<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552</id><updated>2012-01-17T07:12:45.565-08:00</updated><category term='Eleştirel Kuram'/><category term='Bilim Yöntemi'/><category term='GC Spivak'/><category term='Sallamalar'/><category term='İktisat'/><category term='Louis Althusser'/><category term='Görüntüler'/><category term='Walter Benjamin'/><category term='Eleştirel Üretim'/><category term='Pierre Bourdieu'/><category term='Marxizm'/><category term='Michel Foucault'/><category term='Ahlak'/><category term='Şekil-İçerik'/><category term='Diyalektik'/><category term='Max Horkheimer'/><category term='Slavoj Žižek'/><category term='Geçmiş-Erkillik'/><category term='Mannheim'/><category term='Jürgen Habermas'/><category term='Tolerans'/><category term='Pozitivizm Eleştirisi'/><category term='Yokluk'/><category term='İdeoloji'/><category term='Sanat'/><category term='Metafizik'/><category term='Sovyetler'/><category term='Dünyevilik/Sekülerizm'/><category term='İslam'/><category term='Milliyetçilik'/><category term='İktidar'/><category term='Ernest Mandel'/><category term='Propaganda'/><category term='Meta ve Değeri'/><title type='text'>OYUN KURDU</title><subtitle type='html'>Kuram kurmanın alelade bir eylem olduğunu bile bile kuramcı olmayı seçebilir misin?</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>135</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6470733759252439388</id><published>2011-10-30T19:00:00.000-07:00</published><updated>2011-11-02T03:18:53.644-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Milliyetçilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><title type='text'>Devletçi Hümanizm</title><content type='html'>Berrin Karakaş &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&amp;amp;Date=27%20Ekim%202011&amp;amp;ArticleID=1067587"&gt;burada&lt;/a&gt; şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small; "&gt;&lt;i&gt;"İşte ben, bu insan sevgisinden, göçük altında azıcık nefesini hayata saklamaya çalışan çocukları bırakıp onların taş atan elleriyle uğraşan, o ellerin kırılmasını Allah'ından, aynı kefeye koyduğu devletinden, aynı kefeye koyduğu kendisinden dileyen, biçim biçim biçimlenen bu hümanizmden korkuyorum. Esra Erol'un bahsettiği o birazcık farktan... O birazcık fark ki, birazcık zorlarsan fiyatı soykırımın kapısına dahi dayanır. Wilhelm Reich'ın "Kitleler aldatılmadı, faşizmi arzuladılar" iddiasına yanaşır. O birazcık fark ki, herkes Müge Anlı olsun ister, bastırdığı arzularından ay yıldızlı kolye yapsın, göğsüne taksın devletini ister, herkes bir soyut âdemoğlu olsun ister, herkesi "insanlık" dediği şeyin içine tıkıştırır gitsin..."&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu biraz daha farklı hümanizmin ismini koyalım hadi: Devletçi Hümanizm. Her hümanizm türü gibi bu hümanizm türü de belli bir insan algısına dayanır. Devletçi Hümanizm'in "insan olma" ölçütü "devletçe tanınan" olarak özetlenebilir. Günlük yaşamında, siyasi tercihlerinde yasal olanın dışına çıkmayan, resmi ideolojiyle arasını açacak eylemlere ve/veya düşüncelere bulaşmayan bireyleri insan olarak gören (haliyle bunun dışındakileri insan olarak göremeyen) düşünce türü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir devletçi ideoloji gibi devlet hümanizmi devletin bekasını ve yayılmasını arzular. Devletin işleyişini engelleyen, onun büyümesinin önünde duran her etken etkisiz hale getirilmelidir. Eğer devletin bekasının önündeki engel bir özneyse, bu özne hatasından çevrilmeli, doğru yola sevkedilmelidir. Yok engel bir nesneyse, engel olmayacağı bir duruma getirilmeli mesela uzağa fırlatılmalı (tehcir edilmeli) ya da mümkünse yok edilmelidir (soykırım). Mesela devletin büyümesinin önündeki engel bir devlet politikasıysa, o politikadan hemen vazgeçilir. Politika, kendi varlık alanından silinir. Devletin büyümesi bir barajın yapılmasına bağlıysa, o zaman o barajın yapılmasına engel olan ekolojik yaşam alanı engel olmayacak şekilde değiştirilir. Bunu yapmak için o alanın sakinlerinin iznine gerek yoktur. İzne gerek olmaz çünkü bir iletişim de yoktur aslında aralarında. Baraj yapmak için yapılanlara bir şekilde tepki gösterse bile oranın sakinleri, bu tepkiler devlet için anlamlı bir söylem oluşturmaz. Yok ama devletin büyümesini engelleyen, yasal dayanağı olan, suç işlememiş bir vatandaşsa iletişim kanalları açılır. İkna süreçleri ve/veya propaganda başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi devletin tebaası olacağını seçemediğin için insan olmak aslında tam olarak doğuştan belirlenmez. Elbette ebeveynleri Türk olan bebeklerin insan olması, diğerlerinkinden daha kolaydır. Ama insan olmanın ölçütü devletçe tanınmak olduğu için, devletin verdiği eğitimi içselleştiren herkes insan olabilir elbette. Eğitim gereklidir ama yeterli değildir tabii. Devleti temsil eden kurumlar vardır mesela. Hukuk gibi, Polis-Asker gibi, Eğitim gibi, Resmi İdeoloji gibi. Devletçi hümanizm tarafından insan olarak algılanmak için bunlarla çatışmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar baraj yapımına geri dönelim. Şimdi bu barajın yapılmasına mukavemet gösterenler bitkiler, hayvanlar olduğunda oluşan sorunlar kolayca çözülür. Kovalarsın, kesersin biçersin sorun kalmaz. Ancak mukavemet gösterenler devletin vatandaşları olduğunda devletçi hümanizm bir dinamizm kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletçi hümanistin gözünde insan olabilmek için insan olarak doğmaya gerek olmadığını söylemiştim. Yani sonradan insan olunabilir. Ayrıca insan olarak doğan ya da insan olmuş biri sonradan insanlıktan da çıkabilir. Bu HES direnişlerinde bunu gördük mesela. Devlet HES yapımına direnen vatandaşları yargılama aşamasında "terörist" olarak sınıflandırıyor mesela. Bir kısmı &lt;a href="http://www.timurca.com/?p=23503"&gt;beraat ederek&lt;/a&gt; neyse ki tekrar insan olabildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu dinamik karakterini düşündüğümüzde devletçi hümanizm insan olanı olmayandan ayıran statik bir sınıflandırmadan öte dinamik bir "insanlaştırma" projesidir de diyebiliriz. Devletçi hümanizm kendi insan olma ölçütleri içinde doğan bebeklerin nasıl insan kalmaya devam edebileceğini belirlediği gibi, insan olarak doğmamış bebeklerin sonradan nasıl insan olabileceğini de tarif eden bir ideolojidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir devletçi hümanist zannedildiği gibi insan olmayanlardan nefret etmez her zaman. Nefret etmek, korkmak elbette bir insanlık suçu değildir ama hoş da değildir devletçi hümanistin gözünde. Her devletçi hümanist aslında insan olmayanlardaki insan olma potansiyeline aşıktır. Bu açıdan Van depremi sonrasında "ölsünler!" diye sevinenle yardım olarak Türk bayrağı gönderen arasında ince bir ayrım vardır. İlki, devletinin resmi ideolojisinin yayılamamasına, insan saydıklarının ölümüne neden olduğunu düşündüğü insan olmayanların yok olmasını isteyen statik devletçi hümanist. İkincisi ise, onların da insan olabilme ihtimalini seven dinamik devletçi hümanist. Dinamik olan devletçi hümanist, insan olabilmek için olmazsa olmaz olan Türkiye bayrağının kutsal olarak algılanması koşulunu insan olmayanlara hatırlatarak aslında onlara kendilerinden olma davetiyesini yolluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda genel bir yanlışa temas etmek adına: Nefret eşitlere, rakiplere karşı hissedilir. "İyi" bir devletçi hümanist insan olmayanlardan nefret etmez. Nefret edenler, "kaba" görülür çünkü insan olmayanlarla kendini ayıramamıştır bu kaba devletçi hümanistler. Kibar bir devletçi hümanist nefret etmez, merhamet eder; baskı kurmaz, kontrol eder; haksızlık yapmaz, kaynak olarak kullanır. Çok acırsa yardım etmekten çekinmez. Biraz daha akıllı olanları, dinamik bir hümanizmi tercih eder ve gerekli koşullar sağlandığında affını bahşetmekten geri durmaz. Devlete itaat eden, onun büyümesi, kalkınması için gerekli çabayı gösteren herkes insan olarak algılanabilir dinamik bir devletçi hümanist için.&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Son olarak denilebilir ki "bu devletçi hümanizmin neresi hümanist?" Devletçi hümanist ırk, dil, din, cinsiyet ayırmaz. Ayrımların hepsi devlete itaatle ilgilidir. Bu yüzden hemen hemen tüm devletçi hümanistlerin Kürt arkadaşları da vardır. Hatta başka bir devletin vatandaşı bile olsa, devletin takdirini kazanmışsa dost olarak görülür.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6470733759252439388?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6470733759252439388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6470733759252439388' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6470733759252439388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6470733759252439388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/10/devletci-humanizm.html' title='Devletçi Hümanizm'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6383565448311344338</id><published>2011-10-22T11:56:00.000-07:00</published><updated>2011-10-22T11:57:47.802-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pozitivizm Eleştirisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktidar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Propaganda'/><title type='text'>Epistemik Şiddet</title><content type='html'>Şiddet, gücün ya da güçsüzlüğün ifadesi değil aslında tam olarak. Elinde sopalar, bıçaklarla Kürtlere ya da BDP'ye saldıran sıradan faşistlerin saldırısı hem sosyal bağlardan ve siyasi otoriteye yakınlıktan kaynaklı bir gücün ifadesi olabilir. Hem de aslında hiyerarşik toplum yapısı yüzünden siyasi karar mekanizmalarından dışlanmış toplulukların bu mekanizmaları ele geçirmek için harcadıkları dolaylı bir çabanın ifadesi. Belki, şiddet, sabit güç stokunun ifadesinden öte, dinamik bir güç arayışının ifadesi olarak yorumlanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel olarak epistemik şiddet ise güç ve bilgi arasındaki ilişkinin içinden doğan bir pratik. Bilgiyi oluşturan araçların güç arayışının ifadesi olabilecek şekillerde kullanılması olarak düşünebiliriz epistemik şiddeti. Bir toplumda "bilgimsi"nin (bilgi olmaya aday epistemolojik varlık) bilgi olarak sayılmasının ön koşullarını oluşturan araçlar her zaman güçlüler tarafından, güçlünün tarafında olanlarca daha iyi, daha etkin bir biçimde kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu etkinliğin temel aracı "ana-akım" ve marjinal ayrımıdır. Çünkü bu ayrım bilgi üretim süreçlerini genel politik iktisadi süreçlere bağlar. Ana-akım ekonomik, sembolik, sosyal kaynaklara hep daha rahat ulaşır. Ana-akım içinde başarılı olan bir özne her zaman marjinal bir grup içindeki başarıdan daha büyük bir prestije sahiptir. Ana-akım içinde üretilen bilgiler daha az sorgulanır, daha çok dinlenir, daha çok kişi tarafından kabul edilir. Kurumsal olarak daha büyük bir altyapının üzerine kurulmuştur ana-akım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela genel ideolojiyle çelişmeyen, hatta onu destekleyen "vatan kutsaldır," "ülkemizin ekonomik olarak büyümesi hepimiz için iyidir," gibi iddialar ortaya attığınızda bunlar sorgulanmaz çoğunlukla. Sorgulayanlara da iyi gözle bakılmaz. Ama günlük konuşmalarda bile, bu tarz iddiaların tersi ifade edildiğinde, bilgi oluşturma kriterleri devreye sokulur ve marjinal bir iddiayı ortaya atandan, ideolojik iddiaları ortaya atanlardan nadiren beklenen savumalar beklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeriyede ya da polis eliyle işkenceden biri ölür mesela. Askeriye hemen uyduruk bir rapor hazırlar ve olayın kendi suçları olmadığını iddia eder. Bu raporun güvenilirliği sorgulanmaz çoğu zaman. Başka uzmanlarca yeni raporlar talep edilmez. Rapordaki boşluklardan işkenceci kurumlar sorumlu tutulmaz. Ama işkenceden ölenin yakınları aksini iddia ettiklerinde, bu kurumlardan beklenen titizliğin çok çok ötesinde bir titizlik beklenir iddiaların kanıtlanmasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam'ın ata-erkil olmayan bir yorumu ifade edildiğinde, hemen alakalı hadisler, ayetler, bunların tartışmasız yorumları talep edilir.  İddianın her parçası didik didik sorgulanır. Öte yandan ata-erkil yorumlar için böyle standartları geçmek çok kolaydır. Zaten yüzlerce yıldır oturmuş bir bilgi üretimi vardır. Muhalif yorumlar itinayla marjinalize edilmiş, yeniden üretilmesi dolaylı yollarla engellenmiştir. Bu yüzden marjinal iddiaların geleneksel iddialara karşı ayakta kalması için, geleneksel iddiaların ifade edilmesi için gösterilen çabanın çok çok ötesinde bir çaba gerekir. O zaman bile epistemik düzenin değişeceği garanti değildir tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epistemik şiddetin örneklerini akademik tartışmalarda, haber üretiminde, günlük tartışmalarda, resmi raporlarda görmek mümkün. Bu özel şiddet türünde, aslında eşit güce sahip olmayan bilgi üretim süreçleri aynı güce sahipmiş gibi bir araya getirilir. Siyasi, iktisadi, sosyal güce sahip taraf çok daha rahat bir şekilde ulaşabildiği kaynaklarını devreye sokar ve ondan daha güçsüz olan rakibinin bilgi üretimine katkıda bulunmasını engeller.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6383565448311344338?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6383565448311344338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6383565448311344338' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6383565448311344338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6383565448311344338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/10/epistemik-siddet.html' title='Epistemik Şiddet'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3192886477974424999</id><published>2011-08-31T13:43:00.000-07:00</published><updated>2011-08-31T13:49:37.471-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pozitivizm Eleştirisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pierre Bourdieu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GC Spivak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Louis Althusser'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Michel Foucault'/><title type='text'>Žižek’in Şiddet'i IV - Spivak, Ezilenin Dili ve Entelektüelin Sosyal Sorumluluğu</title><content type='html'>Ufak bir kasaba düşünün. Belki Shyamalan’ın köyü gibi bir köy olabilir. 90’lardaki yerli dizilerdeki mahalleler de olabilir. Çoğu zaman renk katmak için bir tane de deli eklenir hikâyeye. Mahallenin delisi ortalıkta dolanır. Kimseye zararı yoktur, kimseye faydası da yoktur; belki ona arada bir yemek veren esnafın “sağlayıcı” olma güdüsünü ufaktan tatmin etmek dışında. Deli ortalıkta konuşur. Söyledikleri çoğunlukla bir çerçeveye oturmaz. Gündemle ilgili değildir pek. Kasaba ahalisinin dertleriyle ilgili değildir ya da bu dertleri ifade etmeye devam eden kelimelerle ifade edilmemiştir delinin söylemek istedikleri. Bu yüzden anlamsızdır ve ciddiye alınmaz ahali tarafından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Delinin ciddiye alınmaması onu “Söylem Ekonomisi”nden dışlar. Deli, ahali arasında dolaşacak kelimeler, ifadeler üretemez. Delinin söyledikleri mahalle toplantılarında tartışılmaz. Delinin yargıları ahlaki yargılar olarak kullanılmaz. Deli kimsenin vicdanını söyledikleriyle sızlatmaz. Ancak delinin söyledikleri yine de hep doğrudur. Kasabadaki en bilgece lafları o sarf eder. Bu ciddiye alınmayan bilgeliğin imkânı yine Söylem Ekonomisi’nin kurallarında yatar. Söylem Ekonomisi’ne giremeyen deli aynı zamanda, bu ekonominin oyuncularının elini bağlayan çıkarlardan da muaftır. Her oyuncu biraz da kendi işine gelecek söylemi seçer. Söylenenlerle ahali arasındaki ilişkiler ve elbette güç ilişkileri birbirlerinden bağımsız değildir. Hiç kimse diğerleriyle olan ilişkilerine zarar verecek sözleri kullanmaz. Kendisini garip gösterecek giysiler giymez. Ekonomik ilişkiler bile bazen askıya alınır, ahali içindeki sembolik konuma zarar gelmesin diye. Deli tüm bunlardan muaftır. Bu yüzden samimi olmaması için de bir nedeni yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Aslında biraz yakından bakınca, bu deli karakterinde Althusser’in kuram için kuram yapan kuramcısını görmek mümkün. “Otantik” kuramcı aynı deli gibi tüm çıkarlardan kendini muaf tutarak sadece ama sadece samimi doğruları ifade etme görevini icra edebilir. Ortamın en bilgece laflarını edebilmek için kuramcı kimse tarafından ciddiye alınmamayı, refaha kavuşamamayı, manevi olarak ödüllendirilmemeyi göze almalı. Bu otantik kuramcılık ideali kişisel olarak kuramsal iktisada merak saldığım sıralarda gözüme çarpmaya başlamıştı. İktisat içinde büyük yenilikler yaptığı ya da büyük yeniliklerin peşinde olduğu halde yaptıkları çok da ciddiye alınmayan, az kişi tarafından takip edile(bile)n küçük ve samimi bir grubu oluşturuyor kuramsal iktisatçılar. Bunlar arasında dedikleri uygulamalar aracılığıyla geniş iktisatçı kitlelerine ulaşabilen az sayıdaki yüce iktisatçı ise bu ufak grubun elitlerini oluşturur. Ancak yine de çoğu elit olmayan kuramsal iktisatçının matematiksel açıdan çok daha yetkin, kuramsal açıdan daha kapsayıcı model kurmuş ama yine de o elitler kadar ciddiye alınmamış olma hikâyesi vardır. Yani bu güç dağılımında adil olmayan bir şeyler olduğu hissedilir inceden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Tabii otantik kuramcı idealinde temel bir ikilem yatar: eğer kuramcı ciddiye alınmıyorsa zaten dedikleri olanlarla ilgisizdir. Daha doğrusu kendisi hariç kimse bu ilgiyi kurmaz. Bu durumda kuramcı için doğruları söylemek en az yanıltmak kadar anlamsızdır. Kuram için kuram yapan kuramcının hiçbir sosyal sorumluluğu yoktur. Öte yandan dedikleri ciddiye alınan kuramcı ise Söylem Ekonomisi’nden muaf değildir. Böyle bir kuramcının iyi-tanımlanmış çıkarları vardır ve bu çıkarlar söylemine yansır. Bu yüzden mahallenin delisinin sahip olduğu otantikliğe asla sahip olamaz. İşte bu ikilem kuramcıların kendi cemaatini kurmasıyla çözülür.  