorunu açısından anlamı ise, şöyle bir hipotezle oluşturulabilir:
"Fallocratic rejimlerde, özellikle bu rejimler aynı zamanda totaliterse, resmi ideolojinin geliştirdiği erdemler 'erkek olma' başlığı altında toplanan sosyal değerlere daha yakın olacaktır. Bu da zamanla rejimin açık veya kapalı yollardan kadın kimliğini bastırmaya çalışmasına neden olacaktır."
Çoğu iktisat kuramında ya da modelinde genellikle "kapalı ekonomi" kabulu yapılır. Bu temelde, belli bir ülkenin belli bir zamandaki belli bir hareketini anlamak için yapılan bir basitleştirme kabuludur, amaç bu hareketi kağıt üstünde tekrar etmek değil, bu hareketin içsel yapısını anlama adına ufak bir adım atmaktır. Daha kapsamlı bir kuram elbette tüm diğer ülkelerin sosyo-ekonomik durumlarını da kapsayan "koşullu" bir kuram olacaktır. Sermayecilik için düşünürsek, kapsamlı bir sermayecilik kuramı, sermayeciliğin belli bir toplumda gelişmesini incelemez sadece, ama mesela "dünyada başka hiçbir sermayeci toplum olmadığı koşulu altında, sermayecilik nasıl oluşur" sorusunu "dünyada gelişmiş ve imparatorluk/emperyalizm moduna gelmiş birkaç toplum varsa, sermayecilik sermayecilik-öncesi durumda nasıl oluşur" sorusundan ayırır. Bu ikisini ayrı ayrı inceler. İki sorunun yanıtı elbette aynı olabilir ama bu aynılık da ayrıca kurulması gereken kuramsal bir meseledir.
Bu açıdan bakıldığında, Marx'ın Sermaye kitabındaki sermayenin ve (dolayısıyla) sermayecilik düzeninin oluşumu verili bir toplumu varsayar. Amaç sermayeci düzenin/sistemin uzun süreli hareketinin sadece içsel unsurlarını anlamak olsa gerek. Bu yüzden mesela, İngiltere, ABD gibi nispeten gelişmiş ve emperyalist eğilimlerle dünyanın geri kalanına müdahele etmeye başlamış sermayeci toplumların varlığında feodal ya da sermayeci-feodal toplumsal yapıları arasında kalmış toplumlarda, ülkelerde sermayeci düzenin gelişimi üzerine açık ve net bir şey söylemez Marx'ın Sermaye'si. Kendisi söylemez, ama bu başkasının o kitaptaki ilkeleri, yöntemleri kullanarak söyleyebilmesini de engellemez. Yani Marx kendisi açık açık bir şey söylememişse bile -diyelim- üçüncü dünya ülkelerindeki sermayeci gelişim hakkında, yine "Marxist" bir tavır oluşturmak mümkün olacaktır. Ancak elbette, böyle bir tavır, bu tavrı oluşturan kişilerin Marx yorumuna fazlasıyla bağımlı olacaktır.
Özel olarak 1917 devrimi öncesi Rusya'sı tamamen sermayeci değil. Henüz feodal iktisadi yapılanmanın kurumları fazlasıyla güçlü. Öte yandan, Batı Avrupa ve Amerika'da belli bir olgunluğa ulaşmış sermayecilik de mevcut. Bu konumda Rusya'da ve birkaç ülkede daha sosyalist devrim gerçekleşiyor ve bu ülkelerin birleşmesinden oluşan Sovyetler kuruluyor. Marx'ın kuramını bu durumda Sovyetler'e uygulamanın birkaç yolu var:
1) Sovyetleri dünyanın geri kalanından ayrı düşünüp Marx'daki tek toplum kabulunu hiçbir değişikliğe uğratmadan uygulayabiliriz. Bu durumda Sovyetler içindeki işçi sınıfı hariç diğer sınıfların, bu işçi sınıfı diktatörlüğünde işçi sınıfıyla eninde sonunda çatışma haline gireceğini söyleyebiliriz. İşçi sınıfı diktatörlüğünün temelini sağlamlaştırmak için o zaman toplum içindeki bu diğer sınıfların kibar ifadesiyle eritilmesi, ama uygulamadaki karşılığıyla yok edilmesi gerekir. Sovyetler için bu, "kulak"lar denilen, Ekim devrimi sonrasında bireysel varlıklara kavuşan köylü sınıfı. Türkiye'de bir türlü yapılamayan toprak reformunun yapıldıktan sonra yarattığı tarımsal sınıf. Bu tavıra göre bu sınıf, işçi sınıfı lehine eritilmeli. Bunun için iktisadi merkeziyetçilik ya da kollektivizm uygulanabilir. Devlet, bu sınıfı vergilerle ya da doğrudan mülkiyete el koyarak yok edebilir, böyle bir politika eğer direnişle karşılaşırsa bu direniş de komunizmin bu tek toplumda yeşermesi ideali uğruna ezilecektir. Bu yaklaşım Stalin'in tavrına daha yakın.
2) Marx'daki tek toplum kabulunun tek bir ülkeye uygulanamayacağını iddia edebiliriz. Bu iddia dünyanın geri kalanını da hesaba kattığı için daha kapsamlı görünüyor ilk başta. Ancak kapsamlı bir kuram geliştirmek yerine tek toplum kabulunun sadece tüm dünyaya uygulanabileceğini de kabul edebilirz. Bu yüzden hiçbir ülkede tek başına sosyalist devrim yapılamayacağını, daha doğrusu böyle bir devrimin komunizmle sonuçlanmayacağını iddia etmek mümkün bu "tüm dünya" ya da "uluslararacılık" kabulu altında. Bu kabule göre, gelişmiş sermayeci ülkelerin varlığı altında, tek bir ülkede yapılacak sosyalist devrim başta bir işçi diktatörlüğü olacaktır. Ancak, eğer bu devrim sadece bu ülke sınırları içinde kalırsa yani, tüm dünyaya yayılmazsa, bu diktatörlük zamanla "yeni sınıf"ını yaratcaktır. O da "bürokratik elit" ya da teknokratlar sınıfı. Bu yeni sınıf, piyasa temelli sermayecilikteki burjuvanın yerini alacak ve işçi sınıfının sömürüsüne iktisadi büyüme adına sermayeciliğin bıraktığı yerden devam edecektir. Dolayısıyla ortaya bir tür "devlet sermayeciliği" çıkacaktır. Bu yüzden yapılması gereken bu ülkedeki işçi diktatörlüğünde diğer toplumsal sınıfların, mesela "kulak"ların piyasa temelli varlığına izin vermek ve bu devrimi tüm olası maliyetleri göze alarak tüm dünyaya yaymaya çalışmak. Bu yaklaşım ise Lenin döneminde uygulamaya konan "yeni iktisadi politika" (new economic policy) yaklaşımıyla ve Trotsky ve takipçilerinin ya da genel olarak Avrupa solunun Sovyetler karşısında aldığı tavırla daha uyumlu gibi.
Zezé'nin burda başlattığı Stalin tartışmasına kendimce bir katkı yapmak adına bu Devlet Kapitalizmi/Sermayeciliği kavramı hakkında bugün aldığım birkaç notu aktaracağım bu yazının devamında.
Öncelikle Coleman ve Nelson'un [2] James Malloy'a atfederek aktardıkları gözlemsel sınıflamadan başlayalım: Devlet sermayeciliği ve devlet sosyalizmi. Ayrım gözlemsel olarak kolayca yapılabilir. Önce devlet eliyle, merkezi planlama usulune göre örgütlenen ve yürülen ekonomileri alırız. Neler var elimizde? Mesela faşizmler ya da devlet korporatizmi: Nazi Almanya'sı, Mussolini İtalya'sı v.b. Sonra bir tür "karma ekonomi" ya da sıkı bir "refah devleti" yapısıyla gelişmiş sermayeci ülkelere yetişmeye çalışan üçüncü dünya ülkeleri: Cumhuriyet dönemi, hatta Özal öncesi Türkiye'si buna bir örnek mesela. Ayrıca İran, Mısır gibi bazı ortadoğu ülkelerini ve askeri darbe sonrası dönemlerinde Latin Amerika ülkelerini ve tabii şu anki Çin'i bu sınıfa sokmak mümkün. Bir de üçüncü bir sınıf var, sosyalist ülkeler: Kuzey Kore, Sovyetler, Küba v.b. Bu ülkelerden resmi ideolojisi Marxizme dayananları ayırır onlara devlet sosyalizmi deriz, diğerlerinin tamamına da devlet sermayeciliği. Coleman ve Nelson aktardığına göre bu iki tip toplum arasındaki bir fark devlet müdahelerinin görünürlüğüymüş. Devlet sosyalizmi meşruiyetini işçi sınıfının çıkarları üzerine kurduğu için iktisadi dağılımla ilgili kararlarını yine bu meşruiyet üzerinden savunmak zorunda kalıyor. Öte yandan, devlet sermayeciliğinde böyle bir meşruiyet zemini bulunmadığı için devletin müdaheleleri aynı şekilde savunma gerektirmiyor. Bu ayrımın yazarlara göre iki sonucu var: birincisi, devlet sermayeciliği el altından uluslararası şirketlerle anlaşma yapmaya başladıkları için zamanla devlet korporatizmine dönüşürken, devlet sosyalizminde böyle bir eğilim yok. İkincisi, işçi sendikaları devlet kapitalizminde devletten daha bağımsızlar. Ama yine de devlet tarafından bu büyük şirketlerin lehine bastırılıyorlar. Devlet sosyalizmlerinde ise işçi sendikaları merkez partinin gölgesinde kalmaya mahkum bir kurum haline geliyor. Hatta işçilerin merkez partinin iktisadi planlarına uygun halde örgütlenmesine çalışan bir ideoloji aygıtı haline geliyor. Düşündüğünüzde bu çok dopal, çünkü sosyalizmde devlet zaten işçiler adına kurulmuş, bu yüzden devletten bağımsız bir sendika ya toplumun devrim öncesi eğilimlerine ya da sermayeci dış dünyanın gizli müdahelelerine dayanır demektir resmi ideolojiye göre. Bu ikinci farklılık özellikle, sermayecilikteki işçilerin sıkıntılarının sorumlusu olarak şirketleri genel devlet politikasından daha çok suçlamasına ve böylece "de-politize" olmalarına neden oluyor. Sosyalizmde ise işçiler sıkıntılarının suçunu bürokratik elite/seçkinlere atma eğilimiyle daha politik hale geliyorlar ve siyasi direniş gösterme olasılıkları da bu yüzden artıyor. Açık açık söylemiyorlar ama yazarların temel hipotezlerini bu gözlem ışığında zorlarsak, sosyalizmin piyasa sermayeciliği lehine yıkılmasının bir nedeni de bu olabilir.
"Tek ekonomi iki devlet" gibi bir yaklaşım ekonomik indigemeciliğe sahip Marxistlerde ancak geçici bir durum olarak algılanacağı için sanırım, devlet kapitalizmi ve devlet sosyalizmi ayrımını İngiltere Sosyalist işçi Partisi üyesi olan Binns, Cliff ve Harman [1] yapmıyor. Aslında bugün baktığımızda hakkaten devlet temelli ulusal ekonomilerin yavaş yavaş çözüldüğünü görüyoruz, ister sosyalist olsun ister kapitalist, dolayısıyla bu geçicilik iddiasını gözlemsel olarak da savunmak mümkün. Öncelikle bu üç yazar için Trotsky taraftarı demek mümkün, bu yüzden Sovyetler üzerine yaptıkları analizlerde Stalin söz konusu olduğunda bir kaymanın varolduğunu varsaymak gerekebilir. Zaten, Stalin ve sonrası Sovyetlerle Lenin dönemini birbirinden ayırma çabaları ve Stalin'in Lenin'i ve Marxizm'i çarptırdığı iddiaları devamlı gözüme çarptı kitap boyunca. bu yüzden Stalin'in Lenin'i, Engels'i nasıl çarpıttığı iddialarına girmeden genel olarak bu yazarların kullandığı devlet sermayeciliği kavramını tartışacağım burda. Ama Harman'ın aktardığı Stalin'e ait alıntıyı kısaca tartışmak istiyorum, çünkü bu alıntının Zezé'nin dikkatimi çektiği Sovyetlerdeki kadın sorunu konusuyla uzaktan da olsa alakalı olduğunu düşünüyorum:
[s 40 küsür, not almayı unutmuşum :)]
(büyük harflerle yapılan vurgular bana ait)
from "Problems in Leninism" by Stalin:
"To slacken the pace [of industrialization]" would mean to lag behind; and those who lag behind are beaten. We do not want to be beaten. No we do not want to. The history of old Russia ... SHE was ceaselessly BEATEN for her backwardness... by the Mongol Khans, ... by Turkish Beys, ... by Polish-Lithuanian Pans, ... by Anglo-French capitalists, ... by Japanese barons, SHE was beaten by all - for her backwardness, for military backwardness, for cultural backwardness, for political backwardness, for industrial backwardness, for agricultural backwardness ... We are fifty or a hundred years behind the advanced countries. We must make good this lag in ten years. Either we do it or THEY crush US."
yani
"[sanayileşmenin] hızını kesmek geride kalmak demektir; geride kalanlar yenilirler/hırpalanırlar. Yenilmek/hırpalanmak istemiyoruz. Hayır, bunu istemiyoruz. Eski Rusya'nın tarihi... (KADIN OLAN) O geriliği yüzünden hep YENİLDİ/HIRPALANDI ... Moğol Hakanları tarafından, ... Türk Beyleri tarafından ..., Polonyalı-Litvanyalı Panlar (feodal lord gibi bir şey galiba), ... Anglo-Fransız sermayecileri tarafından, ... Japon baronları tarafından, hepsi tarafından yenildi/hırpalandı (KADIN OLAN) O - geriliği yüzünden, askeri geriliği yüzünden, kültürel geriliği yüzünden, siyasi geriliği yüzünden, sanayideki geriliği yüzünden, tarımsal geriliği yüzünden ... Biz, gelişmiş ülkelerin elli ya da yüz yıl gerisindeyiz. Bu açığı on yıl içinde kapatmalıyız. Ya biz bunu yapacağız, ya da ONLAR BİZİ parçalayacak."
Bu alıntıyı gidip kontrol edemedim, ama şimdilik doğru olduğunu kabul edelim. Ama tabii her üç nokta ortada atılmış başka bir metnin olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla şu haliyle biraz sayıklamayı andıran konuşmadan farklı Stalin'in orjinal metni. Ama Harman'a göre atılan metinler, anlamı eksiltmiyor.
Öncelikle buradaki ulus algısını hemen bir not etmek lazım. Bu konuşmayı devletçilik ilkesini savunurken Atatürk yapmış olsa şaşırmazdım doğrusu. Son cümledeki vurgudaki "onlar-biz" ayrımı bunu çok iyi gösteriyor. Stalin belli ki artık tüm dünyadaki işçi-sermayeci ayrışmasının tarafı değil, dünyadaki büyük güçler arasındaki çatışmanın bir tarafı olarak görüyor kendisini burda. Ulusal devletleri çarpraz kesmesi gereken işçi-sermayeci ayrımından öte diğerleri ve "biz, Ruslar" ayrımı var burda.
Feminist kuram açısından anlamı da Rus ulusunu Stalin'in kadın bir özne olarak resmetmesi. Diyeceksiniz ki, bu ayrım Stalin'in değil İngilizce'ye çeviri yapan kişinin. Doğru, Rusça'da böyle cinsiyetçi bir üçüncü tekil ayrımı var mı bilmiyorum, ama varsa da ulusun yine kadın olan üçüncü tekil olarak resmedilmesine şaşırmazdım. Biz şimdilik bu resmin bize "önerdiği" doğrultuya bir bakalım. Stalin burda bir "baba" gibi, hep yenilmiş, hırpalanmış "kızcağız"ı, yani ulusu, onu parçalamak, hırpalamak isteyen diğer (muhtemelen bir erkek çağrışımıyla beraber gelen) "güçlü"lerden korumaya görevini üstleniyor. Demiyor ki, "bu kızın benim korumama ihtiyacı yok". Burdan Sovyetlerin bir tür "fallokrasi" (phallocracy, tam karşılığı "penis-egemen rejim" galiba) olup olmadığını tartışabiliriz mesela. Sovyetlerde ekonomik büyüme kavramının neredeyse bir fetiş haline getirilmesi mesela Lacan'ın bu kavramı kullanımına yakın bir örnek olabilir. Ayrıca, feminist kuram bu kavramı, felsefedeki tek gerçek, tek mutlak kavramını eleştirirken kullanıyor. Aynı şekilde, Sovyetlerdeki siyasi merkeziyetçiliği ve entellektüel elitin toplumu dönüştürme çabasını da bu yönde değerlendirmek mümkün. Bunun kadın sorunu açısından anlamı ise, şöyle bir hipotezle oluşturulabilir:
"Fallocratic rejimlerde, özellikle bu rejimler aynı zamanda totaliterse, resmi ideolojinin geliştirdiği erdemler 'erkek olma' başlığı altında toplanan sosyal değerlere daha yakın olacaktır. Bu da zamanla rejimin açık veya kapalı yollardan kadın kimliğini bastırmaya çalışmasına neden olacaktır."
28 Ekim 2009 Çarşamba
Dağ Çinlisi
Tarih bilgim oldukça kısıtlı. Bunun birkaç nedeni var elbette, birincisi benim tembelliğim. İkincisi alanımın bu olmaması, sonuncusu ise yaklaşık son iki üç yıldır tarihsel bilgi diye öğrendiğim her şeyi unutmaya çalışmam. Bu yüzden, bilmediğim bir çok şey var tarih kapsamında. Biri de Türk kelimesinin nerden geldiği. Araştırmaya vaktim olmadığı için aşağıdaki kurguyu geliştirdim, acaba doğru mudur?
Orta Asya ve bugünki Çin topraklarında Çinliler yaşıyormuş. Yavaş yavaş tarım'ın gelişmesiyle yerleşik yaşam ve Çin kültürü gelişmeye başlamış. Önce ufak köyler ve şehirler oluşmaya başlamış. Ancak yerleşik yaşama ayak uyduramayan insanlar da varmış bu Çinliler arasında. Bu insanlar köylerden şehirlerden kırsala, dağlara gitmeye başlamışlar. Ama tabii böyle bir tercih zamanla, bu insanlarda ulaşım için at kullanma becerisi geliştirmiş. Herhalde ata kelimesi de bu atlardan geliyor olsa gerek. Bir de tabii yerleşik yaşamın iş bölümüne sahip olmadıkları için kendi güvenliklerini de sağlama ihtiyacı doğmuş. Bu da bu insanlarda silah kullanma becerilerinin gelişmesine neden olmuş. At ve silah kullanma becerileri bu insanları gerekenden daha savaşçı yapmış olmalı. Bu insanların hepsinin erkek olduğunu kabul edersek herhalde hiçbir Türk delikanlısı bozulmaz, ne yani, atalarımızın eşcinsel ya da kadın olacak halleri yok ya!
Şimdi bu erkekler, hep erkek erkeğe oldukları için (hayır eşcinsel olmuyorlar, olamazlar tabii ki ama) kendilerini kadınlar konusunda fakir hissetmeye başlıyorlar. Niye fakir de, mesela eksik değil? Çünkü uzun zamandır hiçbiri hiçbir kadınla uzun süreli iletişime ya da herhangi bir etkileşime geçmemiş olduğu için, artık kadınlar onlar için kendileri gibi birer insan değil, daha çok cinsel haz veren bir hayvan gibi görünmeye başlamış. Fakat fakirlik öyle katlanılır bir şey değil. O yüzden bu erkekler tekrar köy ve şehirleri ziyaret etmeye başlamışlar. Ancak uzun süre önce bıraktıkları köy ve şehirlerde pek de sevgiyle karşılanmamışlar. Öncelikle, dağlarda temizlik daha zor ve gereksiz olduğu için bu erkekler ortalama bir yerleşiğe göre daha pismiş. Savaşçı olmaları yüzünden de korkanlar da olmuş. Bunların hiçbiri koymamış da bu erkeklere, ama başka bir şey olmuş. Bu erkekler köy ve şehirlerdeki güzel kızlara aşık olmaya başlamışlar. Ancak bu kızlar bu erkeklerle Tark-Turk diye alay ediyorlarmış. Nedeni de bu erkeklerin köy ve şehirlerin düzgün yollarında değil de be dağda bayırda yürümelerinden dolayı yürüken çıkardıkları Tark-Turk sesleri. Düşünsenize, çeşme başındaki kızları izlemeye gelen erkekler çalılara, taşa toprağa basarak Tark-Turk sesleri çıkarıyorlar. Bu yüzden çeşme başındaki kızlar tarafından hep Tark-Turk diye hatırlanmaya başlamışlar. İşte Tark-Turk demek de dağlı, pis, barbar gibi anlamlara geliyormuş Çinliler arasında. Bu dağlı Çinliler kendileriyle alay eden güzel kızları kaçırmaya başlamışlar. Böylece aynı Adem'in kaburga kemiğinden Havva'nın yaratılması gibi, erkek olan atalarımızın şehvetinden de kadın olan atalarımız yaratılmış.
Yalnız dikkatinizi çekmek isterim ki hala Türk kelimesinin oluşmasını açıklayabilmiş değilim. Ama kaynağını tahmin etmek çok da zor değil, bu kurgu altında. Bu da hilebazlık konusunda üstün beceriler geliştirmiş olan Çinlilerin yine marifeti. Bir kere Türk kelimesi, Tark-Turk ikilemesinden daha kibar ve kulağa güzel geliyor. Hani insan Tark olduğuyla gurur duyamaz belki ama, Türk olduğuyla bayağı duyabilir. Efendim, kaçırılan kızlar tabii ki artık kendisini kaçıran erkekle dalga geçemiyor. Hatta görüyor ki, yaşadıkları yerde kendilerine verilen değer biraz garip. Bir kere çoğu erkek, kadınların günlük ihtiyaçlarını karşılamak konusunda atlarının ihtiyacını karşılamaktan daha gönülsüzler. Bazen sofradaki yerleri attan sonra geliyormuş. Ama yine de bu erkekler kendi aralarında çok paylaşımcı olmalarına rağmen, kaçırdıkları kadınları asla paylaşmıyorlarmış. Yani yarin yanağından gayrı her şeyi paylaşıyorlarmış. Bu durumda tabii en azından başlarda bu köylü, şehirli Çinli güzel kızlar hallerinden pek memnun değillermiş, ama çıkıp şikayet de edemiyorlar çünkü, tökezleyen atını kırbaçlayan adam, ondan daha az değer verdiği kadına neler yapar. Zaten şikayet eden kadınlara yapılanların hikayesi kaçırılan kadınlar arasında dolaşıyormuş. Bu yüzden kadınlar bu memnuniyetsizliklerini bu erkeklerle gizli gizli alay ederek gidermeye çalışmışlar. Bu kadınlar, böyle işveli işveli Türk diyorlarmış kendilerini kaçıran erkeğe, tabii içten içten gülerek. Bir süre sonra atalarımız bu Türk kelimesini benimsemeye başlamışlar. Hatta birkaç kuşak sonra, kadınlar da benimsemiş bu kelimeyi.
Zamanla nüfusu kadınların gelmesiyle artmaya başlayan Türkler, Çinlilerle etkileşimlerini artırmaya başlamışlar. Fakat Çinliler Türklerle iki eşit olarak etkileşime karşı çıkıyorlarmış. Zaten köydeki kızların kaçırılmasından dolayı bir gerilim varmış. Önce köyleri ve şehirleri duvarlarla, kapılarla korumaya çalışmışlar Çinliler ama tabii bu at kullanan Türkleri durduramamış. Bu yüzden daha fazla kız kaçırma olayı olmasın diye Çin Seddi'ni yapmışlar. İşte böyle bir ortamda, Çinliler hala "Aslında Türk diye bir şey yok, sadece Dağ Çinlisi var" diyorlarmış. Bu da yavaş yavaş yerleşik hayata geçmeye başlayan Türkleri, Çinlilerin sahip olduğu her şeyi taklit etmeye itmiş. Hesapta onlara "Bak! Biz de yapabiliriz" diyecekler. Böylece ilk Türk devletleri ve yazıtları oluşmaya başlamış.
Bu kurgu ne kadar doğru bilmiyorum elbette, bir kere Türklerin gökten Tanrı tarafından dünyadaki insanları yönetmeleri için indirildikleri kuramıyla birebir uyuşmuyor. Ama bu konuda her türlü aydınlatılmaya açığım.
Orta Asya ve bugünki Çin topraklarında Çinliler yaşıyormuş. Yavaş yavaş tarım'ın gelişmesiyle yerleşik yaşam ve Çin kültürü gelişmeye başlamış. Önce ufak köyler ve şehirler oluşmaya başlamış. Ancak yerleşik yaşama ayak uyduramayan insanlar da varmış bu Çinliler arasında. Bu insanlar köylerden şehirlerden kırsala, dağlara gitmeye başlamışlar. Ama tabii böyle bir tercih zamanla, bu insanlarda ulaşım için at kullanma becerisi geliştirmiş. Herhalde ata kelimesi de bu atlardan geliyor olsa gerek. Bir de tabii yerleşik yaşamın iş bölümüne sahip olmadıkları için kendi güvenliklerini de sağlama ihtiyacı doğmuş. Bu da bu insanlarda silah kullanma becerilerinin gelişmesine neden olmuş. At ve silah kullanma becerileri bu insanları gerekenden daha savaşçı yapmış olmalı. Bu insanların hepsinin erkek olduğunu kabul edersek herhalde hiçbir Türk delikanlısı bozulmaz, ne yani, atalarımızın eşcinsel ya da kadın olacak halleri yok ya!
Şimdi bu erkekler, hep erkek erkeğe oldukları için (hayır eşcinsel olmuyorlar, olamazlar tabii ki ama) kendilerini kadınlar konusunda fakir hissetmeye başlıyorlar. Niye fakir de, mesela eksik değil? Çünkü uzun zamandır hiçbiri hiçbir kadınla uzun süreli iletişime ya da herhangi bir etkileşime geçmemiş olduğu için, artık kadınlar onlar için kendileri gibi birer insan değil, daha çok cinsel haz veren bir hayvan gibi görünmeye başlamış. Fakat fakirlik öyle katlanılır bir şey değil. O yüzden bu erkekler tekrar köy ve şehirleri ziyaret etmeye başlamışlar. Ancak uzun süre önce bıraktıkları köy ve şehirlerde pek de sevgiyle karşılanmamışlar. Öncelikle, dağlarda temizlik daha zor ve gereksiz olduğu için bu erkekler ortalama bir yerleşiğe göre daha pismiş. Savaşçı olmaları yüzünden de korkanlar da olmuş. Bunların hiçbiri koymamış da bu erkeklere, ama başka bir şey olmuş. Bu erkekler köy ve şehirlerdeki güzel kızlara aşık olmaya başlamışlar. Ancak bu kızlar bu erkeklerle Tark-Turk diye alay ediyorlarmış. Nedeni de bu erkeklerin köy ve şehirlerin düzgün yollarında değil de be dağda bayırda yürümelerinden dolayı yürüken çıkardıkları Tark-Turk sesleri. Düşünsenize, çeşme başındaki kızları izlemeye gelen erkekler çalılara, taşa toprağa basarak Tark-Turk sesleri çıkarıyorlar. Bu yüzden çeşme başındaki kızlar tarafından hep Tark-Turk diye hatırlanmaya başlamışlar. İşte Tark-Turk demek de dağlı, pis, barbar gibi anlamlara geliyormuş Çinliler arasında. Bu dağlı Çinliler kendileriyle alay eden güzel kızları kaçırmaya başlamışlar. Böylece aynı Adem'in kaburga kemiğinden Havva'nın yaratılması gibi, erkek olan atalarımızın şehvetinden de kadın olan atalarımız yaratılmış.