Otantik kuramcı ideali cemaat içindeki güç savaşının kurallarından sadece biridir. Kuramcı, otantiklik görüntüsü, maskesi altında cemaat içinde yükselmeye çalışır. Yapılan hiçbir çalışma, cemaat içi ilişkilere karşı bir bilinç taşımaz. En tartışmacı, cevap yetiştirici makalelerde bile, “gerçek öyle değil böyle aranır” havası vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Bu ikilemin dışına taşmanın bir yolu da bilimcinin sosyal sorumsuzluğunu kabul edip bilimcinin “temsilci” rolünü yok saymaktır. Foucault’nun entelektüelin gerçeğin temsilcisi rolünü kırma çabası bu sınıfa sokulabilir. Ezilen sınıfların temsilcisi olmaya soyunan entelektüel aslında kendisine toplumsal yapıdan, yani ezileni yaratan süreçlerden bağımsız bir bilinç atfeder. Foucault’nun eleştirdiği entelektüel tipi sadece gerçekleri söyleyerek ezilenlerin temsilcisi olabileceğini ya da ezilenlerin temsilciliğini yaparak gerçeğe ulaşabileceğini düşler. Oysa ezilenlerin gerçeğiyle entelektüelin bilinci arasında böylesine dolaysız bir ilişki yoktur; daha doğrusu böylesi dolaysız bir ilişki olması için hiçbir neden yoktur. Entelektüelin bilinci de ezilenin bilinci gibi toplumsal süreçlerden bağımsız değildir ve bu yüzden ezilenin doğrudan temsilcisi olamaz. Bu mantık zincirinin bir sonraki halkası da entelektüelin sosyal sorumluluğunun olmamasıdır. Entelektüel, ezilenlere karşı bir temsil sorumluluğu taşımaz. Entelektüelin sorumluluğu kendisinin de parçası olduğu bilginin politik iktisadı içindeki sınıf çatışmalarında ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Bu noktada içine düşülebilecek hatalardan biri bilimcinin öznelliğini yıkarken ezilene bir öznellik atfetmektir. Bilimci ezilenin dolaysız temsilcisi olmayabilir ama ezilen de kendisinin dolaysız temsilcisi değildir. Spivak [2] Foucault ve Deleuze’ün entelektüellerin gücü üzerine yaptıkları konuşma üzerinden Fransız yapı-sökümcü söylemi eleştirirken bu hataya dikkat çekiyor. Entelektüelle ezilen arasındaki ilişkinin dolaylılığını ve tarihselliğini vurgularken bir yandan da ezilenin kendini temsilinin dolaysızlığını kabul ediyor bu söylem Spivak’a göre. Anladığım kadarıyla sorun bir İdeoloji kuramının veya böyle bir kurama göndermenin eksikliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Genel olarak bir ideoloji kuramının işlevi çıkar ve arzunun birbirinden ayrılmasıdır. İdeoloji, bireysel ya da daha da genellersek öznel arzunun toplumsal ya da özneler-arası tarafından belirlenmesi sürecine işaret eder. Ancak ideoloji kuramını veya ideoloji kuramı üzerine oturtulmuş eleştirel bir kuramı pozitivist bir sosyal psikoloji kuramından, bu toplumsal sürecin arkasındaki güç ilişkilerine yönelik bir farkındalık ayırır. Bu açıdan güç ilişkilerine göndermeler içermeyen bir söylem, arzuyu belirleyen toplumsal süreçlerle çıkarları belirleyen süreçleri birbirinden ayıramaz ve sonuçta arzu ve çıkar temelde aynı varlığa verilen iki isim halini alır. Böyle bir durumda, toplumsal davranışlar arkasındaki itkiyi belirleyen arzu, çıkarla örtüştüğü için, davranışçı için olabilecek en iyi davranış halini alır. Liberal düşüncenin ve ana-akım iktisattaki akılcı birey kabulünün temel sorunu burada yatar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Ezilenlerin arzularıyla çıkarları örtüşüyorsa eğer, kendi durumlarını ifade etmek istediklerinde ya da bu durumu değiştirmek istediklerinde kendilerine en uygun araçları yine kendileri rahatça bulabilir. Ezilenlerin Söylem Ekonomisi içindeki çıkarları tam da onların bu ekonomi içinde arzu ettikleriyle örtüşür. Söylem araçlarını da arzuları doğrultusunda seçtiklerinde belki de istemeden çıkarları doğrultusunda da seçmiş olurlar. Bu araçların etkinliği elbette ezilenlerin ezilmesini sağlayan süreçlerin oluşturduğu kısıtlarla kısıtlıdır. Ancak bu kısıtların içinde, ezilenler kendi durumlarında olmayan kimsenin ifade edemeyeceği kadar etkin bir şekilde kendini ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Görüldüğü üzere ideoloji kuramının eksikliği arzu ve çıkar ikilemini yok saydığı gibi temsil ve kendini ifade arasındaki ayrımı da görmezden geliyor. Bu görüş ezilenlerin kullandığı sembolleri ya da sembolik eylemlerini aracısız gözlemlemeyi makul kıldığı için, bu gözlemler üzerine yapılan kuramı da mecburen pozitivist kılıyor. Ezilenlerin ifade etmek istedikleri yerine doğrudan ve sadece ifade ettiklerine bakarak ezilenlerin durumunu kuramsal olarak temsil etmek mümkün oluyor. Zaten entelektüelin sosyal sorumluluğu olmadığı için bilim cemaati içindeki kavga ezilenlerin ifadelerini içeren verileri kullanmakla kullanmamak arasında gibi görünüyor. Bu sayede mesela gelişim iktisatçıları (ekonomileri) az gelişmiş ya da gelişmemiş ülkeler hakkında aracısız verilerin dikkatli yorumlarının yeterli olacağını düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;	Spivak bu aşamada “Wallersteincı” tarzda bir Merkez-Çevre ikiliğini vurguluyor. Özellikle çevre bölgelerdeki ezilmişler – mesela yoksul Hint kadınları – kendilerini ifade edecek araçlara ve toplumsal imkânlara hiçbir şekilde sahip değiller. Bu yüzden kendini yeterli şekilde ifade eden ezilen fikri gizemli bir “Öteki” kategorisine giriyor bu gruplar için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezdeki entelektüellerle çevredeki ezilmişler arasına sızmış üç elit gruptan bahsediyor Spivak. 1) Baskın yabancı gruplar, 2) ülke çapında baskın yerli gruplar ve 3) yerel seviyede baskın olan gruplar. Ezilenler ise bu üç gruba da girmeyenler oluyor bu durumda. Merkezdeki alimler kendine yeten özne olarak ezilen fikriyle çevreye baktıklarında gördükleri temsilleri olduğu gibi kabul ediyorlar. Ancak bu temsiller aslında zaten kendini ifade araçlarına kısıtlı da olsa sahip olan 3 gruptan birinin temsilleri. Ezilen grupların kendilerini doğrudan temsil eden sembolleri yok ve bu yüzden uzaktaki entelektüel en iyi ihtimalle üçüncü baskın grubun temsillerini görebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spivak çözüm olarak öznelliğin küresel işbölümünü ve buna bağlı küresel artık değer dağılımını hesaba katan bir tarihselliği öneriyor. Entelektüel kendi yaşam koşullarını da hesaba katarak tarihsel koşullarını dikkatlice çalışabileceği ezilenleri temsil etmeye çalışmalı. Bunu yaparken zaten kendini ifade edebilen çevre elitlerini gözlem noktası olarak almamalı, ezilenlerin kendini oldukları gibi ifade edemeyeceğini hesaba katarak kuramını ona göre oluşturmalı. Spivak Marx’ın sınıf analizine en yakın geç dönem metinlerinde böyle bir projeyi hedeflediğini; ancak Marx’ın kullandığı dildeki bazı özcü eğilimleri temel alarak Marx-ötesi analizlere girişen birinci dünya entelektüellerinin ideoloji kavramlaştırmasından kaçınarak böyle bir projeye bile başlayamadıklarını iddia ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Spivak’ın tartışmasını daha düzenli hale getirecek kavramsal altyapı Bourdieu’da [1] mevcut. Sembolik üretim, sembolik emek ve sembolik sermaye gibi kavramlar üzerinden hem Foucault’nun “Bilginin politik iktisadı” hem de Spivak’ın kastettiği tarzda bir sınıf analizi, Söylem Ekonomisi gibi bir başlık altında çalışılabilir. Bourdieu’nun sermaye, güç denkliği üzerinden kurduğu genelleştirilmiş sermaye ve sermayenin aldığı şekiller gibi kavramları kullanarak ezilenlerin kendini ifadesi sorunu ve Žižek’in şiddet kitabında geçen siyasi içerikli “içeriksiz iletişim” tartışmaları genel bir çerçeveye oturtulabilir. Bu açıdan yazının bir sonraki bölümünde Bourdieu’nun “sembolik güç” kavramı üzerinde duracağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Göndermeler&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;[1] Bourdieu, Pierre, “Symbolic Power,” Critique of Antropology, 4:77, 1979.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Spivak, Gayatri Chakravorty, “Can the Subaltern Speak,” in Carry Elson, Lawrence Grossberg (eds.) Marxism and Interpretation of Culture, London, Macmillian, 1988.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3192886477974424999?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3192886477974424999/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3192886477974424999' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3192886477974424999'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3192886477974424999'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/08/zizekin-siddeti-iv-spivak-ezilenin-dili.html' title='Žižek’in Şiddet&apos;i IV - Spivak, Ezilenin Dili ve Entelektüelin Sosyal Sorumluluğu'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7034332434730808168</id><published>2011-07-02T20:09:00.000-07:00</published><updated>2011-07-03T14:33:50.444-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><title type='text'>Žižek’in Şiddet'i III - İçeriksiz İletişim</title><content type='html'>İletişim birbirine mesaj iletecek tarafların varlığını varsayar. Bu iki taraf tamamıyla aynı olmayacak ki bir iletişimden bahsedebilelim. İletişimde taraflar birbirlerine mesajlar yollarlar. Mesajların genellikle bir bilgi taşıdığı varsayılır. Taşınan bilgi taraflardan birinde olup da öbüründe olmayan bir içeriği taşır bu varsayıma göre. &lt;div&gt;&lt;br /&gt;Burada sorulabilecek bir soru, bu içeriğin aktarılmasının nasıl mümkün olduğu.  Eğer bu içerik mesajın iletildiği tarafın algı dünyasında hiçbir yere sahip değilse aktarım gerçekleşemez. Mesaj anlaşılmaz. İçeriğin aktarılabilmesi için bu içeriğin üzerinde tanımlandığı bir ortaklık olmalı. Bu ortaklığa daha önce sembolik alan demiştim. Mesajın tanımlandığı kodlar her iki tarafta ortak olmalı. Ayrıca, mesajın içeriğinin, taşıdığı bilginin üzerinde taşıdığı taraflı dünya görüşünü (her bilgi taraflıdır elbette) belirleyen kabullerin ortaklığı ölçüsünde mesaj aktarılabilir. Mesajın içeriğinin mesajı alanda yaratacağı değişim ise bu ortaklığın üzerine inşa edilmiş farklılıklar olabilir. Mesaj bu ortaklıkları ya da ortaklıkların üzerine inşa edilmemiş farklılıkları değiştirmez.&lt;br /&gt;Her iletişim içerikli olmayabilir ya da içerikler çok yüzeysel olabilir. Aktarılan mesajın bir bilgi taşımadığı, sadece tarafların varlığını birbirlerine tescil ettiği iletişimler de mümkün. Bu tarz iletişimlere “içeriksiz iletişim” (phatic communication) diyelim. İçerikli iletişimin imkânı üzerine söylenebilecekler bu iletişimin imkânı hakkında da aydınlatıcı olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle içeriksiz iletişim için gerekli olan tek ortaklık, iletişimin gerçekleştiği mekândır. Tarafların birbirlerine ilettiği tek mesaj, bu mekâna girebiliyor olmalarıdır. Ancak başka türlü içerikler aktarılmaz içeriksiz iletişimde. Bu yüzden içeriksiz iletişim yapabilmek için bir içerik sahibi olmaya gerek de yoktur.  Mesaj iletemeyen, karşı tarafa iletecek bir içeriği olmayan biri de girebilir bu mekâna. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İçeriksiz iletişime örnek olarak asansör ya da bir koridorda karşılaşan iki kişinin bir göz işaretiyle ya da kısa, sözlü bir ifadeyle selamlaşmasını verebiliriz. Bir ünlünün mesela bir siyasinin bir topluluğu selamlaması da örnek verilebilir. Ancak örnekler sadece çok kısa süreli selamlaşmalarla sınırlı değil. Yukarıda dediğim gibi, ortak olanın dışındaki mesajlar karşı taraf tarafından anlaşılmayacağı, anlamlı bulunmayacağı için de içeriksiz iletişime dâhil edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"&gt;&lt;br /&gt;Mesela &lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/xiq126_akp-li-bakanyn-gorme-engelli-vatandayla-konuymasy_news"&gt;geçenlerde&lt;/a&gt; görme engelli bir işçi ile sağlık bakanı arasındaki iletişimin de önemli bir boyutu içeriksizdi.  İşçi müteahhit şirketlerin kendilerine yaptıklarından şikayet edecekken, bakan birden bu kişinin bir işi olmasını vurguladı. “Ama &lt;/span&gt;sıkıntılarımız&lt;span class="Apple-style-span"&gt; var” dediğinde ise “çalışacaksınız, para kazanacaksınız” dedi ve konuşmayı bitirdi. Bu etkileşimde işçinin daha konuşmayı denemesinde bile, bakanın sorunları dinleyeceği kabulü vardı.  Bakan, işçinin sorunlarını dinleyecek ve bu konuda bir şeyler yapabilecek biridir, işçiye göre. Ancak bakan için bu ön kabul geçerli değil. Bakan, kendi sorun listesine girmeyen dertleri “lütuf anlamazlık” olarak görüyor olacak ki, “ama sıkıntılarımız var” serzenişine karşı tamamıyla anlamsız bir şey söylüyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İçeriksiz iletişimde herhangi bir bilgi aktarılmadığı, bir içerik karşı tarafa geçmediği için tamamıyla şekiller üzerinden bir etkileşim gerçekleşmiş oluyor. Aslında bu tür bir iletişimde taraflar birbirlerini özne olarak algılamazlar tam olarak, çünkü bu tür iletişimde tarafların birbirlerini şaşırtma imkânı yoktur. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Žižek kitabının “Komşudan kendinden korkar gibi korkmalı ” (“fear thy neighbor as thyself”) başlıklı ikinci bölümünü öteki ile kurulan bu içeriksiz iletişimi örneklemeye ayırıyor.  İçeriksiz iletişim, bireylerin ortak alanlarda birbirlerini özneleştirmeden beraber olmasını sağlayan bir araç. Karşı taraf tarafından özneleştirilme, ahlaki olarak yargılanmayı da mümkün kıldığı için gerilimli bir süreçtir aslında. Bu şekilde yargılanma, bireyin eylemine, eyleminin arkasındaki benliğine diğeri tarafından ulaşılabilmeyi gerektirir. Bireysel/kişisel alanı koruma mefhumu da bu yargılanmaya karşı bir dirençtir aynı zamanda. Bölümün başlığı da burada kendini gösterir. Kendi öznelliğinin ortaya çıkmasından korkan birey, bireysel alanının komşusu tarafından ihlal edilmesinden korkar. Bu korkuyu besleyen ve sürdürebilir kılan söylem ise liberal “katlanma” (tolerasyon) söylemidir. Žižek, aynı bölüm içinde bu içeriksiz iletişimi ve onu mümkün kılan özne-nesne algısını komşu benzetmesinden medeniyet çatışması alanına çekiyor sonra. İletişime geçtiğini özne olarak algılamayan özne, onu bir nesne olarak kullanmaktan da çekinmez.  Budizm’le ilgili şu alıntı buradaki ikilemi anlatıyor:&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;[s 54]&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;“… Budizm’in önerdiği çözüm, evrenselleştirilmiş bir eşit mesafede kalma hali – çok fazla duygudaşlıktan sıyrılma öğretisidir. Bu yüzden Budizm kolaylıkla evrensel merhametin karşıtına dönüşebilir: Zen Budizmi’nin kaderinin mükemmel bir şekilde gösterdiği, zalim/acımasız bir askeri tavrı savunma durumu.”&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İletişime geçtiği kimseyi içselleştiremeyen, kimseyle içerikli bir iletişime geçmeyen biri kolaylıkla herkesi kendi (yani özne olarak gördüklerinin) çıkarları doğrultusunda harcar.