Yalnız dikkatinizi çekmek isterim ki hala Türk kelimesinin oluşmasını açıklayabilmiş değilim. Ama kaynağını tahmin etmek çok da zor değil, bu kurgu altında. Bu da hilebazlık konusunda üstün beceriler geliştirmiş olan Çinlilerin yine marifeti. Bir kere Türk kelimesi, Tark-Turk ikilemesinden daha kibar ve kulağa güzel geliyor. Hani insan Tark olduğuyla gurur duyamaz belki ama, Türk olduğuyla bayağı duyabilir. Efendim, kaçırılan kızlar tabii ki artık kendisini kaçıran erkekle dalga geçemiyor. Hatta görüyor ki, yaşadıkları yerde kendilerine verilen değer biraz garip. Bir kere çoğu erkek, kadınların günlük ihtiyaçlarını karşılamak konusunda atlarının ihtiyacını karşılamaktan daha gönülsüzler. Bazen sofradaki yerleri attan sonra geliyormuş. Ama yine de bu erkekler kendi aralarında çok paylaşımcı olmalarına rağmen, kaçırdıkları kadınları asla paylaşmıyorlarmış. Yani yarin yanağından gayrı her şeyi paylaşıyorlarmış. Bu durumda tabii en azından başlarda bu köylü, şehirli Çinli güzel kızlar hallerinden pek memnun değillermiş, ama çıkıp şikayet de edemiyorlar çünkü, tökezleyen atını kırbaçlayan adam, ondan daha az değer verdiği kadına neler yapar. Zaten şikayet eden kadınlara yapılanların hikayesi kaçırılan kadınlar arasında dolaşıyormuş. Bu yüzden kadınlar bu memnuniyetsizliklerini bu erkeklerle gizli gizli alay ederek gidermeye çalışmışlar. Bu kadınlar, böyle işveli işveli Türk diyorlarmış kendilerini kaçıran erkeğe, tabii içten içten gülerek. Bir süre sonra atalarımız bu Türk kelimesini benimsemeye başlamışlar. Hatta birkaç kuşak sonra, kadınlar da benimsemiş bu kelimeyi.
Zamanla nüfusu kadınların gelmesiyle artmaya başlayan Türkler, Çinlilerle etkileşimlerini artırmaya başlamışlar. Fakat Çinliler Türklerle iki eşit olarak etkileşime karşı çıkıyorlarmış. Zaten köydeki kızların kaçırılmasından dolayı bir gerilim varmış. Önce köyleri ve şehirleri duvarlarla, kapılarla korumaya çalışmışlar Çinliler ama tabii bu at kullanan Türkleri durduramamış. Bu yüzden daha fazla kız kaçırma olayı olmasın diye Çin Seddi'ni yapmışlar. İşte böyle bir ortamda, Çinliler hala "Aslında Türk diye bir şey yok, sadece Dağ Çinlisi var" diyorlarmış. Bu da yavaş yavaş yerleşik hayata geçmeye başlayan Türkleri, Çinlilerin sahip olduğu her şeyi taklit etmeye itmiş. Hesapta onlara "Bak! Biz de yapabiliriz" diyecekler. Böylece ilk Türk devletleri ve yazıtları oluşmaya başlamış.
Bu kurgu ne kadar doğru bilmiyorum elbette, bir kere Türklerin gökten Tanrı tarafından dünyadaki insanları yönetmeleri için indirildikleri kuramıyla birebir uyuşmuyor. Ama bu konuda her türlü aydınlatılmaya açığım.
23 Ekim 2009 Cuma
Eleştirel Kurama Doğru V
Önermelerin Değeri
Bu eleştirel kuram macerası yılan hikayesine dönmeye başlıyor, bir türlü toparlayamıyorum, ama umutluyum.
Bir önermeler kümesiyle başlayalım, diyelim Ö olsun. Bir de elimizde bir işlev/fonksiyon olsun: d:Ö --> [0,1]. "d" işlevi her önermenin değerini 0'la 1 arasında bir sayıyla ölçüyor olsun. Ö'nün iki alt kümesi olsun, mesela D ve A. D'nin elemanları bir doğruluk değerine sahip olabilecek pozitif/tarif edici önermeler olsun. Bir şey iddia eden ve bu iddianın geçerliliğini olanlara ve olabileceklere kıyasla tartışabileceğimiz önermeler bunlar. Bir de A var, ahlaki önermeler. Yine bir şey iddia ediyorlar, ama bu sefer geçerliliklerini olması gerekenlere kıyasla tartışabiliyoruz. "dd" işlevi D'den [0,1]'e bir işlev olsun ve doğruluk değerlerini ölçsün, "ad" işlevi de A'dan [0,1]'e olsun ve önermelerin ahlaki değerlerini ölçsün.
dd işlevi doğruluk değeri denilen işlevlerden. "Klasik" ya da daha keskin bir ifadeyle iki-değerli mantıkta bu işlev sadece iki değer alabilir. dd, herhangi bir "ö" önermesini ya 0'a ya da 1'e götürür. 0 yanlışı, 1 de doğruyu simgeliyor, tüm olumlu çağrışımlarıyla. Bu iki değerliliğe "dışlanmış orta-yol kanunu/kuralı" (law of excluded middle) deniyor. Bir önerme ya doğrudur ya da yanlıştır, bir şüpheli ya suçludur ya da suçsuz, bir mal ya benim özel mülkiyetimdedir ya da değildir gibi. Alev Alatlı'yı okuyabilirsiniz bu kuralın eleştirildiği modern çalışmalara fazla önem atfeden bir yazar görmek istiyorsanız, ben de bu işleri ilk ondan duymuştum. İlk nerden çıktığını tam bilmiyorum, ama Schrödinger'in kedisi deneyinin 3 değerli mantıklarla ilişkili olduğu söylenebilir sanırım. Bir örnek Lukasiewicz'in üç değerli mantığı. Herhangi bir "ö" önermesi için dd(ö), {0,0.5,1} kümesinin bir elemanı olmak zorunda. Buna göre bazı önermeler "hem doğru hem yanlış" ya da "ne doğru ne de yanlış" olabilir.
Diyelim bir odada 10 kişi olsun ve biz bir "ö" önermesinin sadece bu odadaki doğruluk değerini ölçmeye çalışıyoruz. Akla ilk gelecek ölçüm elbette bir tür "olasılıksal doğruluk" değeri tanımlamak. Mesela odadaki 10 kişiden 3'ü "doğru mu, yanlış mı?" sorusuna doğru yanıtını, diğerleri de yanlış yanıtını verdi. O zaman, bu fikirlerin hiçbir şekilde değişmeyeceği ve herkesin en azından bu konuda eşit olduğu kabulleri altında, odanın bu önermeye atadığı doğruluk değeri 3/10. Böyle bir odada, dd'nin alacağı tüm değerler {0, 0.1, ..., 0.9, 1} kümesinin birer elemanı olacaktır. Bu tarz bir mantığa L_10 mantığı demek mümkün, Lukesiewicz_10 mantığı. Odanın bu önermeye ne değer atadığı önemli değil, bu önerme ya doğrudur, ya da değildir diyebilmek için bu odadakilerin dışında bir referans noktasına ihtiyacımız var sanırım. Eğer dd'nin alabileceği değerleri 0'la 1 arasındaki tüm rasyonel/oransal sayılar olarak alıp odayı da tüm insanlık olarak düşünürsek, bir önermenin önerenden bağımsız bir şekilde doğru olabilmesi için insanlık dışında bir referans noktasına ihtiyaç duyacağız yine. Bu referans noktasına Tanrı demek isterdim ama o zaman ateistler de bir Tanrı'ya inanıyorlar gibi (bence az bir doğruluk payı bulunan) bir iddia çıkacak ortaya, o yüzden demiyorum. Peki neden L_~ (L_sonsuz) mantığını değil de klasik mantık olan L_2'yi kullanıyoruz? İşlevselci bir bakış açısıyla, bir amaca hizmet ediyor herhalde diyebiliriz. Aslında L_~'da tanımlanmış bir doğruluk değerinden iki değerli bir mantık türetmek mümkün. Mesela tek tek tüm insanlar için geçerli önermelere elimizdeki iki değerli doğruluk değeri 1'i atasın. En az bir kişi için yanlış olabilecek herhangi bir önermeye de 0 değerini atasın. Aslında açıklamacı bilimin de yaptığı bu. Örneklemler (samples) toplayıp önermelerinin doğru olma olasılıklarını hesaplamaya çalışıyorlar ve yeterince yüksek olasılıklara sahip önermelere 1 değerini atıyorlar.
Gelelim A'ya, yani ahlaki önermelere.
"ad" ahlaki değerin kısaltılması burada. Her ahlaki önermeye bir değer atayan bir işlev bu. Açıkçası, biraz bakındım, böyle bir işlevden bahsedeni görmedim. Ahlak felsefesinden genel itibariyle bihaber olduğum için muhtemelen nereye bakacağımı bilmiyorum.
Doğruluk değerleri için yaptığımız tartışmanın bağdaşığını (simetriğini) bu tarz değerler için de yapabiliriz. Mesela ahlaki bir önerme ya "ahlaklı"dır ya da "ahlaksız"dır kabulunu yapabilir ve buna yine "dışlanan orta yol kanunu" diyebiliriz. Ya da yine çok değerli ahlak değer işlevleri tanımlayabilir ve çok değeri insanlar arasındaki oranlara göre tanımlayabiliriz. Mesela insanların %60'ının mutluluğuna denk gelen ahlaki bir önermeye 0.6 değeri atayabiliriz.
Daha önce önerici bilimlerin ahlaki önermelerle işe başladıklarını söylemiştim. Her sosyal bilimde yavaş yavaş yaygınlaştığı gibi, insan hakları biliminde de istatistiksel çalışmalar yapılıyormuş. Bu tarz bir çalışma, muhtemelen çoğu insan için geçerli ahlaki bir önermeye 1 değerini atayacak iki değerli bir ahlak değeri işlevi oluşturma amacıyla yapılmıştır.
Asıl gelmek istediğim nokta ise bu A ve D kümelerinin ilişkisiydi. Sorumuz şu: öyle bir "d" işlevi olsun ki, A birleşim D kümesinde tanımlanmış olsun, A kümesine kısıtlandığında "ad" işlevini, D kümesine kısıtlandığında "dd" işlevini versin; böyle bir işlev tanımlayabilir miyiz? Yani, bir "ö" önermesi eğer ahlaki bir önermeyse d(ö)=ad(ö) olsun, yok pozitif/tarif edici bir önermeyse d(ö)=dd(ö) olsun. Eğer A kesişim D boş kümeyse, bu sorunun yanıtı çok basit bir biçimde evet olur. Ahlaki önermeler için ayrı bir süreç, tarif edici önermeler ayrı bir süreç kullanırız. Bu iki ayrı süreç birbirine bulaşmadan mutlu mesut yaşar giderler.
Entellektüellerin toplumun geri kalanından bağımsız düşünebildiği ve düşüncelerinin toplumca benimsenmediği sürece toplumu etkileyemeyeceği kabulleri altında A ve D kümelerinin kesişimini boş küme almak mümkün oluyor. Niye? Tarif edici entellektüeller, toplumun işleyişini değiştirmeden toplum hakkında gözlem yapabiliyorlar. Sonra bu gözlemlerle kuramlar oluşturuyorlar. Bu kuramlar da topluma etki etmiyor, toplumdan kimse istemedikçe. Bu gözlenen olgular entellektüeller baksalar da bakmasalar da ordalar. Dolayısıyla bu kuramlar hem entellektüellerin ahlaki tercihlerinden hem de toplumun ahlaki tercihlerinden bağımsızlar. Öte yandan önerici entellektüeller yine toplumdan bağımsız bir şekilde evrensel ahlaki ilkeleri tartışabiliyorlarsa, o zaman onların ahlaki tutumları toplumsal gerçeklerden bağımsız olarak kurgulanabiliyor demektir. Önerici bilimlerdeki toplumsal gerçeklere bağımlılık temeldeki ahlaki ilkelerden değil, bu ilkelerin nasıl uygulanacağı sorusuyla gündeme geliyor. Önerici bir bilim olarak Marxizm'deki sömürü karşıtlığı sadece sermayeci düzende değil, tüm zamanlarda geçerli bir ilke. Sermayeci sistemi anlama ihtiyacı onu dönüştürme ihtiyacından geçiyor.
Dolayısıyla özne/nesne ayrımını tamamiyle yaptığımızda, yani togliatti'nin burda aktardığı "ilintilicilik"ten uzak durduğumuzda A ve D kümelerinin kesişimlerini boş küme olarak alabiliriz. Bu da açıklayıcı ve önerici bilimleri birbiriyle "ilintili" olmayan iki ayrı düşünsel disiplin yapar.
Ancak, bir de şu durumu düşünün: bir özne olarak gözlemci, bir nesnenin gözlemini yapıyor. Gözlem yaptığı sırada nesne özneye bir tepki veriyor ve özne gözlem yapmadığı durumdakinden farklı bir duruma geliyor. Resmi elimizdeki simgelerle ifade edersek, öznemiz gözlem yapmaya karar vermeden önce bir "ö" önermesi 1 değerini alırken, gözlem yapıldıktan sonra ise 0 değerini alıyor. Bu durumda "ö" önermesi için aynı zamanda ahlaki bir önerme diyebilir miyiz? Eğer ahlaki önermelerin değerini yukarıdaki gibi insanların istekleri üzerinden tanımlarsak, evet. Çünkü, gözlemci bu önermenin doğru olup olmadığına karar verebilecek konumda olduğu için kendi isteklerine göre önermenin doğruluk değerini seçiyor. Ancak bu seçim bir insan tarafından yapıldığı için, bu önermenin ahlaki değeri de değişiyor bu seçim yapıldıktan sonra. Böylece bu "ö" önermesi hem tarif edici hem de ahlaki bir önerme halini alıyor.
Eleştirel kuramın kuram-uygulama (teori-pratik) tartışmalarının altında, hem tarif edici hem de ahlaki olan önermelerin varlığı fikrinin olduğunu düşünüyorum. Böyle önermelerin varlığı da bilimlerde yaygınca yapılan özne-nesne ayrımının en azından belli derecelerde yapılmamasına bağlı.
Bu eleştirel kuram macerası yılan hikayesine dönmeye başlıyor, bir türlü toparlayamıyorum, ama umutluyum.
Bir önermeler kümesiyle başlayalım, diyelim Ö olsun. Bir de elimizde bir işlev/fonksiyon olsun: d:Ö --> [0,1]. "d" işlevi her önermenin değerini 0'la 1 arasında bir sayıyla ölçüyor olsun. Ö'nün iki alt kümesi olsun, mesela D ve A. D'nin elemanları bir doğruluk değerine sahip olabilecek pozitif/tarif edici önermeler olsun. Bir şey iddia eden ve bu iddianın geçerliliğini olanlara ve olabileceklere kıyasla tartışabileceğimiz önermeler bunlar. Bir de A var, ahlaki önermeler. Yine bir şey iddia ediyorlar, ama bu sefer geçerliliklerini olması gerekenlere kıyasla tartışabiliyoruz. "dd" işlevi D'den [0,1]'e bir işlev olsun ve doğruluk değerlerini ölçsün, "ad" işlevi de A'dan [0,1]'e olsun ve önermelerin ahlaki değerlerini ölçsün.
dd işlevi doğruluk değeri denilen işlevlerden. "Klasik" ya da daha keskin bir ifadeyle iki-değerli mantıkta bu işlev sadece iki değer alabilir. dd, herhangi bir "ö" önermesini ya 0'a ya da 1'e götürür. 0 yanlışı, 1 de doğruyu simgeliyor, tüm olumlu çağrışımlarıyla. Bu iki değerliliğe "dışlanmış orta-yol kanunu/kuralı" (law of excluded middle) deniyor. Bir önerme ya doğrudur ya da yanlıştır, bir şüpheli ya suçludur ya da suçsuz, bir mal ya benim özel mülkiyetimdedir ya da değildir gibi. Alev Alatlı'yı okuyabilirsiniz bu kuralın eleştirildiği modern çalışmalara fazla önem atfeden bir yazar görmek istiyorsanız, ben de bu işleri ilk ondan duymuştum. İlk nerden çıktığını tam bilmiyorum, ama Schrödinger'in kedisi deneyinin 3 değerli mantıklarla ilişkili olduğu söylenebilir sanırım. Bir örnek Lukasiewicz'in üç değerli mantığı. Herhangi bir "ö" önermesi için dd(ö), {0,0.5,1} kümesinin bir elemanı olmak zorunda. Buna göre bazı önermeler "hem doğru hem yanlış" ya da "ne doğru ne de yanlış" olabilir.
Diyelim bir odada 10 kişi olsun ve biz bir "ö" önermesinin sadece bu odadaki doğruluk değerini ölçmeye çalışıyoruz. Akla ilk gelecek ölçüm elbette bir tür "olasılıksal doğruluk" değeri tanımlamak. Mesela odadaki 10 kişiden 3'ü "doğru mu, yanlış mı?" sorusuna doğru yanıtını, diğerleri de yanlış yanıtını verdi. O zaman, bu fikirlerin hiçbir şekilde değişmeyeceği ve herkesin en azından bu konuda eşit olduğu kabulleri altında, odanın bu önermeye atadığı doğruluk değeri 3/10. Böyle bir odada, dd'nin alacağı tüm değerler {0, 0.1, ..., 0.9, 1} kümesinin birer elemanı olacaktır. Bu tarz bir mantığa L_10 mantığı demek mümkün, Lukesiewicz_10 mantığı. Odanın bu önermeye ne değer atadığı önemli değil, bu önerme ya doğrudur, ya da değildir diyebilmek için bu odadakilerin dışında bir referans noktasına ihtiyacımız var sanırım. Eğer dd'nin alabileceği değerleri 0'la 1 arasındaki tüm rasyonel/oransal sayılar olarak alıp odayı da tüm insanlık olarak düşünürsek, bir önermenin önerenden bağımsız bir şekilde doğru olabilmesi için insanlık dışında bir referans noktasına ihtiyaç duyacağız yine. Bu referans noktasına Tanrı demek isterdim ama o zaman ateistler de bir Tanrı'ya inanıyorlar gibi (bence az bir doğruluk payı bulunan) bir iddia çıkacak ortaya, o yüzden demiyorum. Peki neden L_~ (L_sonsuz) mantığını değil de klasik mantık olan L_2'yi kullanıyoruz? İşlevselci bir bakış açısıyla, bir amaca hizmet ediyor herhalde diyebiliriz. Aslında L_~'da tanımlanmış bir doğruluk değerinden iki değerli bir mantık türetmek mümkün. Mesela tek tek tüm insanlar için geçerli önermelere elimizdeki iki değerli doğruluk değeri 1'i atasın. En az bir kişi için yanlış olabilecek herhangi bir önermeye de 0 değerini atasın. Aslında açıklamacı bilimin de yaptığı bu. Örneklemler (samples) toplayıp önermelerinin doğru olma olasılıklarını hesaplamaya çalışıyorlar ve yeterince yüksek olasılıklara sahip önermelere 1 değerini atıyorlar.
Gelelim A'ya, yani ahlaki önermelere.
"ad" ahlaki değerin kısaltılması burada. Her ahlaki önermeye bir değer atayan bir işlev bu. Açıkçası, biraz bakındım, böyle bir işlevden bahsedeni görmedim. Ahlak felsefesinden genel itibariyle bihaber olduğum için muhtemelen nereye bakacağımı bilmiyorum.
Doğruluk değerleri için yaptığımız tartışmanın bağdaşığını (simetriğini) bu tarz değerler için de yapabiliriz. Mesela ahlaki bir önerme ya "ahlaklı"dır ya da "ahlaksız"dır kabulunu yapabilir ve buna yine "dışlanan orta yol kanunu" diyebiliriz. Ya da yine çok değerli ahlak değer işlevleri tanımlayabilir ve çok değeri insanlar arasındaki oranlara göre tanımlayabiliriz. Mesela insanların %60'ının mutluluğuna denk gelen ahlaki bir önermeye 0.6 değeri atayabiliriz.
Daha önce önerici bilimlerin ahlaki önermelerle işe başladıklarını söylemiştim. Her sosyal bilimde yavaş yavaş yaygınlaştığı gibi, insan hakları biliminde de istatistiksel çalışmalar yapılıyormuş. Bu tarz bir çalışma, muhtemelen çoğu insan için geçerli ahlaki bir önermeye 1 değerini atayacak iki değerli bir ahlak değeri işlevi oluşturma amacıyla yapılmıştır.
Asıl gelmek istediğim nokta ise bu A ve D kümelerinin ilişkisiydi. Sorumuz şu: öyle bir "d" işlevi olsun ki, A birleşim D kümesinde tanımlanmış olsun, A kümesine kısıtlandığında "ad" işlevini, D kümesine kısıtlandığında "dd" işlevini versin; böyle bir işlev tanımlayabilir miyiz? Yani, bir "ö" önermesi eğer ahlaki bir önermeyse d(ö)=ad(ö) olsun, yok pozitif/tarif edici bir önermeyse d(ö)=dd(ö) olsun. Eğer A kesişim D boş kümeyse, bu sorunun yanıtı çok basit bir biçimde evet olur. Ahlaki önermeler için ayrı bir süreç, tarif edici önermeler ayrı bir süreç kullanırız. Bu iki ayrı süreç birbirine bulaşmadan mutlu mesut yaşar giderler.
Entellektüellerin toplumun geri kalanından bağımsız düşünebildiği ve düşüncelerinin toplumca benimsenmediği sürece toplumu etkileyemeyeceği kabulleri altında A ve D kümelerinin kesişimini boş küme almak mümkün oluyor. Niye? Tarif edici entellektüeller, toplumun işleyişini değiştirmeden toplum hakkında gözlem yapabiliyorlar. Sonra bu gözlemlerle kuramlar oluşturuyorlar. Bu kuramlar da topluma etki etmiyor, toplumdan kimse istemedikçe. Bu gözlenen olgular entellektüeller baksalar da bakmasalar da ordalar. Dolayısıyla bu kuramlar hem entellektüellerin ahlaki tercihlerinden hem de toplumun ahlaki tercihlerinden bağımsızlar. Öte yandan önerici entellektüeller yine toplumdan bağımsız bir şekilde evrensel ahlaki ilkeleri tartışabiliyorlarsa, o zaman onların ahlaki tutumları toplumsal gerçeklerden bağımsız olarak kurgulanabiliyor demektir. Önerici bilimlerdeki toplumsal gerçeklere bağımlılık temeldeki ahlaki ilkelerden değil, bu ilkelerin nasıl uygulanacağı sorusuyla gündeme geliyor. Önerici bir bilim olarak Marxizm'deki sömürü karşıtlığı sadece sermayeci düzende değil, tüm zamanlarda geçerli bir ilke. Sermayeci sistemi anlama ihtiyacı onu dönüştürme ihtiyacından geçiyor.
Dolayısıyla özne/nesne ayrımını tamamiyle yaptığımızda, yani togliatti'nin burda aktardığı "ilintilicilik"ten uzak durduğumuzda A ve D kümelerinin kesişimlerini boş küme olarak alabiliriz. Bu da açıklayıcı ve önerici bilimleri birbiriyle "ilintili" olmayan iki ayrı düşünsel disiplin yapar.
Ancak, bir de şu durumu düşünün: bir özne olarak gözlemci, bir nesnenin gözlemini yapıyor. Gözlem yaptığı sırada nesne özneye bir tepki veriyor ve özne gözlem yapmadığı durumdakinden farklı bir duruma geliyor. Resmi elimizdeki simgelerle ifade edersek, öznemiz gözlem yapmaya karar vermeden önce bir "ö" önermesi 1 değerini alırken, gözlem yapıldıktan sonra ise 0 değerini alıyor. Bu durumda "ö" önermesi için aynı zamanda ahlaki bir önerme diyebilir miyiz? Eğer ahlaki önermelerin değerini yukarıdaki gibi insanların istekleri üzerinden tanımlarsak, evet. Çünkü, gözlemci bu önermenin doğru olup olmadığına karar verebilecek konumda olduğu için kendi isteklerine göre önermenin doğruluk değerini seçiyor. Ancak bu seçim bir insan tarafından yapıldığı için, bu önermenin ahlaki değeri de değişiyor bu seçim yapıldıktan sonra. Böylece bu "ö" önermesi hem tarif edici hem de ahlaki bir önerme halini alıyor.
Eleştirel kuramın kuram-uygulama (teori-pratik) tartışmalarının altında, hem tarif edici hem de ahlaki olan önermelerin varlığı fikrinin olduğunu düşünüyorum. Böyle önermelerin varlığı da bilimlerde yaygınca yapılan özne-nesne ayrımının en azından belli derecelerde yapılmamasına bağlı.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Eleştirel Kurama Doğru IV
Metakuram üzerine kısa bir not
Sadece, kendisini açıklamayan kuramları açıklayan kuram kendisini açıklar mı? Eğer açıklarsa, demek ki bu bilim o kendini açıklamayan bilimlerden biri. Yok eğer açıklamazsa, o zaman da kendisi de açıkladığı bilimlerden biri, dolayısıyla kendisini açıklar.
Bu sorun Russell ikileminin bir uygulaması. "Naif" küme kuramında böyle bir çelişki yakalıyor Russell. Sonra kendisi de dahil birçok matematikçi, bu çelişkiden kaçınmak için başka küme kuramları öneriyorlar. Amaç, böyle bir kümenin (kendi elemanı olmayan kümelerin kümesinin) var olmadığı kümelerin tanımı yapmak. Zermelo-Fraenkel aksiyomları bu işi yapıyormuş. Wikipedia'daki tarife bakıp anlamaya çalıştım, ama yok, beni aşıyor şimdilik. Ama, sanırım, bir kümenin tüm elemanlarını açıklayan bir kuram geliştirilebilirse, o zaman bu kuram bu kümenin sadece bir alt kümesini açıklayabiliyor gibi bir kabul yapılıyor. Böylece yukarıdaki gibi küme asla olamıyor. Açıkçası bunu da kafam almıyor. Kendisinden bahsettiğimiz şey aslında yok, bu ne demek? Aslında ondan bahsetmiyoruz. İstesem de bu kümeden bahsedemiyorum. Kendi elemanı olmayan küme dediğim zaman aslında zaten varolan başka bir kümeden bahsediyorum yani.
Kendi sorumuza dönersek, demek ki böyle bir kuramın olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Neden yok? Mesela böyle bir kuram sadece bu tarz kuramları değil başka şeyleri de açıklıyor kaçınılmaz olarak. Yani, kendisini açıklamayan kuramları açıklamaya girişirsek o zaman göreceğiz ki, bu kuram sayesinde kuram olmayan şeyleri de ya da kendisini açıklayan kuramları da açıklamaya başlayacağız. Ya da hiçbir kuram kendini açıklamayan tüm kuramları açıklayamaz, illa ki, bir yerde duracaktır. O noktadan sonra yeni bir kurama ihtiyaç duyulacaktır. Sanıyorum Gödel'in tamamlanamazlık teoreminin motivasyonu da bu. Bir üçüncü yol da şu olsun: Diyelim elimizde verili bir kendini açıklamayan kuramlar var. Ben bu kuramları açıklamaya giriştiğimde ya da açıkladığım anda, bir şey oluyor kontrolüm dışında ve bir yerde bir kuram daha beliriyor kendini açıklamayan ve ben böylece açıklamadan önceki tüm kendini açıklamayan kuramları açıkladığım halde, şu andaki tüm kendini açıklamayan kuramları açıklamamış oluyorum. Yani kuramların oluşma hareketini değiştirmiş oluyorum, bu hareketin belli bir özelliğini açıklamaya çalıştığım için. Hmm. Bu son açıklamayı sevdim!
Sadece, kendisini açıklamayan kuramları açıklayan kuram kendisini açıklar mı? Eğer açıklarsa, demek ki bu bilim o kendini açıklamayan bilimlerden biri. Yok eğer açıklamazsa, o zaman da kendisi de açıkladığı bilimlerden biri, dolayısıyla kendisini açıklar.
Bu sorun Russell ikileminin bir uygulaması. "Naif" küme kuramında böyle bir çelişki yakalıyor Russell. Sonra kendisi de dahil birçok matematikçi, bu çelişkiden kaçınmak için başka küme kuramları öneriyorlar. Amaç, böyle bir kümenin (kendi elemanı olmayan kümelerin kümesinin) var olmadığı kümelerin tanımı yapmak. Zermelo-Fraenkel aksiyomları bu işi yapıyormuş. Wikipedia'daki tarife bakıp anlamaya çalıştım, ama yok, beni aşıyor şimdilik. Ama, sanırım, bir kümenin tüm elemanlarını açıklayan bir kuram geliştirilebilirse, o zaman bu kuram bu kümenin sadece bir alt kümesini açıklayabiliyor gibi bir kabul yapılıyor. Böylece yukarıdaki gibi küme asla olamıyor. Açıkçası bunu da kafam almıyor. Kendisinden bahsettiğimiz şey aslında yok, bu ne demek? Aslında ondan bahsetmiyoruz. İstesem de bu kümeden bahsedemiyorum. Kendi elemanı olmayan küme dediğim zaman aslında zaten varolan başka bir kümeden bahsediyorum yani.