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Žižek burada &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Jyllands-Posten_Muhammad_cartoons_controversy"&gt;Danimarka’da yayınlanan karikatüre&lt;/a&gt; tepki olarak fiziksel şiddete başvuran Müslümanlarla bu karikatürü ifade özgürlüğü içinde gören Avrupalıları aynı potada buluşturan iletişimin kurallarına çekiyor tartışmayı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Žižek, sözlü/sembolik iletişimi karikatür krizinin temel nedeni olarak görüyor burada. Karikatür, “İslamcı Terörist” imgesini, bu imgenin temsil ettiği gerçekçiğin tarihsel içeriğinden kopartıp İslam’ın temellerine çekiyordu. İslamcı Terörist imgesini soyutluyor ve sonra İslam içindeki tüm somutlukların temeline koyuyordu. Buna Danimarka’daki Müslümanlar tepki gösterince, karikatür diğer Avrupa ülkelerinde de yayınlanmaya başladı. “İfade Özgürlüğü” imgesi böylece birden Avrupa’nın temel değerlerinden biri olmuş oldu sembolik alanda. Buna dünyanın birçok yerindeki Müslüman’ın şiddetli bir “Batı” düşmanlığıyla tepki vermesi gecikmedi. Bu Müslümanlar, bu karikatür ve ifade özgürlüğü imgelerini tarihselliklerinden koparıp genel bir “Batı” kültürünün temeline yerleştirdiler. Buna karşı verecekleri tepki kendilerinden olmayanlarla girdikleri etkileşimin yöntemleriyle olacaktı tabii. İsrail’in Filistinle savaşı, Irak işgali, Bosna savaşı gibi Müslümanların bilinçdışını dolduran tüm “Batı” kaynaklı şiddet eylemlerine tepki gösterir gibi tepki gösterdiler “basit bir karikatür”e. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu, oldukça trajik iletişim örneğinde, sembollerin içinde tanımlandıkları öznel alanı aşıp özneler-arasındaki akıcılığı sayesinde ötekileştirme araçlarına dönüşmesini görmek mümkün. Daha önce &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/05/zizekin-siddeti-i-ozneler-aras-toplum.html"&gt;burada&lt;/a&gt; dediğim gibi sembolik/soyut/toplumsal olan bireysel/somut/öznel olanın sonlu bir çarpıtmasıdır. Bu sayede diğer özneler arasında rahatça dolaşabilir. Ancak bu dolaşımın kolaylığı, aynı zamanda ulaşamadığı özneleri resmin dışına itmeyi de kolaylaştırır. Sembolün varlığı, kendi yokluğunu yeni bir sembol yapar. Böylece “sembolün varlığı” sembolüne sahip özneler iletişimde kalarak birbirleri içindeki heterojenliği görebilirken, “sembolün yokluğu” sembolüne sahip diğerleri homojen bir bütün olarak görülmeye mahkûm kalır. Çünkü sembolün belirlediği öznelliğin dışında kalanlarla içerikli iletişim mümkün olmadığı için sadece tek bir sembolle tanınır diğerleri. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışma ışığında şu alıntı biraz anlam kazanıyor:&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;[s 61]&lt;br /&gt;“Hegel’in zaten oldukça iyi bir şekilde farkında olduğu gibi, bir şeyin daha sembolleştirilmesinde - ki bu o şeyin küçük düşmesine, çürümesine eşittir - bile şiddet mevcuttur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan saf anarşi ile içeriksiz iletişimin ilişkisine geçecektim ama o da gelecek yazıya kalsın artık.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7034332434730808168?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7034332434730808168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7034332434730808168' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7034332434730808168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7034332434730808168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/07/zizekin-siddeti-iii-iceriksiz-iletisim.html' title='Žižek’in Şiddet&apos;i III - İçeriksiz İletişim'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3040019153799893531</id><published>2011-06-09T15:16:00.000-07:00</published><updated>2011-06-09T15:46:28.279-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>Kan Kırmızı Sel Alır</title><content type='html'>The Second Coming&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turning and turning in the widening gyre&lt;br /&gt;The falcon cannot hear the falconer;&lt;br /&gt;Things fall apart; the centre cannot hold;&lt;br /&gt;Mere anarchy is loosed upon the world,&lt;br /&gt;The blood-dimmed tide is loosed, and everywhere&lt;br /&gt;The ceremony of innocence is drowned;&lt;br /&gt;The best lack all conviction, while the worst&lt;br /&gt;Are full of passionate intensity.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Surely some revelation is at hand;&lt;br /&gt;Surely the Second Coming is at hand.&lt;br /&gt;The Second Coming! Hardly are those words out&lt;br /&gt;When a vast image out of Spiritus Mundi&lt;br /&gt;Troubles my sight: somewhere in sands of the desert&lt;br /&gt;A shape with lion body and the head of a man,&lt;br /&gt;A gaze blank and pitiless as the sun,&lt;br /&gt;Is moving its slow thighs, while all about it&lt;br /&gt;Reel shadows of the indignant desert birds.&lt;br /&gt;The darkness drops again; but now I know&lt;br /&gt;That twenty centuries of stony sleep&lt;br /&gt;Were vexed to nightmare by a rocking cradle,&lt;br /&gt;And what rough beast, its hour come round at last,&lt;br /&gt;Slouches towards Bethlehem to be born? &lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;William Butler Yeats&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 14px;"&gt;Kıyametin koptuğu zamanı anlattığı düşünülüyormuş bu şiirin. Birinci dünya savaşından sonra yazılmış o yüzden savaşı da tarif ediyor olabilir. Ya da bir devrimi. Ekim devrimi mi, Fransız devrimi mi belli değilmiş. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 14px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 14px;"&gt;İkinci geliş şiirin ismi. Neyin gelişi? Son iki mısra'da söylüyor. Bir canavar yürüyor İsrail'in ikinci kralı ve peygamber olan Davud'un doğduğu şehre. Canavar doğmaya gidiyor. Gidebildiğine göre zaten doğmuş olsa gerek. Demek, doğduğunda hımbıl adımlarla yürüyen bir canavar olmayacak. Davud gelecek belki. İsrail'in tek fallik (kral, bayrak neyse işte) altında birleştiği düzen bir daha gelecek. Başlarda tarif ettiği kaos aslında bu düzenin habercisi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;Kaos kötü bir şey tabii. İnsan korkuyor okurken. Kan kırmızı seller boşalıyor. Her yerde masumiyet kutlamaları/yüceltmeleri boğuluyor bu kanlı nehirde. En iyiler inancını yitirirken, en kötüler tüm tutkulu varlıklarına kavuşuyorlar. İnandığımız, temel aldığımız her şey yıkılıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;Ama bu korkutmanın arkasında hoş bir şeyler de olabilir. Mesela oradaki kutlamanın boğulması, neşenin gitmesi anlamında kötü gibi görünse de, arkasından gelecek mutlak düzen düşünülürse daha fazlası görülebilir. Kutlama neşelidir ama aynı zamanda yapmacıktır. Masumiyetin kutlanması, aslında masumiyet oyunudur. Masumiyet bir fantezidir, rüyadır. iki binyıllık uykunun neşeli rüyasıdır. Ama kollektif bilinci üstünde taşıyan canavarın sarsıntısı uyandıracak. Uyanmak, bilinç, ışık bunlar aydınlanma dönemi simgeleri. Ama bilinç çirkin, şekilsiz, korkunç burada. Çünkü masumiyet kutlamaları, altında korkunç niyetlerin güçlenmesini sağlıyor aslında. Bu sayede aslında bu şiir kıyametin korkunç bir tarifi gibi dursa da, masum düzenimizi ayakta tutan çirkinliğin yıkılmasının müjdesi olarak da okunabilir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Trebuchet MS', Trebuchet, Verdana, sans-serif; font-size: 14px; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 14px;"&gt;Neyse, yeter bu kadar "şiirler okurum" ayakları. Ne yazık ki, okumuyorum. Matematiğin insanı şiirden soğutan bir yanı var. Ben de soğumuşum, nicedir üzerine düşüne düşüne bir şiir okumadım. Öyle, otobüse yetişmem lazım şimdi...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3040019153799893531?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3040019153799893531/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3040019153799893531' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3040019153799893531'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3040019153799893531'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/06/kan-krmz-sel-alr.html' title='Kan Kırmızı Sel Alır'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-5240765689427719538</id><published>2011-06-07T23:21:00.000-07:00</published><updated>2011-06-07T23:32:24.888-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yokluk'/><title type='text'>Žižek’in Şiddet'i II - Öznel,Özneler-Arası,Nesnel Alan</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Žižek çalışmasına&lt;span class="Apple-style-span" &gt;*&lt;/span&gt; toplumsal algı seviyelerini tarifle başlıyor. Şiddetin algılanması sorunu temelinde toplumsal algının oluşması sorununa bağlı olduğundan, Žižek şiddet eleştirisini genel bir toplumsal algı modu eleştirisine bağlıyor. Tabii bu genel eleştiri ne kadar şiddet kapsamından çıkarılabilir bilemiyorum doğrusu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kitabın inşa ettiği bu eleştirinin temel kabulü öznelin daha kolay algılanması. Bir olay, değişim, eylem en rahat bir fail bulunabildiğinde gözlemlenebilir. Özne kendi öznelliğinin kaynağını temel alarak yargılar başkalarının öznelliğini. Kendisini özne yapan her neyse, her neyin sahibi ya da parçası olarak ifade ediyorsa kendini, hangi nesnenin varlığı ya da yokluğu sağlıyorsa kendini gerçeklemeyi, onun üzerinden yargılar başkalarını. Siyasi alandaki etkinliğini ancak bir parti aracılığıyla ifade edebilen bir grup, siyasi alanda sadece partiler içindeki grupları görebilir. Kendi duruşunu bir liderle özdeşleştiren biri, etrafında yine sadece liderler ve takipçilerini görür. Aynı şekilde bir toplumdaki yaygın özne-nesne ayrımı algısı o toplumda hangi eylemlerin yaygınlıkla görülebileceğini de belirler. Žižek şiddet eyleminin, olayının yaygın görünümünü yaygın olmayabilecek görünümlerinden ayırmakla başlıyor tarifine.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Kitabın temel aksiyomu dediği kabulü şöyle ifade ediyor[s 1]:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;“öznel şiddet sadece, iki tane daha nesnel şiddet türünü de içeren bir üçlü yapının en görünür kısmıdır.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu iki nesnel şiddet türünü de “sembolik” ve “sistematik” (bundan sonra düzenli) olarak adlandırıyor. Sembolik şiddet dil ve ona ait şekillerin içine gömülmüş. Heidegger’in “(var)oluşun evi” diyeceği alanmış burası. Žižek konuşma şeklimiz diyor ama her türlü iletişim aracı ya da &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/05/zizekin-siddeti-i-ozneler-aras-toplum.html"&gt;önceki yazıda&lt;/a&gt; iddia ettiğim gibi her türlü özneler arasını katmak mümkün bu alana. Sembolik şiddetten de daha temel olan şiddet türü ise düzenli şiddet. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Sembolik şiddet toplumdaki hiyerarşik ilişkilerin yeniden üretilmesi ile ilgili iken, düzenli şiddet bu hiyerarşik ilişkilerin ortaya çıkmasını da kapsayan her türlü “felaketi” kapsar. Žižek siyasi ve ekonomik düzenlerin sonucu diyor ama aslında “nesnel süreç” olarak adlandırılabilecek her türlü hareketi kapsayan bir alandan bahsetmek mümkün. Bu son seviyeye bu yazı dizisi boyunca “nesnel alan” diyeceğim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu üç düzeyin toplumsal algısına yönelik ilk gözlemlerden biri normal-anormal ayrımı üzerinden yapılıyor. Öznel şiddet, barışçıl bir andan sapma, anormal bir durum olarak algılanabilecekken, diğer ikisi bu şekilde algılanmaz. Sembolik ve düzenli şiddet, tam tersine normal olanın korunması ya da oluşturulmasını sağlayan süreçlerle ilgilidir. Bu iki tür şiddet normalin şiddetidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Burada hemen önemli bir noktayı not etmek lazım. Žižek toplumsal anlaşma (social contract) kuramcılarının başvurduğu “doğal düzen” ve ondan ayrık ama onunla koşullanmış bir “medeni düzen” kavramlarına başvurmuyor burada. Ütopik düşüncedeki geleceğe yönelik “ideal düzen” referansı da yok. Hümanizmin geçmişe veya geleceğe referansla yarattığı “şimdi eleştirisi” yok. Şiddet diyerek eleştirmeye çalıştığı düzen zaten doğal, normal ve&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;/&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;veya ideal. Bu yüzden bu düzenin, bu düzene gönderme yapmadan görebileceğimiz bir ötesi yok. Anahtar kelime burada “yokluk” (negativity). İdeal olan, şiddet içermeyen düzen şu anki düzenin yokluğunda mevcut. Bu yüzden mevcudiyeti belirsiz, bilinmez, anlaşılmaz. Zaten bu ideale giden yolu mümkün kılan da bu anlaşılmazlık. Bu anlaşılmazlık, şimdiki düzen içindeki gerilim, çelişki, arzu, aşk bizi bu düzende olmayana götürebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Žižek’in toplumsal algı alanlarını şimdi biraz daha tarif edelim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;En üstte “Öznel Alan” var. Suyun üstündeki tekne gibi düşünülebilir. Burada değişimler ancak öznel eylemlerle fark edilir. Her değişimin arkasında bilinçli bir özne vardır. Olayların nedeni, olayların faillerinin niyetidir. Bir şekilde niyetler değişmedikçe, beklentiler de değişmez. Bu öznel alanın üzerinde durduğu alanın adı, sembolik alan ya da özneler arası. Bunu teknenin üstünde yüzdüğü su gibi düşünün. Bu alan öznelerin öznelliğini ifade edebildiği, gösterebildiği, taşıyabildiği yerdir. Bu alanın nesneleri özneler değil, ifadeler, göstergelerdir. Değişim, bir ifadeyi dile getiren özne değiştiğinde anlaşılmaz. Değişim özne değişmese bile ifadenin değişmesiyle algılanır. Bu yüzden bu alandaki nedenselliğin kaynağı öznel niyetler değil, ifadelerin değişmesini sağlayan “soyut diyalog&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;/&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-ansi-language: TR"&gt;iletişim”dir. Soyut iletişim, ifadelerin, göstergelerin bir arada bulunduğu, birbiriyle çarpıştığı, birbirini değiştirdiği alanda gerçekleşir. Buradaki etkileşimin kurallarıdır işte nedenselliğin kaynağı. Ancak iletişimin kuralları değişince gerçek değişim gerçekleşir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Özneler-arası ile öznel olanın benzerliğini ver farklılığını koşullayan, çerçeveleyen, belirleyen alana nesnel alan diyoruz. Suyun ve teknenin içinde bulunduğu habitat ve bu habitatın iç dinamikleri gibi düşünülebilir bu alan. Bu alanın anlamı, anlamın ötesinde olması ya da anlamsız olmasında yatıyor. Nesnel alandan bakan biri değişim olarak nesneleri, nesnel süreçleri değişimini görür sadece. Sabit bir nesneyi kullanan özne değiştiğinde ya da öznenin ya da öznenin nesne üzerinden diğer öznelerle etkileşimi değiştiğinde değişim olmaz bu alanda. Nesnelerin özneler arasındaki anlamı değiştiğinde değil, nesne değiştiğinde değişim gerçekleşir. Bu yüzden nedenselliğin kaynağı nesnelerin değişmesini sağlayan süreçlerdir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language:TR"&gt;Bu üç alan ve arasındaki etkileşimi tartışmayı sonraya bırakalım. Zaten bu yazı dizisinin konusu olan kitapta da bu konu tartışılmamış. Bunun yerine bu üç alanın kendisinin nasıl algılandığının ve şiddet algısının çoğunlukla bu alanlar açısından analizi kitap üzerinde harcanan emeğin çoğunluğunu oluşturuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;----------&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;*: Žižek, Slavoj. "Violence," Picador, New York, 2008.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-5240765689427719538?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/5240765689427719538/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=5240765689427719538' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/5240765689427719538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/5240765689427719538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/06/zizekin-siddeti-ii-oznelozneler.html' title='Žižek’in Şiddet&apos;i II - Öznel,Özneler-Arası,Nesnel Alan'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3604120779386137094</id><published>2011-05-11T13:02:00.000-07:00</published><updated>2011-05-13T18:29:17.958-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Žižek’in Şiddet'i I - Özneler-Arası Toplum</title><content type='html'>&lt;b&gt;Toplumsal = Sembolik&lt;/b&gt;&lt;div&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Georg Simmel toplumsalla soyut arasında bir ilişki kurar. Toplumsal şekil, bireysel içeriklerin soyutlaşmış, kalıplaşmış halleridir bu düşüncede. Niyet, amaç, bilinç gibi bireysel içerikler toplumsal alanda kendilerini kendini ifadeye, hedeflere ve kimliğe bırakır. Toplumsal alan, bireysel seviyede somut olanın soyut kalıplarla ifadesi ve aslında ifadesizliğidir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal, iki kişinin bir araya gelmesiyle oluşabileceği gibi kitlelere de ihtiyaç duyabilir ortaya çıkmak için. Böyle bir genel toplumsal kalıbıyla, aslında bir şekilde ifade edilen, dillendirilen her türlü varlığı değerlendirecek bir kalıp sunar Simmel bize. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Mesela “Zihin” toplumsal bir şekildir burada. Bireylerin somut zihinsel deneyimlerini birbirlerine aktarmaya yarayan bir soyutlamadır. Simmel, modern “Batılı” Zihin’i çalışsaydı, ortaya Kant’ın saf aklın eleştirisine benzer bir çalışma çıkardı. Tek farkla; Simmel Zihnin kategorilerini toplumsalın tarihi içinde koşullandırarak normatif olmayan bir Zihin eleştirisinin kapısını açardı. Simmel’in Weber’in “Yöntem Babası” olduğu kabul edilirse, Weber’in bürokratik, araçsal aklı metafizik değer aklıyla kıyaslaması Kant üzerinden yeni bir anlam kazanır. Bu benzetmeyi biraz daha zorlayarak şunu iddia etmek de mümkün: Hegel için Marx neyse, Kant için de Weber odur. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Yazının kalanında toplumsal=sembolik(soyut kalıp) eşitliğini temel alacağım.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Toplumsalın bir diğer çevirisi ise “özneler-arası.” Sembolik, soyutlama, toplumsal şekil iki toplumsal özne bir araya geldiğinde ortaya çıkan, oluşan yapı olarak düşünülebilir. Sembol, öznelerden herhangi birinin öbüründen farkına indirgenemez ve ortaya çıktıktan sonra ikisi arasındaki ortaklıktan fazla olma imkanı vardır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kelime-Anlam ikilemi üzerinden gidelim. Anlam, eğer bir varlık karşısında öznenin zihninde oluşan çağrışımların toplamıysa kelime bu sonsuz çağrışım düzeninin içinde bir kesittir. Kelime çağrışımların ancak bazılarını taşır diğer özneye. Diğer özne, kelimenin çağrışımları yoktur, kelimede kayıptır. Ancak yine de kelime sayesinde aktarım gerçekleşir. Bu aktarım işte özneler-arasının öznel, somut çağrışımları soyutlamasının bir sonucudur. Kelime Anlam’ı soyut bir kalıba indirerek var olur.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Simmel’i Kant’ın ötesine taşıyan nokta tam da burada kendisini gösterir. Kelime bir kere var olduktan, özneler-arasında ortaya çıktıktan sonra kendi öznelliğini kazanır. Çünkü kelime öznelerin çağrışımları arasındaki sonsuz farkın sonlu bir benzerliğe indirgenmesiyle var olmuştu. Bu sonlu benzerlik ise, aynı benzerliğe sahip ama farklı farklı farklı olan özneler arasında taşınabilir. Kelimenin, özneler-arasılığı, onu ortaya çıktığı somut koşullardan koparır ve benzer öznelerin farklılığı oranında hareket kazanır. Böylece toplumsal içinde anlam kelimeye dönüşürken eksilir. Kelime de yeni öznelliklerle anlam kazanır. Ortaya Anlam-Kelime-Yeni Anlam gibi bir döngü çıkar.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında sembol, tarihselleşmesi imkansız bir özün kaçınılmaz temsili değil; öznel bir karmaşanın, somutluğun tarihsel bir düzen kazanması halidir. Bu özneler-arası düzen ise öznel karmaşanın rotasını kaydıran bir imkandır. Bu açıdan, sembol siyasileşebilir. Kant için bir disiplin aracı olan Zihin temsili, Simmel aracılığıyla Weber’de yeni bir zihne sıçrama noktası haline geliyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Toplum Temsili&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Toplum bilimcinin temel sorunsalı kendisini var eden topluma nasıl yabancılaşacağıdır diyebiliriz. Aslında, tam bir yabancılaşma imkansızdır; aksini iddia etmek naiflik değilse bir güç kazanma stratejisidir. Ancak, toplum bilimci çalışmak için yöneldiği toplumla daha çalışmaya niyet ettiği anda kendisi arasında bir kopukluk oluşturur. Çalışma esnasında toplum, bilimcinin kendisi olmayandır. Bu yüzden toplumsal bilimcinin çalışması aynı zamanda bir kimlik sorunudur ve bilimcinin kimliğinin toplumun kalanının kimliğinde ayrıldığı noktalar kadar bir bilgi oluşturma aralığı vardır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Toplum bilimsel çalışma, toplum bilimciler cemaati içinde bir yer tutar. Çalışma, bu ufak bilimciler toplumu içinde özneden özneye taşınabilen bir semboldür. Yukarıdaki tartışmayı temel aldığımızda görürüz ki, bu sembol bu ufak toplumun toplumsalının (dilinin, büyük teorisinin) değişmesini sağlayacak bir yolun başlangıcını oluşturur. Bilimcinin öznelliği bu açıdan iki boyutludur: Bilimci Cemaatine karşı Toplum ve Bilimciye karşı Bilimci Cemaati. Bilimci çalışmasıyla, bilimcinin bilim cemaati temsiline müdahalede bulunur. Bilim cemaati içindeki içerik savaşı bu yeni sembolle yeni bir cephe kazanır. Öte yandan, bilimci cemaatinin toplumun kalanıyla ilişkisine yeni bir aracı sağlar çalışma. Toplum bilimciler toplumla bu çalışma üzerinden yeni bir ilişki kurar ve böylece hem toplumu hem de bilimcileri değiştirecek patika ortaya çıkmış olur.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışma bize bir toplum bilim çalışmasını değerlendirmek için bir açı sağlıyor. Toplum bilimsel çalışma, bilimcinin özneler-arası ve özne ikilemini kurgulayış biçimine temelden bağlıdır. Bireyci hümanist bir öznellik algısı, bilimciyi sabit bir toplumsal özü aramaya iter. Ama Žižek’inki gibi hümanist olmayan, Hegelci bir öznellik anlayışı (özne kendine yabancılaşabilen bütündür), Žižek’in yaptığı her çalışmaya eleştirel bir içerik kazandırır. Žižek toplumun arkasındaki sabit özü değil, kendisinin de parçası olduğu özneler-arası ağının ortasındaki öznelliği, yani değişim imkanını arar. Žižek’in “Şiddet” adlı çalışmasını sonraki yazılarda bu açıdan incelemeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3604120779386137094?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3604120779386137094/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3604120779386137094' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3604120779386137094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3604120779386137094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/05/zizekin-siddeti-i-ozneler-aras-toplum.html' title='Žižek’in Şiddet&apos;i I - Özneler-Arası Toplum'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-9199469667324614791</id><published>2011-04-22T00:42:00.000-07:00</published><updated>2011-04-22T00:43:53.901-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marxizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahlak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Meta ve Değeri'/><title type='text'>Ahlaki Metalar</title><content type='html'>Ayrımı tada dayanmayan üç çeşit kahve var: Kafeinsiz kahve, adil ticaret (fair trade) standartlarına uygun kahve ve sıradan kahve. Her üçü de benzer bir tat vermeyi hedeflediği halde farklı şekillerde üretiliyorlar. Kafeinsiz kahve, sıradan kahvenin geçmediği bir kafeinsizleştirme aşamasından geçiyor. Adil ticaretle üretilen kahve ise, sıradan kahvenin üretim koşullarının sağlamadığı, fiyat garantisi, hesap verilebilirlik, insani gelişime katkı gibi fazladan bazı koşulları sağlıyor. Kafeinsiz kahve için, kafeinsizleştirme araçları olan bazı metalar kullanılmış, adil ticaretli kahvede ise adil ticaretli hale getiren metalar, küçük üreticilerle yapılan fazladan anlaşmalar, sertifikalar gibi, kullanıma sokuluyor. Bu metalar, belli ahlak şekillerini ürünlere katmayı sağlıyor. Bu yazıda bu tarz metaları, ahlaki metaları tartışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaki metalar iki kategorinin kesişimi olarak tarif edilebilir: Ahlaki şekiller ve metalar. Önceki yazıdaki tartışmada bir ‘ahlak şekli’ tanımı oluşturmaya çalışmıştım. Ahlak şekli, bir eylemin, o eylemin tüm özneleri arasında aktarılabilir olan, eylem gerçekleşmeden önceki, emir kalıbında olan bir temsilidir. Ahlaki metalar ise meta özelliklerini taşıyan ahlaki şekillerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metanın tanımı için Marx’ın Kapital’inin ilk cildindeki tartışmalara başvurabiliriz. Marx meta için bazı gerekli koşulları veriyor: Dışsallık (s125), Kişisel ve toplumsal bir ihtiyacı karşılama (s125, s 130), Ölçülebilirlik (s 188), Kişiler arasında takas edilebilirlik (s 130), Üretilmiş olma, üzerinde emek harcanmış olma (s130, s197)[1].  Bu koşullardan ne anlaşılabileceği, ne anlaşılması gerektiği tartışılabilir elbette.  Ancak böyle bir tartışma bu yazının kapsamını aşıyor. Bunun yerine, meta olmanın ahlak şekilleri açısından ne anlama geldiğini kısaca tartışacağız bu yazıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varoluşun dışsal olması, bir bilinç öznesinin o varoluşu nesne olarak algılamasını gerektirir. Özne için dışsal bir nesne, kendi bilincinin bir parçası değil ve bilincinin varlığı o nesnenin varlığından bağımsız. Mesela bir yazarın hep kullandığı bir kalem olsun. Yazar için bu kalem ne kadar değerli olursa olsun, yazarın yazmasını sağlayan kişiliğinin, iradesinin, yazarlık ruhunun, dehasının v.s. dışındadır. Kalem, yazara göre içsel olan için ancak bir koşul, kısıttır. Buna paralel olarak, dışsal bir ahlak şekli, şeklin öznesini özne yapan bir özellik değildir. Mesela, ahlakın, hiyerarşik bir toplumdaki sınıfların, sınıfın üyelerini doğuştan belirleyen normları olarak belirlendiği toplumlarda ahlaki şekiller dışsal değildir. Kişi zaten ahlakın içine doğar. Ahlak, kişiyi tanımlar böylesi toplumlarda. Sermayeci düzenlerde ise, kişi ahlaki şekilleri eylemleri ile seçer. Birçok ahlak şekli seçeneği arasından, kendi ihtiyacına uygun olanı tercih eder. Ahlak şekli zaten orada, eylemin doğal, doğuştan gelen bir parçası değildir, eyleme sonradan katılır. Bunun dışında, dışsal bir nesne bir eylemin amacı olamayacağı için, dışsal bir ahlaki şekil de zamanla amaç olma özelliğini kaybeder sermayeci toplumlarda. Ahlaki şekil, temsil ettiği eylemin öznesi için araç haline gelir.  Bu açıdan, eylemlerin nedeni, metalaşmış ahlaki şekiller değildir, çünkü özne bu metaları zaten kullanmaktadır. Eylemlerin amaçlarının ne olduğu ya da ahlaki metaları kullanmanın arkasındaki itkiler, ahlak endüstrisinin evrimini anlamak açısından ilginç bir konu doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaki metanın temel gerektirmelerinden biri de, ahlaki öznelerle, metaya dair özneleri örtüştürmesidir. Metanın, toplumsal ihtiyacı karşılarken, takas edilirken ya da dışsallaşırken muhatap aldığı bir özneler topluluğu var. Eğer sermayeci toplumlarda bir bireyi özne, eylem sahibi yapan eylem türlerini tüketim, üretim ya da ticaret şeklinde sınıflayabilirsek, metanın temel aldığı özneleri de tüketiciler, üreticiler ve tüccarlar olarak alabiliriz. O zaman, ahlaki metalar da, tüketim, üretim ya da ticaret eylemlerine ahlaki şekilleri katabilenleri özne olarak alır. Mesela adil ticaret ilkesini gerçeklemek isteyen biri ya adil ticaret standartlarına uygun bir ürünü tüketir, ya adil ticarete uygun bir üretim sürecine katılır ya da bu tarz ürünlerin ticaretini yapar. Bu açıdan, ticaretin adaletsizliklerine maruz kalan topluluklara bağışta bulunmak, sermayeci öncesi toplumlarda ahlaki bir eylem olarak sayılabilecekken, sermayeci toplumlarda sayılmaz.  Bu, adil ticaret akımındaki “bağış değil, ticaret” vurgusunu açıklıyor biraz. Ayrıca, bir tüketici olarak ahlaki bir şekli yeniden üretmekle, bir ulusun üyesi olarak ahlaki bir şekli yeniden üretmek farklı ahlaki özneleri varsayar. Ahlaki şekiller metalaştıkça, uluslara özgü sorumluluk ya da ahlak söylemleri yerini tüketime ya da üretime özgü sorumluluk ya da ahlak söylemlerine bırakır. Mesela Ganalı kakao üreticilerinin üretim koşullarını geliştirmeyi amaçlayan adil ticarete uygun kakao ticaretinin pazara sunduğu kakaoların hedeflediği kitle Ganalılar değil, tüm tüketicilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ahlak şeklinin ölçülebilmesinin birbirinden bağımsız olmayan iki boyutu vardır; diğer metalardan ayrıştırılma ve diğer metalarla karşılaştırılabilme. Diyelim ki, bir a ürününü üretiyoruz, ama her üretişimizde hemen yanında, ondan ayrılmaz bir b ürünü de ortaya çıkıyor. O zaman bizim üretim sürecimiz, a ürününün üretim koşullarını tam olarak ölçemiyor demektir. Bu durumda elimizde a yerine ab diye bir meta olur. Aynı şekilde eğer a ürünüyle b ürününü karşılaştıramıyorsak, a ürününe b’den bağımsız bir birim atayamıyoruz demektir.  Bu yüzden a’yı kontrol ederek b’deki değişime bakamayız. Genellikle ahlaki şekiller fiyatlanamaz gibi düşünülür. Bir insan, eğer bir ahlaki ilkeye sahipse, ekonomik koşullar ne olursa olsun, ahlakından taviz veremez; taviz veriyorsa ahlaklı değildir diye düşünülür. Normalde yalan söylemeyecek biri, A birim para karşılığında yalan söylüyorsa, o kişi ahlaksızmış gibi algılanır. İnsanların bu tarz tercihleri daha çok yaptığı gözlemi ise, bu anlamda yozlaşma olarak yorumlanır. Buradaki sorun, ahlaki şekillerin diğer nesnelerle karşılaştırılamayacağının düşünülmesi sonucu karşılaştırılabilen ahlaki şekillerin ahlaka dair sayılmaması. Bu yaygın kanaatin nedeni, ahlaki şekillerin metalaşmasının henüz ciddi boyutlara gelmemiş olması. Oysa A birim para karşılığında yalan söyleyen kişi, yalan söylememek dışında başka bir ahlak ilkesine uymuş oluyor. Bu uyum sayesinde, belli bir durumda yalan söyleme eylemini, A kadar paranın alabileceği kadar metayla karşılaştırıyor. Dolayısıyla ahlaki şekillerin metalaşması, aslında ahlakın kaybolması değil, belli ahlak anlayışlarının diğer metalarla karşılaştırılabilir hale gelmesine denk geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metanın, kendisini tanımlayan özelliklerinden türetilebilecek diğer özellikleri de vardır. Ahlaki metaların zamanla bunlara da sahip olmasını bekleriz. Mesela her metanın sayısal bir değeri vardır ve bazı meta birimleri öbürlerinden daha değerlidir. Aynı olguyu ahlaki metalar için de gözlemleyebiliriz. Adil ticaret açısından düşünürsek; normal standartlara göre adil ticaret standartlarına uygun bir ürün organik üretim standartlarına uygun olmak zorunda değil. Mesela, adil ticarete uygun meyve üretiminde genetiği değiştirilmiş tohumlar kullanılabilecekken, organik tarımda bu mümkün değildir. Öte yandan, organik tarımda küçük üreticiler yüksek kar aralıklarıyla çalışan aracılara karşı korunmasızken, adil ticaret standartlarında böyle bir korunmasızlık birtakım üretici organizasyonlarıyla engellenmeye çalışılır. Organik ürün, beden sağlığına uygunluk gibi avantajlarının yanında, henüz doğmamış gelecek kuşakları da hesaba katıyor. Adil ticaret ise hali hazırda yaşayan küçük ve korumasız üreticileri hedefliyor. Bu açıdan hem organik hem de adil ticarete uygun ürünler her iki tip ürüne göre daha değerli olacaktır. Veya adil ticaretin de dereceleri olabilir. Bir standarda göre üreticiler sadece yüksek fiyatlara ulaşabilirken diğerinde aynı zamanda gelir istikrarı garantisi olabilir. İkincisinin üretimi daha maliyetli olacağı için, ürünün değeri de ona göre artar tabii. Nasıl üretiminde daha çok emek harcanan, daha seçkin, daha değerli metalara gelir seviyesi yüksek sınıflar ulaşabiliyorsa ve gelir seviyesi düşük sınıflar da bu metaların ucuz taklitleriyle sınırlıysa, ahlaki metalar için de öyle olur. Gelir seviyesi yüksek sınıfların, sistem içinde üretilebilen ahlaki şekillerden daha değerli, daha seçkin, belki daha “ahlaklı” olanlarına ulaşması beklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her metanın kendisine göre toplumsal bilinç oluşturma süreçleri vardır. Sermayeci öncesi toplumlarda, ahlaki şekillerin temsili genellikle dinin tekelindeydi. Sermayeci toplumlarda bu tekel iki yönde kırıldı. Piyasanın baskın olduğu toplumlarda, metaların temsili pazarlama kalıbına kaydı; devlet temelli sermayeci toplumlarda ise hukuk bu tekeli üstlendi. Genelde görülen durum ise, bu iki tip sermayeciliğin karışımları olduğu için biz hem pazarlamayı hem de hukuku görebiliyoruz. Bu açıdan ahlaki metaların tanıtımı, temsili, düzenlemesi piyasa temelli toplumlarda çoğunlukla pazarlama aracılığıyla yapılıyorken, devlet temelli toplumlarda ise hukuk aracılığıyla yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlak endüstrisi, ahlaki metaların üretildiği üretim süreçlerinin toplamına verilebilecek bir isim.  Bu endüstri şimdiye kadar kapitalizm içinde hukuk ya da yasallık endüstrisinin bir alt alanı olarak çok ciddi bir varlığa sahip değildi. Ama son 30-40 yıldır alternatif ticaret organizasyonları ve adil ticaret ağları sayesinde, ahlak endüstrisi piyasayla tanışarak yasal yapıların kontrolünden kaçtı. Kapitalizm içinde giderek büyüyen ahlak endüstrisini anlamak, ahlaki metaların üretim süreçlerini takip etmek, bu açılardan hukukun ve pazarlama sektörünün detaylı bir incelemesini gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Marx, Karl. “Capital: Volume 1,” Penguin Books, London, 1990.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-9199469667324614791?