Kendi sorumuza dönersek, demek ki böyle bir kuramın olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Neden yok? Mesela böyle bir kuram sadece bu tarz kuramları değil başka şeyleri de açıklıyor kaçınılmaz olarak. Yani, kendisini açıklamayan kuramları açıklamaya girişirsek o zaman göreceğiz ki, bu kuram sayesinde kuram olmayan şeyleri de ya da kendisini açıklayan kuramları da açıklamaya başlayacağız. Ya da hiçbir kuram kendini açıklamayan tüm kuramları açıklayamaz, illa ki, bir yerde duracaktır. O noktadan sonra yeni bir kurama ihtiyaç duyulacaktır. Sanıyorum Gödel'in tamamlanamazlık teoreminin motivasyonu da bu. Bir üçüncü yol da şu olsun: Diyelim elimizde verili bir kendini açıklamayan kuramlar var. Ben bu kuramları açıklamaya giriştiğimde ya da açıkladığım anda, bir şey oluyor kontrolüm dışında ve bir yerde bir kuram daha beliriyor kendini açıklamayan ve ben böylece açıklamadan önceki tüm kendini açıklamayan kuramları açıkladığım halde, şu andaki tüm kendini açıklamayan kuramları açıklamamış oluyorum. Yani kuramların oluşma hareketini değiştirmiş oluyorum, bu hareketin belli bir özelliğini açıklamaya çalıştığım için. Hmm. Bu son açıklamayı sevdim!
15 Ekim 2009 Perşembe
Emek Değer Kuramı Üzerine
Bir meta alın. Diyelim ki, bu metaya olan talep artmaya başladı. İnsanların bu metaya dair tercihleri bir nedenden dolayı değişti. Beklenen şey, bu metanın fiyatının artması. Bu artış elbette bir çok unsur tarafından etkilenebilir ve bazı özel durumlarda bir artış bile olmayabilir. Mesela tercihleri değiştiren etken aynı zamanda gelirlerin de düşmesine neden oluyordur bu yüzden insanlar o metayı daha çok ister hale gelseler de, kimse gidip satın alamayacak hale geldiği için meta dükkanlarda bekliyordur, bu yüzden de fiyat artmıyordur. Ama durumu diğer etkenlerden soyutlayalım ve diyelim ki her şey aynı kalsın ve sadece insanların o metaya yönelik istekleri artsın (ceteris paribus). Bu durumda neo-klasik iktisada göre fiyat artar. Marx Kapital'ın ilk cildinde sadece değerle uğraştığı için aslında Marx'ın bu konuda ne dediği belli değil. Marx diyor ki, üretim koşulları değişmediği için bu metanın değeri artmaz, elbette bu değişimin bu metanın üretiminde kullanılan emeğin üretimine etkisini yok sayarsak. Ama böyle bir etkiyi hesaba katsak bile, değerin çok çok az değişeceğini iddia etmek yanlış olmazdı sanırım.
Dedikodulara göre Marx fiyat belirlenimiyle ikinci ciltte uğraşıyormuş, ama yaygın bir intibaya göre pek başarılı olamamış değerden fiyatın nasıl belirlendiğini tartışırken. Marx'ın bir 'calculus' kitabı olduğunu yeni duymuştum geçenlerde. Sanıyorum bu çalışmayı da fiyatların belirlenmesini çalışmak için yapmış. Oldukça garip bir durum doğrusu, Marx'ın kitabını açıyorsunuz ve içinde tarihten, ekonomiden, işçilerin durumundan değil de türevden bahsediyor. Bayağı ciddi ciddi uğraşılmış, ama hatalar da varmış galiba. Yine de dönemin en ileri matematiksel analiz teknikleri üzerinde çalışmış olması, ne yalan söyleyim, matematiksel analize harcadığım ve harcamaya devam ettiğim yıllara değdiği hissini oluşturmuyor değil.
Marx'ın kuramını fiyatlar üzerine değil de, temelde üretim koşullarınca belirlenen değerin üzerine kurmasını bir hata olarak değerlendirmek iktisatçılar arasında yaygın bir tavır sanırım. İlk okuduğumda emek-değer kuramına ikna olmamı engelleyen şey de buydu galiba. Ancak Marx'ın bu tavrını kuramsal bir seçim olarak düşünmek daha faydalı olacak elbette.
Şimdi, altyapı ya da temel (base) ve üstyapı (superstructure) arasındaki ilişkiye bir bakalım önce. Altyapı, yani üretim modu, toplumsal hareketlerin temel olarak belirlendiği alan. Verili bir zaman aralığında, biz sadece altyapıyı değil üstyapıyı da gözlemleriz. Kültürel yapıları, yasaları, kuralları, toplumsal hiyerarşileri, dili, insanların tercihlerini (ya da seçimlerini) gözlemleriz. Ancak Marx'ın kuramına göre tüm bunlar zaten toplumsal hareket içinde belirlenen şeyler, dolayısıyla bunlar üstünden kurulacak her türlü kuram yanlış indirgemecilik yapacaktır. Bu yüzden yukarıdaki fiyat tartışması, Marx'ın kuramı açısından da geçerlidir, ama Marx bunu, yani fiyatla değer arasındaki farkı ufak kırılmalardan/sürtünmelerden (frictions) biri olarak görüyor. Sermayeci toplumun temel hareketini ve uzun zamandaki yolunu anlamak için, temel hareketleri incelemek gerekir, bu temel hareketler etrafındaki ufak oynamaları değil. Yani, insanların tercihleri fiyatları etkileyebilir, ancak bu tercihler de üretim modu içinde belirlendiği için, uzun dönemli hareketler göz önüne alındığında, fiyatlar da değerler tarafından belirlenecektir. Bu yüzden fiyatlardaki değişimlerden ancak kısa dönemli analizler yapmak mümkünken, uzun dönemli analizler için tüm üstyapıyı belirleyen temel dinamikleri de hesaba katmak gerekir. Marx üstyapıdaki hareketleri analizine doğrudan katmıyorsa Kapital çalışmasında, bu hareketleri yoksaymanın toplumun uzun vadedeki büyük dinamiklerini anlamaya büyük zararlar vermeyeceğini düşünmesi.
Dolayısıyla neo-klasik iktisadın fiyat kuramı ve Marx'ın değer kuramı aynı soruya iki farklı yanıt değil. Marx temelde neo-klasik iktisadın göz ardı ettiği bir soruyla, yani üstyapının nasıl belirlendiği sorusuyla da uğraştığı için aynı olgunun farklı bir boyutuna konsantre oluyor. Çünkü genel toplumsal yapı konusunda geliştirilmiş kuram, insanların tercihlerinin, gelir seviyelerinin yarattığı fiyat hareketlerini uzun vadede kaybolacak sürtünmeler olarak görmeyi sağlıyor. Sanıyorum Mandel'in kitabın girişindeki Marx'ın aslında uzun vadeli hareketlerle ilgilendiği iddiasının kaynağı da burası. Tabii böyle bir iddiayı dile getirirken dikkatli olmak lazım, mesele uzun vade, kısa vade meselesi değil. Mesele toplumsal yapıları anlamak için hangi kuramın kullanıldığı. Başka bir kuram kullanıldığında, nelerin sürtünme sayılacağı da değişecektir ve neo-klasik iktisadın tercihleri verili alması da böyle bir kuram içinde meşru olabilir.
Bu konuda son bir not düşelim izninizle, modern ana-akım iktisadın tercihlerin belirlenmesi konusunda hiçbir kuramı yok. Birkaç model var ama bunlar bir kuram oluşturmaktan fazlasıyla uzak. Oysa Marx'ın bu konuda bir kuramı var ve sanırım bugün Marx'ın akademik olarak genellikle sosyoloji bölümlerinde çalışılmasının bir nedeni de bu olsa gerek. Ana-akım iktisat bu konuyu, doğrudan başka bilimlerin işi olarak görüyor.
Marxist kuramın nasıl bir bilim anlayışına sahip olduğu sorusunu yarım bıraktım, ama umarım döneceğim tekrar.
Dedikodulara göre Marx fiyat belirlenimiyle ikinci ciltte uğraşıyormuş, ama yaygın bir intibaya göre pek başarılı olamamış değerden fiyatın nasıl belirlendiğini tartışırken. Marx'ın bir 'calculus' kitabı olduğunu yeni duymuştum geçenlerde. Sanıyorum bu çalışmayı da fiyatların belirlenmesini çalışmak için yapmış. Oldukça garip bir durum doğrusu, Marx'ın kitabını açıyorsunuz ve içinde tarihten, ekonomiden, işçilerin durumundan değil de türevden bahsediyor. Bayağı ciddi ciddi uğraşılmış, ama hatalar da varmış galiba. Yine de dönemin en ileri matematiksel analiz teknikleri üzerinde çalışmış olması, ne yalan söyleyim, matematiksel analize harcadığım ve harcamaya devam ettiğim yıllara değdiği hissini oluşturmuyor değil.
Marx'ın kuramını fiyatlar üzerine değil de, temelde üretim koşullarınca belirlenen değerin üzerine kurmasını bir hata olarak değerlendirmek iktisatçılar arasında yaygın bir tavır sanırım. İlk okuduğumda emek-değer kuramına ikna olmamı engelleyen şey de buydu galiba. Ancak Marx'ın bu tavrını kuramsal bir seçim olarak düşünmek daha faydalı olacak elbette.
Şimdi, altyapı ya da temel (base) ve üstyapı (superstructure) arasındaki ilişkiye bir bakalım önce. Altyapı, yani üretim modu, toplumsal hareketlerin temel olarak belirlendiği alan. Verili bir zaman aralığında, biz sadece altyapıyı değil üstyapıyı da gözlemleriz. Kültürel yapıları, yasaları, kuralları, toplumsal hiyerarşileri, dili, insanların tercihlerini (ya da seçimlerini) gözlemleriz. Ancak Marx'ın kuramına göre tüm bunlar zaten toplumsal hareket içinde belirlenen şeyler, dolayısıyla bunlar üstünden kurulacak her türlü kuram yanlış indirgemecilik yapacaktır. Bu yüzden yukarıdaki fiyat tartışması, Marx'ın kuramı açısından da geçerlidir, ama Marx bunu, yani fiyatla değer arasındaki farkı ufak kırılmalardan/sürtünmelerden (frictions) biri olarak görüyor. Sermayeci toplumun temel hareketini ve uzun zamandaki yolunu anlamak için, temel hareketleri incelemek gerekir, bu temel hareketler etrafındaki ufak oynamaları değil. Yani, insanların tercihleri fiyatları etkileyebilir, ancak bu tercihler de üretim modu içinde belirlendiği için, uzun dönemli hareketler göz önüne alındığında, fiyatlar da değerler tarafından belirlenecektir. Bu yüzden fiyatlardaki değişimlerden ancak kısa dönemli analizler yapmak mümkünken, uzun dönemli analizler için tüm üstyapıyı belirleyen temel dinamikleri de hesaba katmak gerekir. Marx üstyapıdaki hareketleri analizine doğrudan katmıyorsa Kapital çalışmasında, bu hareketleri yoksaymanın toplumun uzun vadedeki büyük dinamiklerini anlamaya büyük zararlar vermeyeceğini düşünmesi.
Dolayısıyla neo-klasik iktisadın fiyat kuramı ve Marx'ın değer kuramı aynı soruya iki farklı yanıt değil. Marx temelde neo-klasik iktisadın göz ardı ettiği bir soruyla, yani üstyapının nasıl belirlendiği sorusuyla da uğraştığı için aynı olgunun farklı bir boyutuna konsantre oluyor. Çünkü genel toplumsal yapı konusunda geliştirilmiş kuram, insanların tercihlerinin, gelir seviyelerinin yarattığı fiyat hareketlerini uzun vadede kaybolacak sürtünmeler olarak görmeyi sağlıyor. Sanıyorum Mandel'in kitabın girişindeki Marx'ın aslında uzun vadeli hareketlerle ilgilendiği iddiasının kaynağı da burası. Tabii böyle bir iddiayı dile getirirken dikkatli olmak lazım, mesele uzun vade, kısa vade meselesi değil. Mesele toplumsal yapıları anlamak için hangi kuramın kullanıldığı. Başka bir kuram kullanıldığında, nelerin sürtünme sayılacağı da değişecektir ve neo-klasik iktisadın tercihleri verili alması da böyle bir kuram içinde meşru olabilir.
Bu konuda son bir not düşelim izninizle, modern ana-akım iktisadın tercihlerin belirlenmesi konusunda hiçbir kuramı yok. Birkaç model var ama bunlar bir kuram oluşturmaktan fazlasıyla uzak. Oysa Marx'ın bu konuda bir kuramı var ve sanırım bugün Marx'ın akademik olarak genellikle sosyoloji bölümlerinde çalışılmasının bir nedeni de bu olsa gerek. Ana-akım iktisat bu konuyu, doğrudan başka bilimlerin işi olarak görüyor.
Marxist kuramın nasıl bir bilim anlayışına sahip olduğu sorusunu yarım bıraktım, ama umarım döneceğim tekrar.
10 Ekim 2009 Cumartesi
Eleştirel Kurama Doğru III
Marxist kuramın iki farklı resmi
Daha önceki iki yazıda iki ayrı bilim tipine işaret etmeye çalıştım. Şimdi bu iki tip bilimin Marxist kuramdaki karşılıklarının birer karikatürünü çizmeye çalışacağım.
Bir açıklamacı bilim olarak Marxist kuram:
Sermayeci toplum zamanla tamamiyle iç kaynaklı gerilimler, çelişkiler oluşturacaktır. Bu çelişkiler kaçınılmaz olarak şu anki sermayeci toplumu sermayeci olmayan bir topluma dönüştürecektir. Bu çelişki iki toplumsal sınıfın çatışması şeklinde gerçekleşecektir. Sermayeci toplumun kendi özel tarihsel konumundan kaynaklı olarak bu iki sınıf sermayeci/burjuva sınıf ve emekçi sınıf olacaktır. Sermayeci üretim modunun gelişkin ya da olgun olduğu yerlerde/toplumlarda/zamanlarda bu iki sınıf daha keskin bir şekilde gözlemlenebilecektir. Bu keskinleşme zamanla bir sınıf bilinci de oluşturacaktır. Sermayeci toplumu kuran devrimci sınıf burjuva sınıfı olduğu için sermayeci olmayan topluma yönlenen her türlü toplumsal harekete karşı çıkacaktır. Öte yandan, emekçi sınıfı ise sermayeci toplumunun çelişkileri yüzünden sömürüye maruz kalmaktadır, bu da bu sınıfı kaçınılmaz olarak sermayeci olmayan bu yeni toplumun taşıyıcısı, yani sermayeci toplumdaki devrimci sınıf yapacaktır.
Sermayeci üretim modu içinde yeşeren üstyapı bu sistemin sahibi olan burjuva sınıfı tarafında olacaktır, ama üretim modu üretim seviyesi ilerledikçe içsel çelişkilerini giderek daha sık bir şekilde krizler olarak ortaya çıkaracaktır. Bu krizler zamanla üstyapıda şizofrenik delikler açarak sermayeci üretim modunun emekçi sınıfının egemen olduğu yeni bir üretim modu lehine kırılıp dağılmasına neden olacaktır. Bu yeni üretim modu zamanla sınıfsız bir toplum olan komunist toplum yapısına dönüşecektir.
Buradaki tüm iddialar, gözlemlerle test edilmeye açıktır. Eğer sermayeci toplumun içinde giderek artan bir iç çatışma hali ya da sınıfsal ayrımlar görmezsek mesela elimizdeki kuramın yanlış ya da eksik olduğunu iddia edebiliriz. Böyle bir testteki tek sorun, kuramın anti-sermayeci kırılmaya itecek toplumsal oluşumlar hakkında açık bir zamanlama vermiyor. Bu yüzden "aradan 50/100/150 yıl geçti hala sermayeci düzen yaşıyor" ya da "emekçilerde sınıf bilinci falan oluştuğu yok" gözlemleri bu kuramı çürütmez, ama yine de elimizdeki kuramın geçerliliği konusundaki gücünü zayıflatır. Alternatif kuram arayışlarına girmek gerekebilir.
Marxist kuramın sermayeci kuram hakkındaki bulgularını/iddialarını politik iktisat bulamıyor, çünkü bu kuramın kavramsal kategorileri yeteri kadar tarihsel değil. Politik iktisat sadece sermayeci toplum düzeni için geçerli olan kurumları, kavramları tarih-ötesi amaçlarda da kullandığı için hem geçmişi yanlış anlıyor hem de sermayeciliğin geleceğini göremiyor.
Burdaki nedenselliklerin hiçbiri en katı anlamıyla belirlenimcilik olmak zorunda değil, her ne kadar böyle bir algılayış mevcut olsa da. Herhangi bir sosyal kuram gibi bu kuram da, birtakım soyutlamalar üzerine kurulmuştur ve bu soyutlamalar en iyi ihtimalle olasılıksal iddialar üretebilir, bu yüzden hesaba katılmayan bazı dinamikler aslında olayların tahmin edildiği yönün dışında gelişmesine neden olabilir.
Entellektüel'e sermayeci sistemi daha iyi anlamak dışında bir görev düşmüyor. Ama eşitlikçi entellektüeller elbette bu kırılma sürecini hızlandırmak amacıyla kuramı topluma yaymayı seçebilirler. Ama kuram yanlışsa, entellektüeller ne yaparsa yapsın, toplumda tahmin edilen yöne bir değişim olmayacaktır.
Bir önerici bilim olarak Marxist kuram:
Amacımız sömürünün ve eşitsizliğin son bulması. Topluma baktığımızda temelde iki sınıf görüyoruz, emekçi sınıf ve burjuva/sermayedar sınıf. Sermayedar sınıf emekçi sınıfı sömürüyor. Öncelikle bu sömürüye neyin neden olduğunu bulmamız gerekiyor. Sermayedar toplumun tarihsel oluşumuna baktığımızda, sermayeci üretim modunun sermayeci olmayan bir üstyapıda politik ve kültürel bir devrime neden olduğunu görüyoruz. Tarihe baktığımızda üretim modunun üstyapıyı benzer bir nedensellikle etkilediğini görebiliriz. Sermayeci üretim modunun gerektirdiği insan-nesne ilişkisi özel mülkiyet şeklinde kavramsallaştırılabilir. Bu durumda bu sömürünün kaynağı temelde özel mülkiyettir ve özel mülkiyetin kaldırılması da bu sermayeci düzenin yıkılmasına neden olacaktır.
Emekçi sınıf sömürüye uğradığı ve yabancılaşma kanalıyla toplumsal yapılardan dışlandığı için devrimci potansiyele en çok sahip olan toplumsal grubu da oluşturuyor. Ancak sermayeci üstyapı, bu düzen olgunlaştıkça emekçiler üstündeki zihinsel etkisini daha da güçlendirecektir. Emekçiler, kendi çıkarlarına olan sömürünün son bulması durumunu imkansız ya da anlamsız hatta kötü bulabilirler. Bu yüzden iktisadi bir sınıf olan emekçi sınıfının devrimci bir sınıfa dönüşmesi için dışarıdan bir müdaheleye ihtiyaç vardır. Entellektüel'in görevi sermayeci toplumu kıracak her türlü toplumsal harekete, ama özellikle de emekçi sınıfı içinde gelişen hareketlere aktif olarak katılmak ve sınıf bilincini emekçiler arasında yaymaktır.
Bu kuramın temel kategorileri sıradan bir istatistiksel gözlemle çürütülemez. Çünkü kuramın temelinde ahlaki birtakım önermeler vardır. Böyle bir kuram ancak kuramın öngördüğü yeni toplumsal düzen kurulduğunda ya da kurulma yönüne girdiğinde emekçilerin daha az sömürülmediğinin tespiti ile çöker. O zaman anlaşılır ki, sömürünün kaynağı yanlış yerde aranmış. İsmi komunist olan bir toplumdaki emekçilerin konumları sermayedar bir toplumdaki emekçilerin konumları karşılaştırılarak böyle bir test gerçekleştirilebilir, ancak gözlemlenen toplumların eldeki kategorileri temsil edip etmediği de dikkatli bir şekilde incelenmelidir. Mesela "Amerika'daki ortalama bir işçinin yaşam koşulları, Sovyetlerdekinden daha iyiydi" gibi bir gözlem kuramın geçerlilik gücünü azaltır ama yine de çürütmez. Çünkü ne Amerika için olgun bir sermayeci toplum diyebiliriz ne de Sovyetler için olgun bir komunist toplum. Dahası, Sovyetlerin bir tür devlet kapitalizmi olup olmadığı da (en azından bence) tartışmalıdır.
Politik iktisat Marxist kuramın sermayecilik için görebildiklerini göremiyor çünkü bu kuramın çıkış noktası ahlaki olarak farklı. Politik iktisat sermayeci toplumun üstyapısı içinde belirlenmiştir ve toplumun şu anki halini koruma motivasyonlarını gizlice de olsa içinde taşır. Marxist kuram sömürüye karşıyken politik iktisat ise muhafazakardır. Bu da bu kuramın sadece sermayeci topluma ait olan kavramları tarih-ötesiymiş gibi göstermelerine neden oluyor.
...
Belki bazılarınız Marxist kuramın her ikisi de olmdığını ama belki ikisinin ortasında ya da ötesinde olduğunu düşünmüşsünüzdür. Eleştirel kuram tartışmalarının Marxizmi bu ikisinin ötesinde bir yere taşımaya çalıştığını düşünüyorum, ama bu bu iki tip biliminin diyalektik bir sentezini kurmayı gerektirecek, bunu ileriye bırakalım izninizle.
Daha önceki iki yazıda iki ayrı bilim tipine işaret etmeye çalıştım. Şimdi bu iki tip bilimin Marxist kuramdaki karşılıklarının birer karikatürünü çizmeye çalışacağım.
Bir açıklamacı bilim olarak Marxist kuram:
Sermayeci toplum zamanla tamamiyle iç kaynaklı gerilimler, çelişkiler oluşturacaktır. Bu çelişkiler kaçınılmaz olarak şu anki sermayeci toplumu sermayeci olmayan bir topluma dönüştürecektir. Bu çelişki iki toplumsal sınıfın çatışması şeklinde gerçekleşecektir. Sermayeci toplumun kendi özel tarihsel konumundan kaynaklı olarak bu iki sınıf sermayeci/burjuva sınıf ve emekçi sınıf olacaktır. Sermayeci üretim modunun gelişkin ya da olgun olduğu yerlerde/toplumlarda/zamanlarda bu iki sınıf daha keskin bir şekilde gözlemlenebilecektir. Bu keskinleşme zamanla bir sınıf bilinci de oluşturacaktır. Sermayeci toplumu kuran devrimci sınıf burjuva sınıfı olduğu için sermayeci olmayan topluma yönlenen her türlü toplumsal harekete karşı çıkacaktır. Öte yandan, emekçi sınıfı ise sermayeci toplumunun çelişkileri yüzünden sömürüye maruz kalmaktadır, bu da bu sınıfı kaçınılmaz olarak sermayeci olmayan bu yeni toplumun taşıyıcısı, yani sermayeci toplumdaki devrimci sınıf yapacaktır.
Sermayeci üretim modu içinde yeşeren üstyapı bu sistemin sahibi olan burjuva sınıfı tarafında olacaktır, ama üretim modu üretim seviyesi ilerledikçe içsel çelişkilerini giderek daha sık bir şekilde krizler olarak ortaya çıkaracaktır. Bu krizler zamanla üstyapıda şizofrenik delikler açarak sermayeci üretim modunun emekçi sınıfının egemen olduğu yeni bir üretim modu lehine kırılıp dağılmasına neden olacaktır. Bu yeni üretim modu zamanla sınıfsız bir toplum olan komunist toplum yapısına dönüşecektir.
Buradaki tüm iddialar, gözlemlerle test edilmeye açıktır. Eğer sermayeci toplumun içinde giderek artan bir iç çatışma hali ya da sınıfsal ayrımlar görmezsek mesela elimizdeki kuramın yanlış ya da eksik olduğunu iddia edebiliriz. Böyle bir testteki tek sorun, kuramın anti-sermayeci kırılmaya itecek toplumsal oluşumlar hakkında açık bir zamanlama vermiyor. Bu yüzden "aradan 50/100/150 yıl geçti hala sermayeci düzen yaşıyor" ya da "emekçilerde sınıf bilinci falan oluştuğu yok" gözlemleri bu kuramı çürütmez, ama yine de elimizdeki kuramın geçerliliği konusundaki gücünü zayıflatır. Alternatif kuram arayışlarına girmek gerekebilir.
Marxist kuramın sermayeci kuram hakkındaki bulgularını/iddialarını politik iktisat bulamıyor, çünkü bu kuramın kavramsal kategorileri yeteri kadar tarihsel değil. Politik iktisat sadece sermayeci toplum düzeni için geçerli olan kurumları, kavramları tarih-ötesi amaçlarda da kullandığı için hem geçmişi yanlış anlıyor hem de sermayeciliğin geleceğini göremiyor.
Burdaki nedenselliklerin hiçbiri en katı anlamıyla belirlenimcilik olmak zorunda değil, her ne kadar böyle bir algılayış mevcut olsa da. Herhangi bir sosyal kuram gibi bu kuram da, birtakım soyutlamalar üzerine kurulmuştur ve bu soyutlamalar en iyi ihtimalle olasılıksal iddialar üretebilir, bu yüzden hesaba katılmayan bazı dinamikler aslında olayların tahmin edildiği yönün dışında gelişmesine neden olabilir.
Entellektüel'e sermayeci sistemi daha iyi anlamak dışında bir görev düşmüyor. Ama eşitlikçi entellektüeller elbette bu kırılma sürecini hızlandırmak amacıyla kuramı topluma yaymayı seçebilirler. Ama kuram yanlışsa, entellektüeller ne yaparsa yapsın, toplumda tahmin edilen yöne bir değişim olmayacaktır.
Bir önerici bilim olarak Marxist kuram:
Amacımız sömürünün ve eşitsizliğin son bulması. Topluma baktığımızda temelde iki sınıf görüyoruz, emekçi sınıf ve burjuva/sermayedar sınıf. Sermayedar sınıf emekçi sınıfı sömürüyor. Öncelikle bu sömürüye neyin neden olduğunu bulmamız gerekiyor. Sermayedar toplumun tarihsel oluşumuna baktığımızda, sermayeci üretim modunun sermayeci olmayan bir üstyapıda politik ve kültürel bir devrime neden olduğunu görüyoruz. Tarihe baktığımızda üretim modunun üstyapıyı benzer bir nedensellikle etkilediğini görebiliriz. Sermayeci üretim modunun gerektirdiği insan-nesne ilişkisi özel mülkiyet şeklinde kavramsallaştırılabilir. Bu durumda bu sömürünün kaynağı temelde özel mülkiyettir ve özel mülkiyetin kaldırılması da bu sermayeci düzenin yıkılmasına neden olacaktır.
Emekçi sınıf sömürüye uğradığı ve yabancılaşma kanalıyla toplumsal yapılardan dışlandığı için devrimci potansiyele en çok sahip olan toplumsal grubu da oluşturuyor. Ancak sermayeci üstyapı, bu düzen olgunlaştıkça emekçiler üstündeki zihinsel etkisini daha da güçlendirecektir. Emekçiler, kendi çıkarlarına olan sömürünün son bulması durumunu imkansız ya da anlamsız hatta kötü bulabilirler. Bu yüzden iktisadi bir sınıf olan emekçi sınıfının devrimci bir sınıfa dönüşmesi için dışarıdan bir müdaheleye ihtiyaç vardır. Entellektüel'in görevi sermayeci toplumu kıracak her türlü toplumsal harekete, ama özellikle de emekçi sınıfı içinde gelişen hareketlere aktif olarak katılmak ve sınıf bilincini emekçiler arasında yaymaktır.
Bu kuramın temel kategorileri sıradan bir istatistiksel gözlemle çürütülemez. Çünkü kuramın temelinde ahlaki birtakım önermeler vardır. Böyle bir kuram ancak kuramın öngördüğü yeni toplumsal düzen kurulduğunda ya da kurulma yönüne girdiğinde emekçilerin daha az sömürülmediğinin tespiti ile çöker. O zaman anlaşılır ki, sömürünün kaynağı yanlış yerde aranmış. İsmi komunist olan bir toplumdaki emekçilerin konumları sermayedar bir toplumdaki emekçilerin konumları karşılaştırılarak böyle bir test gerçekleştirilebilir, ancak gözlemlenen toplumların eldeki kategorileri temsil edip etmediği de dikkatli bir şekilde incelenmelidir. Mesela "Amerika'daki ortalama bir işçinin yaşam koşulları, Sovyetlerdekinden daha iyiydi" gibi bir gözlem kuramın geçerlilik gücünü azaltır ama yine de çürütmez. Çünkü ne Amerika için olgun bir sermayeci toplum diyebiliriz ne de Sovyetler için olgun bir komunist toplum. Dahası, Sovyetlerin bir tür devlet kapitalizmi olup olmadığı da (en azından bence) tartışmalıdır.