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/9199469667324614791/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=9199469667324614791' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/9199469667324614791'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/9199469667324614791'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/04/ahlaki-metalar.html' title='Ahlaki Metalar'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2868964202309685279</id><published>2011-04-15T02:34:00.000-07:00</published><updated>2011-04-15T02:47:35.142-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İslam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görüntüler'/><title type='text'>Fransa'nın Peçe Yasağı Üzerine Tartışmalar</title><content type='html'>Aşağıdaki ilk görüntüde, Hebah Ahmed ve Mona Eltahawy Fransa’daki yeni peçe (niqab) yasağını, CNN’nin yeni sunucularından Eliot Spitzer’in rehineleri olarak tartışıyorlar. Rehine diyorum, çünkü adam ikide bir ikisinin de lafını kesiyor, arada saçma sapan yorumlar yapıyor. Konum Amerika televizyonlarının egosu sınır tanımayan sunucuları değil, bu yüzden sunucuya çok da yüklenmek istemiyorum şimdilik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="540" height="349" src="http://www.youtube.com/embed/kWJRam64dQY" frameborder="0" allowfullscreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntü, Spitzer’in Sarkozy alıntısıyla başlıyor. Sarkozy peçe için “yeni bir tür köleleştirme” demiş. Köleleştirme kısmına daha gelmeden “yeni”ye takılıyor gözüm. Peçe denilen sosyal kurum, Sarkozy’den, modern Fransa’dan, modern olmayan Fransa’dan daha, Romalıların Frenklere barbar dediği dönem kadar hatta belki ondan da daha eski. Sarkozy kolonici tarih okuma alışkanlıklarından inciler döktürmeye daha buradan başlıyor. Kölelik demesinde de var kolonicik elbette ama ona sonra geleceğim.&lt;br /&gt;Sonra lafı Eltahawy’ye bırakarak başlatıyor tartışmayı. Eltahawy konuşmadan önce gülümsüyor. Konuşmaya başlayınca da gözleri açılıyor ve ellerinin de desteğiyle bir sürü mimik ve jest yapıyor konuşurken. Bir sürü iddiayı bir çırpıda sıralıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sarkozy sağ ideolojiden bir ırkçıdır. Kendisinden ve ideolojisinden tiksindiğini, nefret ettiğini söylüyor.&lt;br /&gt;- Ama aynı zamanda Müslümanlar arasında yaygın olan sağcı ideolojiden de nefret ettiğini söylüyor.&lt;br /&gt;Bu noktada şunu not etmek ihtiyacı içindeyim. “İdeoloji” kavramını bu üç kişiden bir tek Eltahawy kullanıyor.&lt;br /&gt;- Bu sağcı ideoloji kadınların kendini kısıtlayan şeyleri tercih etmesine neden oluyor. Tam olarak bu şekilde ifade etmese de hem böyle ifade etmesi gerekirdi hem de diğer dedikleriyle beraber bu şekilde ortaya çıkıyor. Tam olarak böyle ifade etmediği için belki de, tartışma saçma bir seçim-baskı ikileminde tıkandı.&lt;br /&gt;- Peçe kadını görünmez kılmaya yönelik bir araçtır. Kadını kamusal alandan dışlamaya çalışır.&lt;br /&gt;- Peçe Kuran’da yoktur, zorunlu değildir. Sonradan katılmıştır İslam’a. Peçenin İslam’dan önce olduğunu, İslam’la örtüşemeyeceğini söyleyen imamlar da mevcut. Bunun dışında peçe başörtüsünden farklı olarak yüzü kapatır. Yüz ise kadının iletişimde varolması için çok önemlidir. Kendisi de daha önce başörtüsü takmış. Ama Peçe, kadının kendisi olarak iletişim kurmasını engelliyor.&lt;br /&gt;- Peçe ve benzeri kadını görünmez kılan araçlar, görünmeye, kamusal alana çıkmaya çalışan kadınları kötü gösteriyor. Onların kendini kamusal alanlarda da ifade etmesini zorlaştırıyor.&lt;br /&gt;- Fransa’da kadınların nasıl peçe takmak için baskı gördüğüne dair bir gözlem aktarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada Spitzer atlıyor: Tamam peçe kötü de, devletin yasaklaması da ne demek? Devlet mi karar verecek hangi giysinin giyileceğine? Minvalinde bir soru yöneltiyor. Eltahawy, hemen devletin (Amerika’da da) aslında insanların giysilerine zaten karıştığını bir iki örnekle anlatıyor. Mesela çıplak dolaşmak yasakmış. Spitzer de ama o yasağın dinle alakası yok. Bizim (utanmasa şanlı diyecek) 1. Düzeltme’mizde dini ifade serbesttir mesela falan diyor. Eltahawy de konunun dinle alakası yoka getirmeye çalışıyor. İslamcı köktenciler de bu serbesti üzerinden, kendi yamuk İslam algılarını yayıyorlar, insanlara baskı kuruyorlar, diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra laf Ahmed’e geliyor. Ahmed feminist bir giriş yapıyor: Fransa’nın bu yaptığı erkeklerin kadınların ne giyeceğine ya da giymeyeceğine karar verdiği anlardan biri. Fransa’nın bu yaptığı kendi özgürlük anlayışlarına aykırı diyerek devam ediyor. Onun ilk etapta sıraladığı iddialar şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peçe yasağı Fransa’nın kendi özgürlük anlayışına ters.&lt;br /&gt;- Peçenin sağcı bir ideolojinin ürünü olduğunu düşünmüyor Ahmed. Buradan sonraki seçim iddiasına geçiyor.&lt;br /&gt;- Peçe serbest bir seçimdir. Sonra bu iddiasını desteklemek için verdiğini düşündüğüm örneği, kendisini anlatıyor. Makine mühendisliğinde yüksek lisans yaptığını falan söylüyor. Sanıyorum demek istediği, peçe kararını verirken yeterince entelektüel olduğu.&lt;br /&gt;- Eltahawy’nın Fransa’daki baskı gözlemine katılmıyor, bilakis oradaki peçeli kadınların çoğunun sonradan Müslüman olmayı seçen kadınlar olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;- Spitzer güvenlik için açması gerektiğinde ne yaptığını soruyor. Ahmed de elbette güvenlik amacıyla, mahkemede, bankada nerede gerekiyorsa yüzünü açtığını, suç işlemediğini vurguluyor. Buradaki baskın alt metinde kendisinin terörle hiçbir ilişkisinin olmadığını söylemiş oluyor.&lt;br /&gt;- Tartışmanın en sonunda ise, eğer baskıdan bahsedeceksek, kadın bedenin metalaşmasından, güzellik takıntısından, zayıflık problemlerinden vs bahsetmemiz gerekir. Bu yüzden peçe bir baskı aracı değil, bilakis bir özgürlük aracıdır diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, Eltahawy’nin “yüz çok önemlidir iletişimde” iddiasını Ahmed zaten tartışmada gösterdiği entelektüel seviyeyle paramparça etti. Hayır peçeyle de gayet güzel tartışılabiliyor. Üstelik peçe hakikaten iddiaların belli bir kişiden geldiğini unutturuyor. Böylece tartışmadaki öznelliğe takılmamak kolaylaşıyor. Tabii Eltahawy’nin peçe kadını görünmez kılan bir araçtır önermesi, peçe bir seçim değildir, ancak baskıyla insanlar seçer iddiası Fransa, ABD gibi Batı ülkelerinde geçerli değil. Ahmed’in savunduğu seçim gözlemini başka kaynaklardan da duydum. Fransa’da kadınlar genellikle aileleri ya da çevreleri yüzünden değil, onlara rağmen peçe takıyorlar. Çünkü Müslüman çevreler peçeyi değil başörtüsünü zorluyorlar daha çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed’in Fransa’yı eleştirme biçimi oldukça temiz ve netti. Eltahawy aynı netlikte bir eleştiri getiremedi peçe kurumuna. Daha doğrusu getirdi ama aynı netlikte ifade edemedi. Tabii bunda Spitzer’in Ahmed’e destek çıkmasının da etkisi var biraz.&lt;br /&gt;Bunun dışında Eltahawy peçe Kuran’da yok. Bir zorunluluk değil demişti. Ahmed de ama İslam’da aksi yönde bir yasak da yok. Yoruma bağlı. Peçeyi yasaklamak bir yorumu yasaklamak oluyor. Aynı mantıkla Suudi Arabistan’daki yasaklar da anlaşılır olura getiriyor biraz da. Ama Arap ülkelerini eleştirmekten kaçınır bir hali var. Mesela bir yerde o kadar gezdim gördüm, bir kadın bile bana zorla taktığını söylemedi diyor. Eltahawy de Suudi Arabistan örneğini hatırlatıyor burada. Spitzer bu noktada araya girip konunun Fransa özelinde konuşulması gerektiğini söylüyor. Haklı da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar Eltahawy’nin argümanları tek tek karşılanmış gibi görünüyor Ahmed tarafından. Ahmed tutarlı bir liberal duruş sergileyip devletin peçe yasağına karşı çıkıyor. Ancak biraz daha dikkatli bakıldığında, Eltahawy’nin tekrar tekrar gündeme getirmeye çalıştığı “ideoloji” kavramı ısrarla hem Spitzer hem de Ahmed tarafından görmezden geliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle Eltahawy peçe sağ ve baskıcı bir ideolojinin ürünüdür, dediğinde Ahmed’in yanıtı seçim temelli oluyor. Peçe ideolojik olamaz, çünkü peçeyi takanlar peçe takmayı seçiyorlar. Ahmed’in kendisi zaten entelektüel kapasitesiyle böyle bir yanılgının olamayacağını gösteriyor, Ahmed’e göre. Böyle bir yanıt ideoloji ile dogmatik dünya görüşü arasındaki ayrımı anlamayan liberal düşünce içinde gerçekleşiyor. Zaten Ahmed tüm yanıtlarını liberal ideoloji içinde oluşturuyor, bu yüzden ideolojiyi dogmatik bir dünya görüşüne indirgemesinde çok da şaşılacak bir nokta yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, ideoloji dogmatik dünya görüşünün ötesinde işler. Tutarlılık, akla uygunluk, entelektüellik ve elbette seçim yeri geldiğinde ideolojik bir boyut kazanır. Dolayısıyla ideoloji eleştirisi liberal dünya görüşünün yaptığı gibi sadece dogmatik düşüncelerdeki “sorgulanmamış”ı ortaya çıkarmak değildir. Sorgulayan için bile doğal, bariz, kaçınılmaz, makul olanın sorgulanmasını gerektirir. Bu yüzden, peçe eğer sağ ideolojinin bir ürünü değilse, bunun göstergesi onun seçilmiş olması değil, özgürleştirici bir araç olması olabilir. Son saniyeye kadar Ahmed bu yüzden Eltahawy’nin ideoloji eleştirisine bir yanıt veremiyor aslında. Spitzer’in ideoloji ne demek anlamamasını zaten doğal karşılıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Müslüman’ın ideoloji kavramıyla İslam’ın dilinde kurabileceği, aklıma gelen en yakın paralellik, “nefis” kavramıdır aslında. Eltahawy peçe ideolojiktir dediğinde, bunun en kolay tercümesi, peçenin bir şekilde nefse hitap etmesidir. Tabii, nefisten çoğunlukla anlaşılanın bedensel zevkler olduğu düşünülürse, peçenin nefsin bir parçası olması hemen anlaşılmayabilir. Ne de olsa, kadın beğenilme zevkinden, görünme ihtiyacından feragat ediyor belki peçe takarak. Ancak, nefis psikolojik rahatlama yollarını da kapsayacak şekilde algılanabilir. Bu yüzden, vicdanı rahat bir Müslüman, vicdan muhasebesi yoluyla oluşacak psikolojik gerilimlerden kaçarak aslında nefsine yenik düşmüştür aslında, da denilebilir. Bu yolla, peçe takarak baskın ata-erkil görüşe uyum sağladığında bir kadın, toplumsal baskıya direnmeyi göze almadığı ya da bu baskıyı yeniden ürettiği için nefsine yenik düşmüştür, yani ideolojik bir tavır almıştır. İşe böyle bakınca, Eltahawy’nin “peçe, iyi-kötü Müslüman ayrımına neden olur”  demesi de bir yere oturur. Peçe takan kişi, peçeyi seçilebilir kılan ideolojiyi yeniden üretmiş olur. Eltahawy’nin temel tezi buydu peçe yasağını savunurken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed aslında ucundan bu teze karşılık da bir şey söylüyor son saniyelerde. Kadının özgürleşmesinden bahsedeceksek, kapitalizmin kadın bedenini nasıl da metalaştırarak, nesneleştirerek baskı aldığından bahsetmemiz gerekir, diyor. Kadınlar değişik kanallarla dayatılan güzellik anlayışının elinde, kendi bedenleriyle uyumsuz bir yaşam yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Peçe bu açıdan sağcı, baskıcı bir ideolojinin ürünü olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışma burada bitiyor ne yazık ki. Ahmed’in bu son dediğine Eltahawy düzgün bir yanıt verebilir miydi, şüpheliyim. Çünkü diğer tartışmalarında da bu konuda bir şey dediğini duymadım. Zaten bu konuda tartışmayı götürebilmek için hem Ahmed’in hem de Eltahawy’nin içine düştüğü “yapay evrensellik” tuzağından çıkmaları gerekiyor. Ahmed peçenin her yerde özgürleştirici olduğunu iddia ederken, Eltahawy ise her yerde baskılayıcı olduğunu söylüyor. İkisi de doğru değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, peçe Fransa’da, İngiltere’de ABD’de v.b. diğer ülkelerde, kadını görünmez değil görünür kılıyor. Bu ülkelerde Ahmed ve Eltahawy’yi görseniz yan yana yürürken, dikkatinizi büyük ihtimalle Eltahawy değil Ahmed çeker. Çünkü peçe, bu ülkelerdeki baskın giysi kodlarının dışında bir giysi türü. Sırf bu özelliğiyle bile bu ülkelerde peçe baskılayıcı değil, “baskı çekici” yani baskılayıcılara direnen bir kurumdur. Böyle ülkelerde, kadın peçe takmayarak toplumun baskın giysi koduna uyum sağladığı için ideolojik davranmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, aynı peçe peçenin yaygın olduğu Yemen, Suudi Arabistan, Pakistan gibi ülkelerde toplumun genelindeki giysi koduyla uyumlu olduğu için bir baskı aracıdır. Böyle ülkelerde kadın peçe takarak düzene uyduğu için nefsine yenilmiş, ideolojik bir tavır almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peçenin içindeki bu farklılık Eltahawy ve Ahmed’i tartışmanın iki ucuna atıyor. Ahmed tüm peçeliler ABD’de yaşıyormuş gibi konuşurken, Eltahawy tüm peçeliler Suudi Arabistan’da yaşıyormuş gibi konuşuyor. Fransa özelinde bu yüzden Eltahawy yasağı savunarak, bence haksız konuma düşüyor. Ama aynı tartışma Suudi Arabistan için olsaydı, değişimi getirecek olanın peçenin serbest kalması değil, yasaklanması olacağından Eltahawy haklı olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu tartışma verili alındığında, Sarkozy’nin peçeye kölelik demesinin neden kolonyalist olduğu daha rahat anlaşılıyor. Sarkozy, peçenin Fransa’daki özgürleştirici işlevini, Fransa’nın kültürel alışkanlıklarını üstün bildiği için, göremiyor. Biraz da bu yüzden Eltahawy, Fransa’daki yasağı savunduğu için kolonyalist bir tavır almış oluyor. Bu tartışmalardan sonra, Müslümanların Eltahawy’ye saldırı seviyesinde verdiği tepkiler de anlaşılır oluyor. Çünkü kolonicilikle mücadele içinde olan Müslümanlar bir Müslüman’ın böyle bir tavır almasını ihanet gibi algılıyorlar. Bu genel bir durum tabii, baskı görmüş gruplarda karşıt fikirler kolaylıkla ihanet olarak algılanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki görüntüler, Eltahawy’nin Tariq Ramadan’la tartışmalarını içeriyor. Aslında Tariq Ramadan Ahmed’in önceki görüntüde söylediğinin üstünde bir şey söylemiyor. Sadece bir yerde peçenin tehlikeli olduğuna katıldığını ama bu tehlikeyi önlemenin yolunun yasak değil eğitim olduğunu söyleyerek ne kadar da derin bir düşünür olduğunu gösteriyor. Bu kadarla kalsa, derdim ki, Tariq Ramadan ideoloji ne demek bilmiyor. Ama sonra beni çok şaşırtan bir şey yapıyor. Eltahawy konuşurken birden, “ama sen de neo-conlarla (Bush ve tayfasını içeren Amerikalı yeni muhafazakarlar) çalışıyorsun” diye araya giriyor Ramadan. Yaptığı bu müdaheleyle, Ramadan iş Müslüman kadınları muhatap almaya geldiğinde ne kadar da baskıcı olduğunu göstermiş oluyor bana. Rezalet! Zaten ara ara kıllanırdım kendisine, ama çok pis gözümden düştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="540" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/bkJpb5jKAK0" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="540" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/JkxmKwUry9o" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu peçe tartışmasında kişisel konumumu pek yansıtmamaya çalıştım, güçlü bir pozisyonum olmadığı için. Biraz daha düşünüp bendeki Fatima Mernissi'nin kitabını, Leyla Ahmed'in dediklerine bir baktıktan sonra belki daha tutarlı bir duruşum olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2868964202309685279?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2868964202309685279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2868964202309685279' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2868964202309685279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2868964202309685279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/04/fransann-pece-yasag-uzerine-tartsmalar.html' title='Fransa&apos;nın Peçe Yasağı Üzerine Tartışmalar'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/kWJRam64dQY/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6955329715228475245</id><published>2011-03-28T10:54:00.000-07:00</published><updated>2011-03-28T12:08:49.202-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Üretim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Toplumsal Özne-Nesne Algısı Eleştirisi için bir Yöntem</title><content type='html'>Yapmam gereken işler çoğaldıkça, blog yazılarımın sıklaşması giderek düzenli bir hal almaya başladı. Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyut konuşmak iyi de bir de eyleme geçirmek lazım özne-nesne tartışmalarını. Bu yüzden tamamiyle spekülatif/sallama değerinde bir yöntem aktaracağım aşağıda. Bu yöntemi kullanarak, verili bir toplumun özne-nesne ayrımından ne anladığını anlamak için gözlemsel içerikli bir çalışma yapmak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Toplum içinde gerçekleşen eylemlerin genel bir muhasebesi. Özne-nesne ayrımı temelde eylemle ilgili. İkisini birbirinden ayrı kılan şey, üzerinde buluştukları eylem. Eylemlerin muhasebesi bize nereye bakmamız gerektiğini söyleyecek. Eylem için bakılacak en iyi yer değişimler elbette. Değişimler eylemlerden daha büyük ya da daha küçük bir topluluk verebilir, bu değişimi nasıl tanımladığınıza göre değişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Her eylem için yaygın özne-nesne ayrımını çıkarsamak. Mesela bir insanın elinden taş hızla uzaklaştığında, insan taşı fırlatmış da diyebiliriz, taş insana kendini fırlattırdı da diyebiliriz. İlki daha yaygın olduğu için ilkini alıp insanı özne, taşı nesne topluluğuna ekleriz. Ya da bu eylemin öznesi taşın hedefi de olabilirdi. Özellikle, taş atmak daha beklenen ise ama taş atılmasına neden olacak hareketi yapmak beklenmedikse ya da yasaksa bu daha doğru olur. Mesela, linç kültürünün ya da taşlama gibi yasal cezaların yaygın olduğu bir toplumda, taşı atan değil, taşı yiyen özne olarak düşünülebilir. Özneyi nesneden nasıl ayıracağımız konusunda kişisel çağrışımlarımı daha önce &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/11/yabanclasma-ve-gecmis-erkillik.html"&gt;şurda&lt;/a&gt; yazmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Tüm özne ve nesneleri toplarladıktan sonra, birbirlerine göre, eylemlere göre, ya da çalışmanın odağına bağlı olarak belli değişkenlere göre gözlemsel dağılımını oluşturmak: Mesela özne algılarının şehirlere göre, nufüs oranlarına göre, zamana göre, bölgelere göre, toplumsal sınıflara göre dağılımları oluşturulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Elimizdeki dağılımı tasnif etmek: Bu aşamayı 1. aşamadan hemen sonra yapmak da mümkün. Bir tür matematiksel anlamında ağaç şeması oluşturulabilir. En dipte temel kategoriler, sonra onların altında daha yüzeysel kategoriler, sonra onların da altında daha da yüzeysel olanları... Bu kategoriler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılması da bu aşamanın içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. aşamayla beraber elimizde açıklayıcı bir resim oldu. Artık önerici aşamaya geçmek için biraz daha işimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Şimdi bu kategorileri gözlemlenmeyene genişleteceğiz. Bu genişletme, gelecek hakkında tahminleri, başka toplumları, ve hatta bu çalışmanın kendisini içerecek. Bu sayede bu kategorilerin sınırlarını bulacağız. Bu aşamadaki amacımız, elimizdeki kategorilerin hiçbirine girmeyen özne-nesne ayrımlarını çalışmak. Bu sayede, toplumun bir şekilde baskıladığı, gözden kaçırdığı, yok ettiği, varlığını borçlu olduğu özne-nesne ayrımlarına ulaşacağız. Bunlar bize toplumsal direniş noktasını verecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) 5. aşamada bulduğumuz yeni özne-nesne kategorisi bize yeni eylemler tanımlama şansı verecek. Bu eylemler de gözlemlenende bulunmadığı için, gözlemleneni değiştirecek. Toplumsal değişim reçetesi de böylece hazırlanmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, sivil itaatsizliğin ve hatta grevlerin kuramsal arka planında böyle bir eleştiri var. Devlet ve firmalar insanları yasalarla ya da anlaşmalarla birtakım eylemlere zorlar. Böyle resmedince, özne devlet ve firmalarken, nesne insanlar olur. Ama bu resmi tersine çevirince yeni eylemler de ortaya çıkar. Firmanın çalışanları firmayla yaptıkları anlaşmaya uymayı seçerler dediğimizde, birden uymayabilecekleri de ortaya çıkar. Böylece, grev, sivil itaatsizlik firmalara ve devlete direniş eylemi olarak ortaya çıkar. Eğer firmaların ve devletlerin gücü bu uyumdan geliyorsa, bu yeni eylemler bu eski kurumları tamamiyle yok edebilir.&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu yöntemin temel sıkıntılarından biri, toplumsal değişimi görme konusunda bir sorgulama getirmemesi ama yöntemin böyle bir algıya temelden bağlı oluşu. Eylemleri gözlemlerken, toplumun gözlemciye sunduğu hazır değişim kalıpları vardır. Gözlemci bu kalıplar dışında düşünemediği için, toplumdaki tüm eylemleri dolayısıyla tüm özneleri göremeyecektir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yöntemin sorunu, temel aldığı yeri sabit alması. Ama her yöntemde değişkenler ve sabitler olacak. Bu da yöntemi mutlak değil göreli kılacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6955329715228475245?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6955329715228475245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6955329715228475245' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6955329715228475245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6955329715228475245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/03/toplumsal-ozne-nesne-algs-elestirisi.html' title='Toplumsal Özne-Nesne Algısı Eleştirisi için bir Yöntem'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-4348117443495466696</id><published>2011-03-22T01:22:00.000-07:00</published><updated>2011-03-22T01:25:20.701-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marxizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktisat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Louis Althusser'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><title type='text'>Anti-Hümanizm'e Yöneliş</title><content type='html'>İnsanın kendini kontrol etmesi için, kendisinde kontrol etmek istediği bir “davranışçı” olması gerekir. Bu davranışçı, davranış anında, o davranış hakkında önceden düşünmüş olan “düşünür”den farklı olmalı. Davranış anının cazibeleri insanı ikilemde bırakır. O anın davranışçısı cazibeye göre davranacakken, birden önceki rahatsızlık halini hatırlar. Bu andaki cazibe sonraki bir anda pişmanlık olarak geri dönebilir. Eğer davranışçı olmaya, o durumda ne yapılması gerekeni pişmanlık yaşatarak hatırlatan düşünür muktedir olsaydı, böyle bir ikilem olmazdı. Düşünür diye bir güç olmasaydı da her zaman cazibenin peşinden giden davranışçı ikilemde kalmayacaktı. Cazibe ve kendini kontrol etme olgusu, birey kavramını kolaylıkla parçalarına bölebilir. O kadar kolaylıkla yapar ki bunu, birey kavramına neredeyse tapan ana-akım iktisatçılar bile rasyonelmiş gibi modellenemeyen bireyi rasyonel bireyciklerin stratejik etkileşim alanı gibi resmedebilir. İktisat kuramının köşe başlarından birini tutan ikililerden biri olan Gül ve Pessendorfer’ın (01) “Cazibe ve Kendini Kontrol Etmek” adlı karar kuramsal makalesi konu ettikleri olguyu açıklayacak tercihleri temsil edecek yarar işlevini gösteriyordu. Bu makalenin üzerine iktisat kuramının başka bir köşesini tutan başka bir ikili, Fudenberg ve Levine (06) bu olguyu doğrudan kısa dönem yaşayan ikili bireyciklerin etkileşimi şeklinde modellediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Aslında “bende bir ben var benden içeri” fikri yeni değil. İktisatçılar sadece tekeri yeniden keşfettiler. Çok az geriye gidersek, sosyolojide sahip olduğu birden fazla toplumsal kimlik arasında kalmış birey fikri zaten var. Psikoanalizde şizofreni bir hastalıkken, Deleuze’da kapitalizmin kendisiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Biraz daha gidip Marx’a gelmek de mümkün. Marx’ın “Artık Değer Kuramları” metni bu fikirle dolu. Mesela bağımsız bir el ustasından bahsederken şöyle diyor:&lt;br /&gt;“Üretim araçlarının sahibi olarak bir sermayeciyken, aynı zamanda bir emekçi olarak da kendisinin ücretli emekçisidir. Dolayısıyla, sermayeci olarak kendisine maaşını öder ve sermayesinden karını alır, yani kendisini ücretli emekçi olarak sömürür ve kendisine artık değer olarak emeğin sermayeye borçlu olduğu haracı öder.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Daha sonra “sermayeci” rolünün sermayenin bir işlevi olduğunu ve bu işlevin varlığının emekçi rolünün işlevi olduğu iş-gücünden ayrıklığına bağlı olduğunu söyleyerek devam ediyor. Burada bu yazı için önemli olan nokta “sermayeci” ve “emekçi” kavramlarının evrensel bir birey kalıbının üzerinde tanımlanmamış olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser’in yaşlı Marx’a anti-humanist demesinde biraz da bu yatıyor. Althusser’in  genç Marx’a hümanist demesinde ise “yabancılaşma” kavramı var biraz. Marx’ın yabancılaşma kavramını Alman İdeolojisi’nde anlatış biçimi hümanizmi andırıyor hakikaten. Sanki insanın kendine ait bir özü varmış gibi, ama kapitalizm insanı bu özden kopartarak onu kendine yabancılaştırıyormuş gibi bir hava var hakikaten. Malum yabancılaşma kavramı Hegel’den kalma. Ama Hegel bu kavramı hümanist bir şekilde kullanmıyor. Yabancılaşma Tanrı’nın evreni yaratmasında ortaya çıkıyor mesela. Aslında Tanrı’nın dışında bir evren algısı Tanrı kavramıyla uyuşmuyor. Dolayısıyla yaratma ancak yaratıcının kendine yabancılaşması sonucu olabilecek bir süreç oluyor. Ruh ve Doğa, Zihin ve Beden ve tüm ikilemler aslında ortaklığın kendine yabancılaşması sonucudur Hegel’de. Her varlık aslında sınırlı olduğundan kendisiyle çelişmeye yani kendisine yabancılaşmaya mahkûmdur ve bu yüzden ikilemler her yerdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Marx’ın Alman İdeolojisi’ni yazarken, Hegel’in “Ruh’un Görüngü Bilimi”ni yazarken aslında Kantla konuşuyormuş gibi yazmasına benzer bir şekilde, Hegel’e yanıt yetiştirir bir hali var. Bu da Marx’ın yabancılaşma kavramını Hegel’in kullandığı genellikten alıp sadece insan bireylerine atfetmesi ve dolayısıyla “insan”a metafizik içerikler vermesi pek de mantıklı değil sanki. Bu Hegel’i eleştirmeye çalışan birinin Hegel’den geriye düşmesi demek. Ama belli ki Althusser’e göre bu geriye düşme, Marx’ın yaşlılık döneminde, yabancılaşma kavramını “metalaşma” kavramına yedirmesiyle sona ermiş. Aslında yapılması gereken belki, Alman İdeolojisi’ni çöpe atmak yerine, oradaki argümanları insan yerine genel bir “özne” kavramını kullanarak genellemekti. Oysa Althusser tam tersi bir yol izleyip “özne” kavramını nesneleştirmeye girişmiş. Bir ikilem karşısında alınacak en kötü tavrı, yani ikilemi iki ucundan birine indirgeme tavrını almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmasın, bu arada Althusser’in özne kavramını nesneleştirmesi girişimine yaklaşık bir senedir bayılmış ve hala ayılamamış haldeyim. Ama bu çabanın, tüm ikilemin tek tarafını çözmeye yönelik bir girişim olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti-hümanist bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğu konusunda Althusser’i takip ediyorum. Althusser’i bu konuda takip eden bir de Žižek var. Kendisini ilk defa okurken, psikanalistlerin sadece bireyler için kullandığı kavramları insan olmayan davranışçılar, kurumlar, toplumsal gruplar, insanların anları için kullandığını görüyorum. Sanıyorum bu kullanımın faili Freud’u bireycilikten çekip aldığını tahmin ettiğim Lacan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-4348117443495466696?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/4348117443495466696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=4348117443495466696' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4348117443495466696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4348117443495466696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/03/anti-humanizme-yonelis.html' title='Anti-Hümanizm&apos;e Yöneliş'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1299171858532533637</id><published>2011-02-28T15:50:00.000-08:00</published><updated>2011-02-28T15:52:52.196-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Propaganda'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Propaganda ve İdeoloji Arasındaki Sarmal İlişki Üzerine</title><content type='html'>Propoganda ideolojinin doğal uzantısı mıdır? Propaganda için “ideolojinin iletişimi” diyebilir miyiz? Bu soruya verilecek olumlu yanıt idealist olacak. Olumlayıcı bir olumsuz yanıt, yani ideolojinin propagandanin bir aracı olduğu iddiası da empirisist olacak. Bu yüzden propaganda ve ideoloji ilişkisi empirisizm/gözlemselcilik ve idealizmin ilişkisine benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir benzetme zihin ve beden ikilemi olabilir. İdeoloji zihinse, propaganda da bedendir. Bedenin varlığı zihin aracılığıyla anlaşılıyor. Bedenin zihinden bağımsız bir varlığı yok gibi. Ama gözlemler bize zihnin bedenin bir parcasinin ürettiği bir şey olduğunu söyluyor. Dolayisiyla zihnin kendisi  kendindeki kendi imgesini baska bir imgeye indirgiyor. Yani zihin kendisini tutarlı bir şekilde algılamıyor. Kendisini kendisi dışında görüyor. Bu da bizi kacinilmaz sona goturuyor: zihni anlamak icin zihnin kendi icindeki elestirisi yapilmali. Zihin, kendisi dışındakine gönderme yapmadan anlaşılmalı. Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”nde yaptığına bu gözle bakılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ayni sey beden icin de gecerli. Bedenin de kendini yaşatması, devam ettirmesi, kendisi olmayana yönelmesiyle mümkün. Ve sonuçtaki yeniden üretim, bedenin kendisi olmuyor. Hiçbir beden kendisi kalarak yeniden üreyemiyor. Bu durum da bedenin yeniden üremesi sürecini hareketli/dinamik yapıyor. Beden yeniden üreyerek başkalaşıyor ya da evrimleşiyor. Bu açıdan evrim, bedenin kendi içindeki eleştirisi olarak düşünülebilir. Evrim kuramı da, bu eleştiri pratiğinin temsili, sistematik fantezisi olur bu durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizdeki kaba temsille, beden-zihin ikilemi, Zihin felsefesi-Evrim Kuramı şeklindeki iki farklı disiplinle yeniden ortaya çıktı. İkilemler üretkendir; her iki uçtakine da benzeyenlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Elimizdeki disiplin ikilisi de benzer bir süreçten geçti. Zihni beden üzerinden çalışan psikanaliz, bilişsel (cognitive) bilimler bu şekilde ortaya çıkan disiplinlere örnek olabilir. Bu yeni disiplinler, zihin felsefesiyle olan bağını koparttıklarında ikilem tekrar ortaya çıkmış olacak ve bu disiplinler aslında anlamaya çalıştıkları zihni değil yine bedeni anlamaya çalışmış olacaklar. Anladıkları şeye zihin ismini verseler de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ikilemin bir cozumu sarmal nedensellik olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarmallar geometride kullanılan bir yapı. Üç boyutlu temsili x=cos(t), y=sin(t) ve z=t eşitlikleriyle tanımlanabilir. Olay şu: z’yi sıfırdan mesela pi sayısına çektiğinizde, y aynı kaldığı halde x iki birim kadar değişmiş olacak. z’yi 2 tane pi sayısı kadar artırdığınızda, sarmalın iki boyuttaki gölgesi aynı noktayı gösterecek, yani x ve y değerleri aynı olacak, ama sarmal üzerindeki nokta farklı olacak. Kaba bir benzetmeyle, x’in yüksek değer aldığı bir noktadan y’nin yüksek değer aldığı noktaya sarmal üzerinden varmanın iki yolundan biri t’yi artırmak. t’yi artırmaya devam ederek x’in yüksek değer aldığı bir noktaya tekrar dönmek mümkün. Ama z= t’yi geri almadığın sürece, x açısından aynı görünen sistem, aslında farklı bir yerde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde, bedenden zihne belli bir yöntemle gidip sonra aynı yöntemle tekrar bedene geri döndüğümüzde, bedeni ilk bıraktığımız yerden farklı bir yerde olacağız, bu sarmal nedenselliğe göre. Aynı şekilde zihinden bedene gittiğimiz noktadan tekrar zihne döndüğümüzde vardığımız yer zihnin aracısız algısı olmayacak. Sarmalda yükselmenin yolu aynı şekilde tekrar tekrar dönmek oldugu için, bu ikilemde yukselmenin, hareket etmenin yolu da zihinden bedene ve bedenden zihne yolculugu ters yondeki yolculuklarin uzerine tekrar yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tartismalari propaganda ve ideoloji ikilemine uygulayabiliriz.