Politik iktisat Marxist kuramın sermayecilik için görebildiklerini göremiyor çünkü bu kuramın çıkış noktası ahlaki olarak farklı. Politik iktisat sermayeci toplumun üstyapısı içinde belirlenmiştir ve toplumun şu anki halini koruma motivasyonlarını gizlice de olsa içinde taşır. Marxist kuram sömürüye karşıyken politik iktisat ise muhafazakardır. Bu da bu kuramın sadece sermayeci topluma ait olan kavramları tarih-ötesiymiş gibi göstermelerine neden oluyor.
...
Belki bazılarınız Marxist kuramın her ikisi de olmdığını ama belki ikisinin ortasında ya da ötesinde olduğunu düşünmüşsünüzdür. Eleştirel kuram tartışmalarının Marxizmi bu ikisinin ötesinde bir yere taşımaya çalıştığını düşünüyorum, ama bu bu iki tip biliminin diyalektik bir sentezini kurmayı gerektirecek, bunu ileriye bırakalım izninizle.
08 Ekim 2009 Perşembe
Eleştirel Kurama Doğru II
Önerici Bilim
Bilimin bir amacı anlamak/tarif etmek/açıklamaksa bir diğer amacı, hatta belki de gerçek amacı tamir etmek/düzeltmek/yol göstermektir. Çoğu zaman açıklayıcı bilimin "doğal" bir şekilde doğru yolu göstereceği düşünülür. Eğer bilimsel tarifler yeteri kadar keskin ve kapsayıcıysa, bir sisteme değişik şekillerde müdahele edildiğinde sistemin nasıl tepki vereceğini de bu tariflerden tahmin etmek mümkündür. Düşündüğünüzde teknoloji temelde böyle bir motivasyona sahiptir. Doğal bilimlerdeki tariflerle, tasarımlanan herhangi bir yapının nasıl davranacağını ölçmek ve böylece yapıyı baştan istenen yönde tasarlamak mümkündür. Böylece önerici bilimlerin önemli bir örneği olan tasarım bilimlerine ulaşmış oluyoruz.
Diğer bilimler hakkında pek bir bilgim olmadığı için iktisattan gidelim izninizle. İktisattaki yürürlüğe koyma (implementation), mekanizma tasarımı ve sosyal seçim kuramları genellikle önerici bilimler içinde sınıflandırılabilir. Herhalde bu alandaki en ünlü sonuç Arrow'un imkansızlık teoremi olsa gerek. İnsanlar kişisel tercihlerini sunuyorlar belli bir konuda. Sonra bu tercihleri toplayıp karşılığında yine bir tercih veren sosyal seçim işlevi var elimizde. Soru: en güzel sosyal seçim işlevi nedir? Amaç en az, an makul, en doğal ahlaki ilkelere uyan, dolayısıyla önerildiğinde "nereden çıktı lan bu!" dedirtmeyecek sosyal seçim işlevini bulmak. Arrow'un kuramında dört koşul var: evrensellik, oy birliğine uyma, diktator barındırmama ve seçenek bağımsızlığı. Bu sosyal seçim işlevi herhangi bir tercihler topluluğuna uygulanabilmeli. Eğer herkes oy birliğiyle belli bir seçeneği seçiyorsa, o zaman sosyal seçim işlevi de aynı seçeneği seçmeli. Toplumda tercihleri sosyal seçim işlevinin tercihleriyle birebir uyuşan hiçkimse olmamalı. İki ayrı toplulukta iki seçeneğin göreli konumu hep aynıysa, bu iki topluluktan çıkan sosyal tercihte de bu iki seçeneğin göreli konumu aynı olmalı. Yani iki seçeneği karşılaştırırken alakasız üçüncü seçenekler, bu iki seçeneğin seçim sonucundaki konumunu etkilememeli. Sonuca göre bu dört ilkenin hepsini birden sağlayan sosyal seçim işlevi yok, tasarlanamaz. İlk okuduğumda bu sonuca bayağı şaşırmıştım, çünkü dört koşul da böyle bir kuramsal amaç için fazlasıyla makul görünüyordu. Elbette bu koşullar fazlasıyla sorgulandı bu literatür içinde ama yine de bu tarz imkansızlık teoremleri fazlasıyla yaygın.
Benzer başka bilim alanları bulmak mümkün. Mesela tıp bilimi, mühendislik bilimleri, psikiyatri ya da psiko-patoloji, yönetişim bilimleri, siyasi öneri (policy) bilimleri, çevre bilimi gibi bilim dallarını önerici bilimler başlığı altında görmek mümkün. Bu alanların bilim sayılması boşuna değil, çünkü kullanılan yöntemler açıklayıcı bilimlerinkine birebir uyuyor. Bu yüzden bu tarz bilimleri genellikle uygulamalı bilimlerin bir alt dalı olarak görme eğilimi de mevcut. Ancak bu bilimlerin temel motivasyonu açıklayıcı olanlardan farklı olduğu için böyle bir sınıflama pek de doğru sayılmaz.
Bir algılayışa göre bu bilimler açıklayıcı bilimlerin hemen yanındalar ama ayrı birer disiplinler. Yanındalar çünkü bu bilimin soruları açıklayıcı bilimler için de anlamlılar. Ayrıca açıklayıcı bilimlerin sonuçları da bu bilimler için önemli çünkü bu sayede sonuçları daha keskince kontrol edilebilecek öneriler kurgulamak mümkün oluyor. Bunun dışında verilen önerilerin uygulanması da yepyeni gözlem imkanı doğuruyor her iki bilim için de.
Bu algılayışta ki temel bir kabul, bu bilimlerin "doğal" amaçlar içermesi. Tıp bilimininki hastalıkların tedavisini bulmak, çevre bilimlerinin ki sanayilerin doğaya etkilerini doğayı korumak adına aramak mesela. Siyasi öneri bilimlerinin doğal kabulu ise genellikle ekonomik büyüme ve etkinlik, demokratiklik gibi siyasi açıdan "zararsız" amaçları içeriyor. Böyle politik içerikli bilimler için tabii, bu kabuller tarafsızlığını yitiriyor. Mesela siyasi öneri biliminin çoğu çalışmasını sosyal demokrat, geri kalanları da neo-liberal bulmak mümkün. Peki doğallık kabulu niye önemli? Çünkü genellikle bu ilkeler, çalışma başlamadan önce belirleniyor. Mesela bir şirket belli bir amaçla bilimsel bir projenin masraflarını üstleniyor ve çalışmanın amacını şirket belirlemiş oluyor. Ya da iktisadi mekanizma tasarımındaki gibi, en akla yatkın ilkeler önceden belirlenip sonra çalışmaya başlanıyor. Bu ilkelerin mesela neden seçildiği tartışması tarihe ya da sosyal koşulların belirleyiciliği yok sayılarak tartışılıyor. Ya da tıptaki gibi temel ahlaki ilke tartışılmayacak kadar doğal bulunuyor.
Başka bir algılayışa göre ise değer yargısı içermeyen bilim (özellikle sosyal bilim) bir ütopya. Her bilim, temel kabulleri içinde açıkça ifade edilmemiş değer yargıları üzerine kurulmuştur. Bu değer yargılarının göze çarpmaması ise, bu değer yargılarının toplumdaki baskın grubun/grupların/sınıfın değer yargılarıyla örtüşmesi. Bu tavır sosyal inşacılığa (social constructionism) yaklaşıyor. Feminist ve Marxist kuramların bilim eleştirilerinde böyle bir tavra rastlamak mümkün.
Bilimin bir amacı anlamak/tarif etmek/açıklamaksa bir diğer amacı, hatta belki de gerçek amacı tamir etmek/düzeltmek/yol göstermektir. Çoğu zaman açıklayıcı bilimin "doğal" bir şekilde doğru yolu göstereceği düşünülür. Eğer bilimsel tarifler yeteri kadar keskin ve kapsayıcıysa, bir sisteme değişik şekillerde müdahele edildiğinde sistemin nasıl tepki vereceğini de bu tariflerden tahmin etmek mümkündür. Düşündüğünüzde teknoloji temelde böyle bir motivasyona sahiptir. Doğal bilimlerdeki tariflerle, tasarımlanan herhangi bir yapının nasıl davranacağını ölçmek ve böylece yapıyı baştan istenen yönde tasarlamak mümkündür. Böylece önerici bilimlerin önemli bir örneği olan tasarım bilimlerine ulaşmış oluyoruz.
Diğer bilimler hakkında pek bir bilgim olmadığı için iktisattan gidelim izninizle. İktisattaki yürürlüğe koyma (implementation), mekanizma tasarımı ve sosyal seçim kuramları genellikle önerici bilimler içinde sınıflandırılabilir. Herhalde bu alandaki en ünlü sonuç Arrow'un imkansızlık teoremi olsa gerek. İnsanlar kişisel tercihlerini sunuyorlar belli bir konuda. Sonra bu tercihleri toplayıp karşılığında yine bir tercih veren sosyal seçim işlevi var elimizde. Soru: en güzel sosyal seçim işlevi nedir? Amaç en az, an makul, en doğal ahlaki ilkelere uyan, dolayısıyla önerildiğinde "nereden çıktı lan bu!" dedirtmeyecek sosyal seçim işlevini bulmak. Arrow'un kuramında dört koşul var: evrensellik, oy birliğine uyma, diktator barındırmama ve seçenek bağımsızlığı. Bu sosyal seçim işlevi herhangi bir tercihler topluluğuna uygulanabilmeli. Eğer herkes oy birliğiyle belli bir seçeneği seçiyorsa, o zaman sosyal seçim işlevi de aynı seçeneği seçmeli. Toplumda tercihleri sosyal seçim işlevinin tercihleriyle birebir uyuşan hiçkimse olmamalı. İki ayrı toplulukta iki seçeneğin göreli konumu hep aynıysa, bu iki topluluktan çıkan sosyal tercihte de bu iki seçeneğin göreli konumu aynı olmalı. Yani iki seçeneği karşılaştırırken alakasız üçüncü seçenekler, bu iki seçeneğin seçim sonucundaki konumunu etkilememeli. Sonuca göre bu dört ilkenin hepsini birden sağlayan sosyal seçim işlevi yok, tasarlanamaz. İlk okuduğumda bu sonuca bayağı şaşırmıştım, çünkü dört koşul da böyle bir kuramsal amaç için fazlasıyla makul görünüyordu. Elbette bu koşullar fazlasıyla sorgulandı bu literatür içinde ama yine de bu tarz imkansızlık teoremleri fazlasıyla yaygın.
Benzer başka bilim alanları bulmak mümkün. Mesela tıp bilimi, mühendislik bilimleri, psikiyatri ya da psiko-patoloji, yönetişim bilimleri, siyasi öneri (policy) bilimleri, çevre bilimi gibi bilim dallarını önerici bilimler başlığı altında görmek mümkün. Bu alanların bilim sayılması boşuna değil, çünkü kullanılan yöntemler açıklayıcı bilimlerinkine birebir uyuyor. Bu yüzden bu tarz bilimleri genellikle uygulamalı bilimlerin bir alt dalı olarak görme eğilimi de mevcut. Ancak bu bilimlerin temel motivasyonu açıklayıcı olanlardan farklı olduğu için böyle bir sınıflama pek de doğru sayılmaz.
Bir algılayışa göre bu bilimler açıklayıcı bilimlerin hemen yanındalar ama ayrı birer disiplinler. Yanındalar çünkü bu bilimin soruları açıklayıcı bilimler için de anlamlılar. Ayrıca açıklayıcı bilimlerin sonuçları da bu bilimler için önemli çünkü bu sayede sonuçları daha keskince kontrol edilebilecek öneriler kurgulamak mümkün oluyor. Bunun dışında verilen önerilerin uygulanması da yepyeni gözlem imkanı doğuruyor her iki bilim için de.
Bu algılayışta ki temel bir kabul, bu bilimlerin "doğal" amaçlar içermesi. Tıp bilimininki hastalıkların tedavisini bulmak, çevre bilimlerinin ki sanayilerin doğaya etkilerini doğayı korumak adına aramak mesela. Siyasi öneri bilimlerinin doğal kabulu ise genellikle ekonomik büyüme ve etkinlik, demokratiklik gibi siyasi açıdan "zararsız" amaçları içeriyor. Böyle politik içerikli bilimler için tabii, bu kabuller tarafsızlığını yitiriyor. Mesela siyasi öneri biliminin çoğu çalışmasını sosyal demokrat, geri kalanları da neo-liberal bulmak mümkün. Peki doğallık kabulu niye önemli? Çünkü genellikle bu ilkeler, çalışma başlamadan önce belirleniyor. Mesela bir şirket belli bir amaçla bilimsel bir projenin masraflarını üstleniyor ve çalışmanın amacını şirket belirlemiş oluyor. Ya da iktisadi mekanizma tasarımındaki gibi, en akla yatkın ilkeler önceden belirlenip sonra çalışmaya başlanıyor. Bu ilkelerin mesela neden seçildiği tartışması tarihe ya da sosyal koşulların belirleyiciliği yok sayılarak tartışılıyor. Ya da tıptaki gibi temel ahlaki ilke tartışılmayacak kadar doğal bulunuyor.
Başka bir algılayışa göre ise değer yargısı içermeyen bilim (özellikle sosyal bilim) bir ütopya. Her bilim, temel kabulleri içinde açıkça ifade edilmemiş değer yargıları üzerine kurulmuştur. Bu değer yargılarının göze çarpmaması ise, bu değer yargılarının toplumdaki baskın grubun/grupların/sınıfın değer yargılarıyla örtüşmesi. Bu tavır sosyal inşacılığa (social constructionism) yaklaşıyor. Feminist ve Marxist kuramların bilim eleştirilerinde böyle bir tavra rastlamak mümkün.