&lt;br /&gt;Propaganda çalışmaları ile ideoloji çalışmaları birbirlerinden ayrı duruyorlar. İdeoloji eleştirisi yapan, çoğunlukla eleştirel kuramcılar, propaganda kalıpları hakkında sessiz kalabiliyorlar. Bu da ideolojinin oluşumu sürecini eksik anlamamıza neden oluyor. Bu eksiklik de bir zaman sonra, propagandacılar bu eleştiriye muaf bir ideoloji kullandıklarında aynı kalıpla, ideoloji eleştirisi birden işlevsizleşiyor. Hatta ideoloji eleştiricileri, bu değişim karşısında zafer kazandığını bile düşünebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal boyuttaki kitlesel iletişim araçları, kırsal yaşamın kapalı dünya görüşünü kırıcı bir etkide bulunabilir. Çünkü, bu araçlar, bir ulus içinde, birbiriyle iletişim imkanı olmayan farklı kırsal bölgedekilerin birbirlerinden haberdar olmasını sağlayabilir. Bu haberdarlık, kendini sorgulamayla da sonuçlanabilir, yeni bir “kötü” tanımıyla da. Her koşulda kırsal düşünce tarzında bir değişiklik yaratır. Ancak, ulusal boyuttaki kitle iletişim araçları, devlet kanalları gibi propaganda araçlarına da dönüşebilir. Bu kanallar da kaçınılmaz olarak yeni bir kapalı düşünce tarzı, ırkçılık ya da yabancı korkusunu körükler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu ulusal medya araçlarıyla beraber düşünülen süreci sadece ideolojiler açısından ele alalım. Önce kapalı bir düşünce yapısı var. Yerel kimliklere bağlı dışlama alışkanlıkları, ileri derecede yabancı korkusu. Ulusal ideolojiler ise bu kapalılığa karşı çıkacaktır. Evrensellik boyutuyla, bu yerel yabancı korkusuyla mücadele edecektir. Bu yeni ulusal ideolojinin yayıldığı kanallar hakkında düşünmeyen bir ideoloji eleştirmeni, bu evrensellik boyutunun sınırını gözden kaçırabilir ve ileride ulusalcılığın yerel kimlikleri silip başka yabancı korkuları yükleyeceğini tahmin edemeyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeoloji çalışmalarıyla, propaganda çalışmalarının ayrı disiplinler olması, aslında bir ikilem. Aynı ikili yapının iki ayrı ucundan tutan iki ayrı disiplin, resmin tamamını, yani ideolojiyle propaganda arasındaki sarmal ilişkiyi gözden kaçırmaya mahkum kalacak haliyle. Sadece propaganda kalıplarına odaklanan bir çalışma, ideolojilerin yeni propaganda kalıpları icat edebilme yeteneğini gözden kaçıracağı için güçlüye yenik düşecektir. Bu yüzden bazı propaganda eylemlerinin bilgi aktarımı olduğunu zannedecektir. İktisattaki çoğu seçim kampanyası çalışmasının bir sorunu bu mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ikilemi aşmanın bir yolu sarmal nedensellik olabilir. Propaganda kalıplarını çalıştıktan sonra, her kalıbın üretebileceği ideolojiler çalışılabilir. Bu da bize propaganda araçları üzerinden bir ideoloji eleştirisi imkanı verir. Bu araçları en iyi kullanabilen grupların ideolojik altyapısını bulmak mümkün olur. Bu eleştiri üstünden yeni bir ideoloji tasarlanabilir. Ancak bu yeni ideoloji kendisine uygun propaganda kalıplarını bilmediği sürece, eleştirdiği ideolojiye yenik düşme ihtimali yüksek kalacak. Çünkü tasarlanan yeni ideoloji, eski propaganda araçlarıyla yayılmaya uygun olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarlanan yeni ideolojiye uygun propaganda kalıplarını çalışmak, bize daha ideolojiye bulaşmadan once bulduğumuz kalıpların dışında yeni kalıplar önerebilir ya da bu kalıplara farklı bir açıdan bakmamızı sağlayabilir. Böylece ilk başta kurduğumuz propaganda biliminden daha kapsamlı bir propaganda bilimine ulaşmış oluruz. Bu yolculuğu yaptıktan sonra elimizde sadece daha kapsamlı bir propaganda bilimi kalmış gibi görünebilir. Sanki başladığımız noktaya geri dönmüşüz gibi görünebilir, ama bu yeni noktaya ideolojiye yapılan yolculuğu yapmadan ulaşamazdık muhtemelen.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1299171858532533637?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1299171858532533637/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1299171858532533637' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1299171858532533637'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1299171858532533637'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/02/propaganda-ve-ideoloji-arasndaki-sarmal.html' title='Propaganda ve İdeoloji Arasındaki Sarmal İlişki Üzerine'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8460300400666181833</id><published>2011-02-22T14:09:00.001-08:00</published><updated>2011-02-23T08:43:22.705-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Milliyetçilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktidar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Propaganda'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Üretim'/><title type='text'>Yeni Koloniciliğe Karşı Yeni Ulusal Özerklik</title><content type='html'>Belçika 1. Dünya Savaşı’nı takiben Ruanda’nın tepesine çöktükten sonra ilk yaptığı şey bölgenin çoğunluğunu işe vurmak olmuş. Bunu yaparken orada yetkilerini devredebilecekleri bir gardiyan grubuna ihtiyaç duymuşlar. Dönemin yaygın ırkçı havasından etkilenip/faydalanıp bölgeden bilimciler getirmişler. Bu bilimciler yaptıkları ölçümler sonucunda nüfusun beşte biri gibi bir bölümünü oluşturan Tutsilerin, çoğunluğu oluşturan Hutulara göre daha Avrupai olduğuna hükmetmişler. Dönemin Belçika yönetimi hemen kolları sıvayıp kimlik kartları gibi araçlarla insanlara ayrı kökenden geldiklerini anlatmaya başlamışlar. Üstün görünen Tutsilere de ayrıcalıklar vererek, Tutsi azınlığı Hutu çoğunluğun tepesine dikmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutsiler üstlerine düşeni yapıp Hutuları bir güzel ezmişler, ta ki 1962’de devrim olana kadar. Angola’ya Kongo’ya (Zaire) kaçışamayan Hutular 1962’de yönetimi ele geçirmişler ve ulusal özerkliklerini ilan etmişler. Ülkeyi birkaç defa işgal etmeye kalkan Tutsilerle Hutuların kanlı çatışması 1990ların başındaki Ruanda soykırımıyla bitmiş. Hutu yönetimi her başvurana tüfek dağıtmak gibi yöntemlerle bazı tahminlere göre 1 milyon Tutsiyi öldürmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denilebilir ki, Hutular ve Tutsiler açlıktan kıvranırken bu silah paralarını nereden bulmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülker, diğer çoğu çikolata üreticisi gibi Gana ve Fildişi Kıyısı’ndaki kakao üretimine bağımlı durumda. Kakao için ta oralara gitmelerinin nedeni, toprakların bu üretime uygunluğu kadar, çalışanların hemen hemen hiçbir haklarının savunulmaması. Çocuk işçiler, kötü çalışma koşulları, ölüm riskleri gırla gidiyor bu topraklarda. Bu da kakao üretiminin maliyetlerini oldukça aşağı çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışanların ucuza çalışmasını sağlamanın bir yolu da militer, silahlı hiyerarşiler üretmek. Diktin mi bir dönümün başına silahlı bir militan, gör bak nasıl da çalıştırıyor insanları. Bu ya ülkenin nimetlerini peşkeş çekecek soylu bir aile aracılığıyla olur ya da böyle bir ileye direnen silahlı bir grupla. Önemli olan, az işlenmeyle değer kazanabilen kaynaklar. Bunun için ya otantik tarım (sadece belli bir bölgede bulunan) ya da yer altı kaynakları birebir. Botswana gibi elmas zengini ülkelerin gelirleri buna bir örnek mesela. Libya’nın, Suudi Arabistan’ın petrolleri de diğer örneklerden. Hiçbir şey olmadı, ülkenin stratejik konumu da para edebilir. Şii çoğunluğu Sünni azınlığın elinde ezdiren Bahreyn’in ABD askeriyesinin 5. filosunu ağırlaması da bir başka örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolonicilik, ister İngiltere’nin zamanında Mısır ve Hindistan’a yaptığı gibi eskisi olsun, ister şimdi Avrupa’nın Libya’ya, ABD’nin Mısır’a, Cibuti’ye yaptığı gibi yenisi olsun, ülkelere zarar veriyor. Uzun dönemli zararlar veriyor ve hasarlar kolayca düzeltilemiyor. Etnik çatışmaların çözülmesini sağlayacak kurumsal düzenlemelerin olmamasından, yolsuz yönetimin tüm bürokrasisi ve askeriyle devlete kök salmasını sağlayan siyasi altyapıya kadar, tamiri çok zor hasarlar oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kolonicilik milliyetçilik akımlarına dayanamadı, dağıldı gitti. Ancak yeni kolonicilik, milliyetçilikle çok güzel anlaşabiliyor. Seçkin bir azınlık bitiyor bir yerde. Ulusal özerklik, anti-emperyalizm diye diye siyaset sahnesindeki kukla kontenjanını dolduruyor. Ağızdan bu kavramlar düşmezken, arka planda iktisadi ilişkiler kurulmaya devam ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya yönetimi kendi ülkesinin üstüne dışarıdan getirdikleri paralı askerleri, kendi askerlerini, tam tekmil bir cephaneyle sürdü. Kaç gündür katliam oluyor, Türkiye dahil hiçbir ülkeden çıt yok. Daha doğrusu yeni yeni, ölen öldükten sonra göstermelik bir iki demeç var. Libya’nın tüm bu silahları, ordusu, bürokrasisi çoğunluğu Avrupa’dan gelen petrol gelirleriyle hazırlanmış. Bu gelirlerden yönetici elit de koklamış, kalanı petrol şirketleri, petrolü kullanan şirketler, o şirketleri kullanan şirketler v.s diye dağılmış. Şimdi halk, bu petrol temelli kar yığınının üreticisi, kendi payını istediğinde, aralarında Türkiye kökenlerinin de bulunduğu şirketler değil, yönetici elit saldırıyor. Bunu yaparken de ulusal özerklikten bahsedebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Propaganda, çoğunluğu harekete geçirebilen ideolojilerin dilini kullanır ve ideoloji içindeki kaba noktalardan faydalanıp çoğunluğu başka bir yönde harekete geçirir ya da yerinde tutar. Bugün, yeni koloniciliğin elinde, milliyetçilik, anti-emperyalizm söylemleri propaganda aracı haline geldiler. Artık, bu yeni kolonici ilişkileri de hatırlatan, onları da söylemin merkezine alan bir ulusal özerklik kavramına ihtiyaç var. Bu kavram ama Kuzey Kore’nin yaptığı gibi azıcık geliri de siyasi elite ve nükleer programa yatıran iktisadi kapalılığı içermemeli. Tam tersine, her seviyede katılımcılığa dayanıklı küresel bir iktisadi emek bölüşümü düzeni tasarlanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır şimdi, umarım ki geçici bir süreliğine, askerin eline bırakıldı. Libya ya Kaddafi ya NATO ikilemine sıkıştırılacak belki. Yeni bir ulusal özerklik kavramlaştırması, böyle durumlarda yeni kolonici ağlarla farklı bir ilişki kurmayı sağlayacak üçüncü bir alternatifin, Libya halkını tekrar, başka bir petrol üretim ağına zincirlemeyecek bir alternatifin, kurgulanmasını kolaylaştırabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8460300400666181833?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8460300400666181833/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8460300400666181833' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8460300400666181833'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8460300400666181833'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/02/yeni-kolonicilige-kars-yeni-ulusal.html' title='Yeni Koloniciliğe Karşı Yeni Ulusal Özerklik'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6941114751207280801</id><published>2011-02-16T08:14:00.000-08:00</published><updated>2011-02-16T08:17:50.955-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktisat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktidar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Sosyal Bilimcilerin Dramı</title><content type='html'>Sosyal bilimciler, akademinin cefakâr emekçileridir. Gecelerini gündüze katarlar. Saha çalışmalarında ter dökerler. Masa başında yosun tutarlar. Arşivlerde kaybolurlar. Bilgisayarda kurt olurlar. Ama her türlü zorluğa yine de göğüs gerip hevesle, hırsla çalışmaya devam ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamaya çalıştıkları olgular aslında fizikçilerinkinden kat be kat zordur. Değişkendir, çalışmaların kendisine bile tepki verir. Veriler orada asılı durmaz. Çoğu zaman laboratuarda deney yapamazsın. Gidip tek tek toplamak gerekir gözlemleri. Buna rağmen, saygı görmez yaptıkları. Fizikçilere kendi alanlarının neden bir bilim olduğunu çaresizce tekrar tekrar anlatmaya çalışırlar. Matematik orada masa başı bilimin şahı olarak dururken, iktisatçılar masa başı iş yapıyor diye eleştirilir. Fizikçiler güzel güzel deney yaparken, psikologlar deney yaptı mı, “tarihsel değil” damgası yer. Sosyoloji, siyaset, felsefe zaten ciddiye alınmaz, çünkü zaten herkes bildiğini düşünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik sosyal bilimde, doğal bilimlerde olmayan hayati riskler vardır. Fizik yaparken yaptığın işe inanmak zorunda değilsindir. Materyalist düşüncenin en büyük ilham kaynaklarından biri olan Newton, özel hayatında dindarın önde gideni olabiliyordu. Komünist fizikçiler, liberal biyologlar, ateist kimyacılar, faşist malzeme bilimciler bulabilirsiniz. Ama sosyal bilimciler yaptıklarına inanmak gibi bir riski taşırlar üstlerinde. Bir iktisatçının liberal olmaması için günde beş vakit komünist yemini etmesi gerekir, yoksa kurtuluşu yoktur. Siyaset bilimciler demokrasiyi sayısal ölçülerle ölçmeye çalışırken, dünyanın sayısal kalıplarla anlaşılabileceğine inanırlar. Oysa çevirin bir fizikçiyi. Size sosyal olguların neden anlaşılamaz olduğunu güzel güzel anlatacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar zorluğa rağmen sosyal bilimciler yine de düzene yaranmak için ellerinden geleni yapar. Gün gelir, toplumsal bilinci şekillendirme misyonuyla, zenginin ideolojisini yayar. Gün gelir, siyaset akademilerinde sermayeciliğin nimetlerinden bahseder. Gün gelir kendisine yakın gördüğü şirketin yaptıklarını savunmak için gerekirse bilime bile sırtını döner. Yerli sermayeye yaranmak için oryantalizm eleştirisi yapar, hiçbir oksidentalizmden kaçınmayarak. Gün gelir uluslar arası sermayeye yaranmak için ateist olur, yerli oryantalizmin kucağına düşmek pahasına. Gün gelir siyasi iktidarı savunmak için demokrasiyi seçimlerin varlığına indirger. Gün gelir büyük devletleri övmek için, gelişmemiş ülkelerin gelişmemişliğini kendi suçlarıymış gibi sunar. Milliyetçilere yaranmak için azınlıklarla ilgili çalışmaları görmezden gelir. Savaş olur, birbirleriyle iletişemez kültürlerden bahseder. Barış olur, evrensel insan haklarına sarılır. Yeri gelir, oyun kuramını içinde yaşadığı ülkenin askerine, işgal ettiği topraklardakileri daha etkin bir şekilde temizlesin diye altın tepsiyle sunar. Gider askeriyede görev alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen nedir sosyal bilimcilerin aldığı ödül? Akademide, çok karışılmayan bir köşe. Erkek olanlarına asılmak için fırsat olabilecek kadın yüksek lisans öğrencileri belki. Azıcık maaş. Bir de sağda solda konuşan mutlu azınlığa girebilirse, iki kuruş konferans, konuşma ücreti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa fizikçiler, mühendisler, biyokimyacılar öyle mi? Ülkeleri yıkmaya muktedir ilaç, yiyecek, silah şirketlerinin araştırma laboratuarları, dolgun maaşlarıyla onları bekler. En kötü doktora bile bir yolu gösterilir. Köşe başı mühendislerin şirketleri bile olur. Olmayana da sisteme hizmet etme karşılığında para yağar özel şirketlerin araştırma bölümlerinden. Devletler destekler, teknoloji ayaklarına sunulur. Matematikçiler bile gerektiğinde finansla flört ederek yolunu bulur. Sosyal bilimciler bir bağış aracılığıyla gelmiş azıcık araştırma fonu için birbirini yer. Üniversitelerin diğer bilimlerden saklayıp kenara koyduğu parayla kırk yılda bir konferansa yollanırlar. Nadiren, toplumsal mühendislik kuruluşlarından para alırlar da biraz gün yüzü görürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan sermayecilere, siyasi liderlere ve tüm güçlülere seslenmek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bilimciler de en az doğal bilimciler kadar size hizmet ediyorlar. Ruhlarını satıp sizi her yerde savunuyorlar. Sizi tanımasalar bile ideologluğunuzu yapıyorlar. Tüm bunlara rağmen yeterli mali, manevi desteği göremiyorlar. Vallaha sosyal bilimciler bedavaya gidiyor. Ellerinden tutun bu bilimcilerin!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6941114751207280801?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6941114751207280801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6941114751207280801' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6941114751207280801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6941114751207280801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/02/sosyal-bilimcilerin-dram.html' title='Sosyal Bilimcilerin Dramı'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8628461046383640782</id><published>2011-02-07T11:20:00.000-08:00</published><updated>2011-02-07T11:32:48.340-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><title type='text'>Bay Ridge'nin Gettoları II</title><content type='html'>Sabah Bay Ridge’teki evden, stresten kaçarcasına çıktığımda bagel&lt;span class="Apple-style-span" &gt;*&lt;/span&gt; – kahve ikilisinden oluşan kahvaltı için birkaç seçenek var. Biri hemen köşedeki bagelci. Sahibinin kökeni için bir tahminde bulun deseler herhalde Yunan derdim. Ama her zamanki gibi ızgara başında çalışanlar Hispanik. Diğeri, genellikle kolonici isimleriyle Ortadoğu ve Yakın Asya kökenli esmer erkekler tarafından işletilen seyyar bagelciler. Okulun oradaki metro istasyonunun hemen dibinde var bir tane. Hepsi güler yüzlü ama en muhabbet canlısı bu. Sanırım kahvesi en iyi olan da bu. Bir defa nereli olduğumu sormuştu. Zaten şehirdeki çoğu muhabbetin baştan en uzak üçüncü sorusudur bu. “Türkiye” deyince tipinden anlamıştım oralardan olduğunu dedi. Kendisi Afgan imiş. Son seçenek de Koreliler tarafından neredeyse tekel haline getirilmiş deli bakkallardan bir tanesi. Okula bir blok uzaklıkta kendisi. Sık sık bana göre soldaki kasiyer değişmiş olur. Başlarda İngilizceyi neredeyse benim gibi konuşurlar, sonra yavaş yavaş açılırlar. Herhalde  “hem çalış hem gez” (work&amp;amp;travel) programıyla üç-beş aylığına gelen öğrenciler ya da yeni göçmüşler.  Kasiyerler Koreli ama ızgara başındakiler yine Hispanik. O dükkân ne zaman gitsem açık. Sabahın körü gibi işe başlıyorlar demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metroya varış saatime göre durakta bekleyenler farklı olurlar. Sabah 7, 8 civarında daha çok takım elbiseli beyazlar olur.  