07 Ekim 2009 Çarşamba
Eleştirel Kurama Doğru I
Açıklayıcı Bilim
Açıklayıcı ya da tarif edici (descriptive, positive) bilim aslında çoğumuzun aklına bilim denilince ilk gelen kategoridir. Zaten açıklayıcı bilim kavramı aynı zamanda açıklayıcı olmayan bilim çeşitleri de mevzubahis olduğunda kullanılır. Bu yüzden sağda solda okuduğumuz bilimsel yöntem tarifleri genellikle açıklayıcı bilimin yöntemidir. Açıklayıcı bilim yerine bilim kullanımında bir propaganda etkisi olduğunu düşünüyorum doğrusu. Açıklayıcı bilimciler bilimsellik kavramı etrafındaki olumlu çağrışımların hepsini kendilerine saklamak istiyor olabilirler. Bu da onlarda diğer tür bilimlere karşı şüphe doğuruyor olabilir. Aslında bilimsellik kavramına yüklenen tüm bu olumlu çağrışımların (bilgi ancak bilimsel yöntemlerle bulunabilir, tek güvenilir tavır bilimsel temeli olan tavırdır v.b.) bilim etrafında dönen tartışmaları zedelediğini de iddia etmek mümkün sanırım. Bu yazıda ama, sadece açıklayıcı bilimleri düşünelim.
İlk durağımız pozitivizm. Comte'un bilimsel çalışmayı diğer her türlü düşünme disiplininin üstüne koyduğu düşünce sistemi. Bu düşünce sistemi düşünme eyleminin nasıl yapılması gerektiğini tarif ederek hem bir ahlak sistemi oluşturuyor hem de bilimsel düşüncenin diğer düşüncelerden farkına dair bir fikir oluşturuyor. Bu yüzden bilim felsefesi açısından da önemli bir kavram pozitivizm. Gözüme ilk çarpan temel ilkeleri: ilerlemecilik, metafizik karşıtlığı ve bilimlerin birliği.
İlerlemeciliğe göre toplumun ilerlemesi bilimsel bilginin ilerlemesine bağlıdır çünkü bilimsel bilgi mutlaka ilerler. Her hangi zaman aralığında, tüm insanlık için geçerli olan bir bilgiler bütünü vardır. Bu bilgiler bilimsel düşünce sayesinde bulunmuştur ve ceptedir. Yeni gözlemler ve teoriler sonucunda yeni bilgiler keşfedilecektir ve bunlar da elimizdeki bilgi hazinesine eklenecektir. Bu resme göre bilim bize gerçekliğin giderek daha keskin bir resmini sunacaktır. Burdan ikinci özelliğe geliyoruz.
Metafizik karşıtlığı Comte'un ilerleme şemasından da anlaşılacağı üzere bilimin ayırdedici özelliğidir pozitivizme göre. Metafizik bize dünyayı açıklamaz, onun yerine onun hakkında masallar anlatır. İçeriklerini asla gözlemleyemeyeceğimiz kavramlara dayanarak yapılan herhangi bir açıklama, mecburen işi boştur. Amacımız bir aydınlanma ideali olan karar vermek için üst bir merciye ihtiyaç duymama anlamında olgunluğa ulaşmaktır ve bunun tavır oluşturmadaki karşılığı bilimdir. Bilimsel gözlem sayesinde tavırlarımızı tamamiyle kendi gözlemlerimize ve düşüncelerimize dayandırabiliriz.
Bilimlerin birliği konusu Comte'un kişisel bir tutkusundan geliyor gibi görünüyor ilk bakışta. Malum kendisi tüm bilimleri birleştirecek olan sosyoloji bilimini ortaya atar ilk olarak. Comte'a göre birbirinden ayrık görünen tüm bilimler belli bir ilermeden sonra bilimlerin en karmaşığı olan sosyoloji altında birleşecekler. Bu konu aslında "indirgemecilik"le ilgili bir tartışmaya benziyor, çünkü toplumun bireylerin davranışlarının toplam dinamiklerine, bireylerin davranışlarının biyolojiye ve tıbba, onların da kimya ve fiziğe indirgenebilceğini düşündüğünüzde böyle bir birleşmeyi çizmek mümkün oluyor.
Gözlemler konusunda pozitivizmin tavrı çok net değil gibi. Burdan mantıksal pozitivizme geliyoruz. Bu tavır metafizik karşıtlığını devralırken gözlemlere özel bir anlam atfediyorlar. Bu düşünceye göre gözlemlerle doğrulanabilen ifadeler sadece anlamlıdır. Anlam gözlemlerle olan ilişkide mevcuttur, bunun dışında anlam yoktur. Bu yüzden metafizik aslında anlamsız ifadelerin toplandığı bir alandır. Anlam için sadece bilime bakmamız gerekir.
Pozitivizm görünüşe göre yaptığımız gözlemlerin evrenselliğine inanıyor gibi. Yani bir insan belli bir gözlem yaptıysa, aynı gözlemi başka bir insan da yapabilir, yeter ki aynı koşullarda bulunsun. Bu nokta üstünden Popper'a geliyoruz. Popper da gözlem yapma eyleminin evrensel olabileceğini kabul ediyor gibi. Eğer doğru araçlara sahipsek, eğer dogmalardan, önyargılardan kurtulmuşsak doğru gözlemi yapabilir ve doğru yapılmış gözlemler havuzuna atabiliriz bu yeni gözlemi. Bu koşullara ulaşmış herkes doğru bir gözlem yapabilir. Bunun dışında oluşturulmuş kuramlar da evrensel bir biçimde ifade edilirler. Bu da onları her duruma uygulanabilir kılar.
Popper pozitivizmden ilerleme fikrini ve metafizik karşıtlığını, mantıksal pozitivizmden de gözleme verilen önemi devralıyor. Ama burada kalmıyor. Öncelikle kapsamlı bir bilgi ya da anlam felsefesi kurmaya çalışmıyor. Bunun iki boyutu var sanırım. Öncelikle pozitivizmin gerçekliğe her yeni keşifte daha da yaklaşıldığı iddiası Popper'da kayboluyor. Bilimsel bilgi zamanla ilerliyor, ama her yeni keşfin bizi gerçekliğe yaklaştırıp yaklaştırmadığı başka bir konu. Popper bu konuyu metafizik buluyor olabilir. Bunun dışında doğrulanabilirlik bize anlamı vermez. Metafizik önermeler anlamlıdır, ama bilimsel değildir. Bilimsel olması için yanlışlanabilir olması gerekir.
Bilimsel kuramlar belli durumlara bağlı bir şekilde oluşturuldukları halde evrensel iddialar içerirler. Bu durum kuramların yanlış olabilmesini mümkü kılar. Kuram hali hazırdaki durumda bir çözüm üretir belli bir soruna. Bu çözüm belli durumlarda çalışsa bile, kuramın yaratıldığı durumlarla hiç alakası olmayan başka bir durumda çalışmayabilir. Bu yüzden gözlemler asla bir kuramı ispatlamaz, sadece doğrularlar. Yanlışlanabilirlik bu durumda değişik durumlarda yapılacak gözlemlerin sonuçlarıyla ilgili kesin ifadeler, gerektirmeler içermek oluyor sanırım. Yanlışlanabilir olmayan düşünceler ise bilimsel olamazlar.
Popper'ın bu tavrıyla ilgili bu tartışma için önemli olan iki konu var. Ahlaki ifadelerin bilimsel olup olmayacağı ve gözlemlerin evrenselliği ya da nesnelliği. İleriki yazılarda bu iki konuya tekrar döneceğiz.
Açıklayıcı ya da tarif edici (descriptive, positive) bilim aslında çoğumuzun aklına bilim denilince ilk gelen kategoridir. Zaten açıklayıcı bilim kavramı aynı zamanda açıklayıcı olmayan bilim çeşitleri de mevzubahis olduğunda kullanılır. Bu yüzden sağda solda okuduğumuz bilimsel yöntem tarifleri genellikle açıklayıcı bilimin yöntemidir. Açıklayıcı bilim yerine bilim kullanımında bir propaganda etkisi olduğunu düşünüyorum doğrusu. Açıklayıcı bilimciler bilimsellik kavramı etrafındaki olumlu çağrışımların hepsini kendilerine saklamak istiyor olabilirler. Bu da onlarda diğer tür bilimlere karşı şüphe doğuruyor olabilir. Aslında bilimsellik kavramına yüklenen tüm bu olumlu çağrışımların (bilgi ancak bilimsel yöntemlerle bulunabilir, tek güvenilir tavır bilimsel temeli olan tavırdır v.b.) bilim etrafında dönen tartışmaları zedelediğini de iddia etmek mümkün sanırım. Bu yazıda ama, sadece açıklayıcı bilimleri düşünelim.
İlk durağımız pozitivizm. Comte'un bilimsel çalışmayı diğer her türlü düşünme disiplininin üstüne koyduğu düşünce sistemi. Bu düşünce sistemi düşünme eyleminin nasıl yapılması gerektiğini tarif ederek hem bir ahlak sistemi oluşturuyor hem de bilimsel düşüncenin diğer düşüncelerden farkına dair bir fikir oluşturuyor. Bu yüzden bilim felsefesi açısından da önemli bir kavram pozitivizm. Gözüme ilk çarpan temel ilkeleri: ilerlemecilik, metafizik karşıtlığı ve bilimlerin birliği.
İlerlemeciliğe göre toplumun ilerlemesi bilimsel bilginin ilerlemesine bağlıdır çünkü bilimsel bilgi mutlaka ilerler. Her hangi zaman aralığında, tüm insanlık için geçerli olan bir bilgiler bütünü vardır. Bu bilgiler bilimsel düşünce sayesinde bulunmuştur ve ceptedir. Yeni gözlemler ve teoriler sonucunda yeni bilgiler keşfedilecektir ve bunlar da elimizdeki bilgi hazinesine eklenecektir. Bu resme göre bilim bize gerçekliğin giderek daha keskin bir resmini sunacaktır. Burdan ikinci özelliğe geliyoruz.
Metafizik karşıtlığı Comte'un ilerleme şemasından da anlaşılacağı üzere bilimin ayırdedici özelliğidir pozitivizme göre. Metafizik bize dünyayı açıklamaz, onun yerine onun hakkında masallar anlatır. İçeriklerini asla gözlemleyemeyeceğimiz kavramlara dayanarak yapılan herhangi bir açıklama, mecburen işi boştur. Amacımız bir aydınlanma ideali olan karar vermek için üst bir merciye ihtiyaç duymama anlamında olgunluğa ulaşmaktır ve bunun tavır oluşturmadaki karşılığı bilimdir. Bilimsel gözlem sayesinde tavırlarımızı tamamiyle kendi gözlemlerimize ve düşüncelerimize dayandırabiliriz.
Bilimlerin birliği konusu Comte'un kişisel bir tutkusundan geliyor gibi görünüyor ilk bakışta. Malum kendisi tüm bilimleri birleştirecek olan sosyoloji bilimini ortaya atar ilk olarak. Comte'a göre birbirinden ayrık görünen tüm bilimler belli bir ilermeden sonra bilimlerin en karmaşığı olan sosyoloji altında birleşecekler. Bu konu aslında "indirgemecilik"le ilgili bir tartışmaya benziyor, çünkü toplumun bireylerin davranışlarının toplam dinamiklerine, bireylerin davranışlarının biyolojiye ve tıbba, onların da kimya ve fiziğe indirgenebilceğini düşündüğünüzde böyle bir birleşmeyi çizmek mümkün oluyor.
Gözlemler konusunda pozitivizmin tavrı çok net değil gibi. Burdan mantıksal pozitivizme geliyoruz. Bu tavır metafizik karşıtlığını devralırken gözlemlere özel bir anlam atfediyorlar. Bu düşünceye göre gözlemlerle doğrulanabilen ifadeler sadece anlamlıdır. Anlam gözlemlerle olan ilişkide mevcuttur, bunun dışında anlam yoktur. Bu yüzden metafizik aslında anlamsız ifadelerin toplandığı bir alandır. Anlam için sadece bilime bakmamız gerekir.
Pozitivizm görünüşe göre yaptığımız gözlemlerin evrenselliğine inanıyor gibi. Yani bir insan belli bir gözlem yaptıysa, aynı gözlemi başka bir insan da yapabilir, yeter ki aynı koşullarda bulunsun. Bu nokta üstünden Popper'a geliyoruz. Popper da gözlem yapma eyleminin evrensel olabileceğini kabul ediyor gibi. Eğer doğru araçlara sahipsek, eğer dogmalardan, önyargılardan kurtulmuşsak doğru gözlemi yapabilir ve doğru yapılmış gözlemler havuzuna atabiliriz bu yeni gözlemi. Bu koşullara ulaşmış herkes doğru bir gözlem yapabilir. Bunun dışında oluşturulmuş kuramlar da evrensel bir biçimde ifade edilirler. Bu da onları her duruma uygulanabilir kılar.
Popper pozitivizmden ilerleme fikrini ve metafizik karşıtlığını, mantıksal pozitivizmden de gözleme verilen önemi devralıyor. Ama burada kalmıyor. Öncelikle kapsamlı bir bilgi ya da anlam felsefesi kurmaya çalışmıyor. Bunun iki boyutu var sanırım. Öncelikle pozitivizmin gerçekliğe her yeni keşifte daha da yaklaşıldığı iddiası Popper'da kayboluyor. Bilimsel bilgi zamanla ilerliyor, ama her yeni keşfin bizi gerçekliğe yaklaştırıp yaklaştırmadığı başka bir konu. Popper bu konuyu metafizik buluyor olabilir. Bunun dışında doğrulanabilirlik bize anlamı vermez. Metafizik önermeler anlamlıdır, ama bilimsel değildir. Bilimsel olması için yanlışlanabilir olması gerekir.
Bilimsel kuramlar belli durumlara bağlı bir şekilde oluşturuldukları halde evrensel iddialar içerirler. Bu durum kuramların yanlış olabilmesini mümkü kılar. Kuram hali hazırdaki durumda bir çözüm üretir belli bir soruna. Bu çözüm belli durumlarda çalışsa bile, kuramın yaratıldığı durumlarla hiç alakası olmayan başka bir durumda çalışmayabilir. Bu yüzden gözlemler asla bir kuramı ispatlamaz, sadece doğrularlar. Yanlışlanabilirlik bu durumda değişik durumlarda yapılacak gözlemlerin sonuçlarıyla ilgili kesin ifadeler, gerektirmeler içermek oluyor sanırım. Yanlışlanabilir olmayan düşünceler ise bilimsel olamazlar.
Popper'ın bu tavrıyla ilgili bu tartışma için önemli olan iki konu var. Ahlaki ifadelerin bilimsel olup olmayacağı ve gözlemlerin evrenselliği ya da nesnelliği. İleriki yazılarda bu iki konuya tekrar döneceğiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)