Daha erken saatlerde metrodaki Çinli sayısı artar. Gidip Manhattan’ın Çin Mahallesinin dükkânlarını açacaklar tabii. Daha da erken gidersem metroya Hispaniklerle karşılaşmam mümkün. Neredeyse geceden kalmışların eve dönme saatlerinde işe gider Hispanikler. Gidip Manhattan’daki tüm ayak işlerini, vasıfsız emekleri sabahın körlerinden geceye kadar doldururlar.&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Manhattan’da bagelcilerin ve ucuz hızlı yemek restoranlarının ızgara ve fırın başları Hispaniklerin mekânı. Açıkçası seçkin restoranlar dışında, mutfakta ya da ızgara başında çalışan bir beyaz görmedim. Garsonlar iyi bahşiş toplar diye duymuştum, özellikle biraz daha kalabalıkça ve iyi restoranlarda. Herhalde bu yüzden restoran iyileştikçe garson olarak çalışanlar da Hispaniklerden beyaza doğru evriliyorlar. Nerede az para eden bir iş varsa, Hispanikler orada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York’ta (Amerika’nın genelinde olduğu gibi) yasadışı göçmen kontenjanından ülkeye gelen en büyük grup onlar. Bir ihbarda sınır dışında bulabilirler kendilerini. Bu yüzden bir yerde çalışmaları işverenin lütfü şeklinde gerçekleşiyor. Kapitalizmin en büyük sömürü kaynaklarından biri lütuf olduğu için de en büyük sömürüye bu yasa dışı göçmen olan Hispanikler maruz kalıyor. Bu sömürünün oranı da kaçak göçleri zorlaştırıcı yasalar ve uygulamalarla artıyor. New York’ta ihtiyaç olduğu için az paraya çalışacak vasıfsız emeğe, New York’taki Hispanikler daha rahatlar sanırım. Ama güneyde olan Arizona’daki kâr oranları düşmüş olacak ki, herhalde Amerikalı ufaklı büyüklü iş sahiplerinin baskılarıyla yeni yasa çıkmış. İsteyen istediği Hispanik’i şikâyet edebilecekmiş belki kaçaktır diye. Böylece şikâyet etmeyenin lütfü artacak ve aynı Hispanik daha az parayla daha bir hırsla çalışabilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula vardığımda (çoğu okuldaki doktora öğrencilerine ayrılan ofislerde olduğu gibi) güneş görmeyen ofisime ya da kütüphaneye gidebilirim. Üst katlarındaki manzara güzel oluyor. Kütüphane’de en çok görülen iki etnik grup var: Çekik gözleriyle Uzak Doğulular ve esmer yüzleri ve kocaman siyah gözleriyle Hintliler ya da o bölgeden olanlar. Çinli mi, Japon mu, Koreli mi bilemediğim için ilk gruba izninizle “çekikler” diyeyim (affetsinler beni ama söz, herhangi biri beni kıllı diye çağırırsa kızmayacağım). Hukuk bölümündeki kütüphanede, aşağıdaki kahvelerde çalışan öğrenciler arasında çoğunlukla beyazlar olur. Ama çalışılan yer sessizleştikçe, ortamdaki matematik kitabı oranı arttıkça gözlerin çekiklik oranı da artar. Matematik kütüphanesindeki az sayıda Rus kökenli olmayan beyaz öğrenci de, çok sıkıştığı için gelmiştir en fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim Çekikler kütüphanede çok uzun saatler durabilmeleriyle ünlüymüş. Gittim yerinde gördüm ve diyebilirim ki, kütüphanede uzun saatler durabilen insanlar ya tıp veya hukuk öğrencileri oluyor (o da o sene sınavları varsa) ya da doktora öğrencileri. Meselenin gözlerin çekikliğiyle alakası ilk seviyede yok.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ama ilişki şöyle gerçekleşiyor: Totaliter toplumların ağır çalışma koşullarından ve düşük refah seviyelerinden gelmiş öğrenciler, hele de gelmeleri ve burada kalabilmeleri zaten alışık olmadıkları sorgulama gibi aktivitelere girmeden çok çalışmalarına bağlıysa, çalışmak ve başarmak üzerine bir yaşam kurabiliyorlar. Çok çalışıp çok üretken, etkin olabiliyorlar. Ancak totaliterlik yeterli neden değil. Buna profesörleri birer otorite gibi gördüren ata-erkil kültürü ve komünizmden kalan zorlu okulları da eklemek gerekir. Tüm bu nedenler yüzünden bu öğrenciler nadiren profesörlerini sorgularlar ve çok çalışırlar. Bu konuda “Dark Matter” (Karanlık Madde) diye Çinli bir fizik öğrencisinin hikâyesini anlatan bir film vardı. Film Kuhncu bir bilim anlayışı üzerine kurulmuştu: Bilimde ilerlemeler takıntıların güç savaşlarındaki zaferlerle gerçekleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle veya akşam yemeklerinde her zaman yalnız değilimdir. Yemek seçenekleri Hint, Çin, Kore, Japon, İtalyan diye gider. Türkiye gibi tarihinde pirinci saray yemeği olarak kullanan kültürlerin pilavları, pirinci ekmek gibi ucuz doyurucular olarak kullanmış Çin'deki gibi kültürlerin pilavlarına kıyasla daha güzel oluyor. Bunun dışında, pirinçle de yapılsa buğdayla da, makarna çeşitleri güzel oluyor. Baharat konusunda elini korkak alıştırmamış yegane kültür olan Hint ve çevresinin kültürünün yemeklerinin de bende özel bir yeri vardır tabii. Yemeklerin bıraktıkları izden fazlasını bırakamazlar bu kültürler bu restoranlarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik kültürler yemek menülerinden ve liberal anlayışa sığmadığı için ilginç veya korkutucu gelen hikâyelerden daha fazla girmez insanların hayatına genellikle. Çok kültürlülük kendi içlerinde takılan getto insanlarıyla onların Manhattan’da açtıkları “otantik” yemek restoranlarında yemek yemekten biraz fazlası olmuş New York’ta. Fazlası da değişik kültürlerin sırayla düzenledikleri geçitler, gösteriler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanede Afro-Amerikan ya da Hispanik olmuyor genellikle. Bu grupların temsilcilerini binalar arasında yürürken de pek göremiyorum. Okulun ücretlerinin pahalı olduğunu duymuştum. Ortalama Afro-Amerikanların gelirlerinin muadili (aynı yaş, cinsiyet vs.) beyazlara göre daha düşük olduğuna göre, ücretleri yüksek bir özel üniversiteye gelemiyor olabilirler. Bu iddianın deneyini şu anda yapıyorum mesela: Şu anda okul ücretleri benim okulunkine kıyasla oldukça düşük bir kamu üniversitesinin kütüphanesindeyim ve etraftaki Afro-Amerikan oranı şehirdekinden düşük olsa da, benim okulun kütüphanesine göre bayağı yüksek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşününce Manhattan’da siyahileri nerede görüyorum diye, nispetle iyi durumdakilerinin yaşadığı Manhattan’daki Harlem mahallesi dışında belli yerleri yok gibi ilk bakışta. Her yerdeler ama hiçbir yerde çoğunluk değiller gibi. Ama biraz daha dikkatli bakınca iki getto keşfettim siyahilerin çokça bulunduğu. Birincisi kasaların arkası, ikincisi de ucuz Amerikan hızlı yemek restoranları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Whole Foods diye bir market zinciri var. Organik ve adil ticaret ürünlerine ağırlık veren neredeyse tek alışveriş zinciridir. Bu tarz ürünler de pahalı oldukları için, azar azar yiyen sağlıklı New York beyazlarının gözdesidir bu marketler. Biraz da bu yüzden gelir ve eğitim seviyesinin yüksek olduğu yerlerde açılır. Sırf Manhattan’daki sosyete mahallesi bembeyaz Soho çevresinde iki tane var. Onun dışında Brooklyn’de Park Slope diye bana üniversite mezunu Wall Street eşlerini hatırlatan bilinçli beyaz annelerin bulunduğu bir yerde var. Bizim Bay Ridge’te yok mesela; siyahilerin ve Hispaniklerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde de yok. Bu mağazaya gittiydim bir keresinde. Sırada beklerken fark ettim: sıradaki tüm tüketiciler beyaz, kasanın arkasında çalışan herkes siyah. Ying Yang diyeceğim ama daha çok beyaz girmiş sanki siyaha. Benzer gözlemleri Starbucks şubelerinde de sık sık yaptığımı hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde Modern Sanatlar Müzesi’ne (MOMA) gitmiştik. Cuma akşamları bedavaları oluyor. Girmek için şehirde nam yapmış tüm paralı mekânlarda olduğu gibi uzun sıraları aşıyorsun. Sonra Picasso, Dali, Kandinsky derken kırk yıl düşünsem anlamayacağım şeylere geliyorsun. O gün de kalabalıktı tabii. Ne kadar fotoğraf makineli Çekik varsa doluşmuş. Bir de beyaz beyaz amcalar teyzeler. Anlar gibi bakıyorlar, inceliyorlar resimleri, heykelleri. Dolaş dolaş acıktık bir ara. İçerideki restoran pahalı tabii ki. Dışarı çıktık. Fazla seçenek yok gibiydi. İlerde bir McDonalds vardı, gittik. İçeride bir sürü siyahi ve tombulca genç. Gülüşe bağrışa bir şeyler yiyorlar. Kasaya gittim, çalışanlar da siyah genellikle. Müzeye gitmeyen siyahilerin ergen nesli McDonalds’a takılırmış meğer. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi şehrin her tarafında görmek mümkün siyahileri. İlk sene Manhattan’da kaldığım seçkin sitede oturan takım elbiseli, siyahi aile babasını görürdüm bazen. Finansal Bölge’de takım elbiseliler, kütüphanede çalışan öğrenciler, üniversitede hocalar, seçkin restoranların baş aşçıları görülebilir eğer yeteri kadar aranırsa. Sorun şu ki beyazlar oralarda nüfus oranlarıyla açıklanamayacak kadar çoğunlukta. Kâğıt mendil için Selpak neyse bu saydığım pozisyonlar için de beyazlar öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanede bayıldığım zamanlar yürüyüşlere çıkarım arada. İlk sene sık sık gittiğim bir iskele vardı 15-20 dakika mesafede. Darlanınca nefes almaya giderdim. Arada bir denk geldiğim “öpüşen erkek çift” manzarasına tüm homofobimle duyarsız kalıp denize bakar sonra geri dönerdim. Bazen de yukarılara giderdim, denize değil de denizdeki kum gibi insanların arasına. Onun kıyafeti, bunun mimikleri, şunun yürüyüşü derken etrafıma dalıp gidiyorum bu yürüyüşlerde. Bu kadar seri üretim renk arasında insan doğuştan gelen renkleri unutabiliyor. Madison Park’a kadar gelmişim bir keresinde yürüyerek. Bembeyaz bebekler yan yana bebek arabalarında pek tatlılardı. Bebek arabalarının hepsinin arkasında Hispanikler, Siyahlar. İlk başta fark edememiştim durumu. Birkaç saniye sonra dank etti durum. Bebek arabalarının standartlarıyla arkasındaki ablaların giyim standartları arasındaki uyumsuzluk da yardım etti tabii durumu anlamaya. Meğer bakıcıymış onlar. Yoksa zaten bu kadar çok Hispanik ve siyah annenin toplu halde bebekleriyle ne işi olur Manhattan’ın göbeğinde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselin birinde siyah bir kadın New York’taki ikiyüzlülükten şikâyetçiydi. Madison Park’ta sürülen bebek arabasındaki, biri bebeğin öbürü bakıcının iki yüzü tek başına şikâyet konusu olmayabilirdi belki. Ama aynı iki yüzü seçkin marketlerin kasalarında, çalışan ve tüketici olarak, kütüphanede öğrenci ve temizlikçi olarak, şirketlerde üst ve ast olarak ve benzer durumlarda tekrar tekrar görünce şikâyet edilesi bir hal alıyor hakikaten. Üstelik bu ikiyüzlülük öyle bir meret ki, insanın bir kere yüzüne çarpılınca bir daha hiç gözünden çıkmıyor. Gözden düşmeyen ikiyüzlülük de yoruyor insanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık yürüyüşlerimde daha çok yoruluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam Bay Ridge’e döndüğümde Manhattan’ın yükü sırtımda olur. Böylece yük, aynada görünmeyen yüzümde bulunur. Manhattan’ın ikiyüzlülüğünü kendi ikiyüzlülüğümle inşa edilmiş hoş anlarımla karşılarım. Düzenin zincirinde bir halka halinde işime bakarım&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.........................&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;*: Bagel denilen şey poğaçadan simide olan evrimini tamamlayamamış, Polonya Yahudilerinden kökenli bir unlu-gil. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8628461046383640782?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8628461046383640782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8628461046383640782' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8628461046383640782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8628461046383640782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/02/bay-ridgenin-gettolar-ii.html' title='Bay Ridge&apos;nin Gettoları II'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7735288998823052766</id><published>2011-01-25T15:04:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T15:26:52.565-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>Bay Ridge'nin Gettoları I</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TT9Yx7xTiPI/AAAAAAAAACA/8MB-EXZ5Ex8/s1600/IMG_0047.JPG"&gt;&lt;/a&gt;Bay Ridge’i bir ifade olarak düşünürsek Türkçe karşılığı “körfez sırtı” olur. Eğer Manhattan’la New Jersey’i ayıran Hudson River’ı ve Brooklyn’le Manhattan’ı ayıran East River’ı birer körfez olarak düşünürsek, Bay Ridge okyanustan bu körfeze girişi sağlayan “sırt” olarak bu anlamın karşılığını bulabilir. Deniz kenarında yürürken şöyle bir durup sol tarafımda uçsuz görünen okyanusa bakıp sonra kafamı sağa çevirdiğimde uzaktan Manhattan’ın ters sarkıtlarını ve “özgürlük endüstrisinin” şirin maskotunu, Özgürlük Heykeli’ni görmek böyle bir sırtta bulunduğumu hatırlatır hep. Sanki buranın varlığı okyanustan Manhattan’a akmak için gerçekleşmiş gibi.&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TT9XoTHYRfI/AAAAAAAAABo/zwGWagah_Fg/s320/IMG_0035.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566264014290830834" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 320px; height: 239px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir de Bay Ridge’i “B-Ridge” olarak düşünüp “köprü” kelimesinin karşılığı olan bridge kelimesinin bozulmasından türediğini de varsaymak mümkün bence. Böylece Brooklyn’i Staten Island’a bağlayan Verrazano Köprüsü’nü o bölgenin bir temsili olarak da düşünebiliriz belki. İstanbul özlemiyle ve doktorada aradığım tatmini bulamamışlığın kuyruk acısıyla kendimi deniz kenarına attığımda şöyle güzelinden bir köprü manzarasını içime çekmem, bendeki Bay Ridge deneyiminin önemli bir parçası.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’dayken Boğaz Köprüsü’nün, Bay Ridge’teyken de Verrazano Köprüsü’nün daha büyük olduğunu düşünmüşümdür. Ama her iki köprüden uzaklaşınca da bu karşılaştırmayı unuttuğum için geçen seneye kadar hangisinin daha büyük olduğunu öğrenmek mümkün olmadı. En sonunda telefondan internete bağlanma teknolojisi bize nesnel gerçeği (alakalı wikipedia makalesini) gösterdi. Aklımda kaldığı kadarıyla Verrazano daha uzunmuş, Boğaz ise daha yüksekmiş. Ama genel olarak birbirlerine yakınlarmış. Anadolu Yakası gibi görünen Staten Island’ı sağ karşıma almış yürürken uzaktan Verrazano Köprüsü’nü görünce kendimi bir an İstanbul’da gibi hissetmem boşuna değilmiş meğer. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Evin oradan deniz kenarına ilk indiğim yerden köprünün ayağına kadar şöyle yarım saatlik bir yürüyüş yolu var. Yol üç ufak şeritten oluşuyor. Bir tane geniş yürüyüş ve koşu şeridi, sonra sıra sıra banklar ve bisiklet ve patenliler için iki şerit daha. Sonra çitler ve vızır vızır Belt Park Way… &lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TT9X_flkWJI/AAAAAAAAABw/Dnku8VBRGsE/s320/IMG_0014.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566264412775667858" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 239px; height: 320px; " /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;Bu yolda yürüyen insanların spor amaçlı koşanlara oranı daha yüksek Manhattan’ın çevresine yapılmış benzer koşu yollarına kıyasla. Yürüyenlerin önemli bir kısmı da köpeğini gezdirmek için çıkmış. Beslemek için köpek satın alma kararını bir türlü anlayamamış benim gibi birine,  bu insanlar sanki deniz kenarında yürümek için köpeği bahane etmişler gibi geliyor. Spor yapıp bedenini şekle sokmayacaksa, uzun bir iş gününe ferah bir şekilde başlamayacaksa, deniz kenarında vakit geçirmeye ancak köpeği için gelebilmek üzücü olmalı; normal olmamalı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Öyle değilim ben. İleri kapitalizmin ileri etkinliği daha gelmiyor bana. Gayet uzun vakit kayıplarını ayağıma alıp kulağıma atıyorum. Takıyorum kulağıma müziği, iki saatten aşağı dönmüyorum masamın başına. “Pianissimo” tonunda, rezil olma olasılığını minimuma düşürerek söylüyorum da şarkıları. Denize, köprüye, Anadolu Yakası’nın simulasyonuna baka baka gidiyorum. Ufka bakıp sonsuzluk hissinin simulasyonunu, hızlı yürüyüp özgürce koşmanın simulasyonunu, şarkı söyleyip duygulanmanın simulasyonunu, rastgele düşünüp yaratıcılığın simulasyonunu yaşıyorum o yürüyüş yolunda.  Hay Baudrillard, simulasyonun çok yaşasın e mi!&lt;br /&gt;Deniz kenarından Coney Island istikametine gidiyorum genelde yürürken, sonra da başka yoldan geri dönüyorum. İlk çıktığımda beyazlarla karışık tek tek ve koro halinde Araplar görüyorum sağda solda. İlerledikçe Araplar azalıyor. Beyazlar çoğalıyor. Benim gibi nispeten geniş ve ucuz evlerde oturma karşılığında Manhattan’a bir saat uzaklığı göze almış çalışanlar, aileleri ve biraz da zenginler. Sıcak günlerde paten kayan, bisiklet süren kasklılar soldan geçiyorlar devamlı. Hafta sonları bunlara çocuklar da katılıyor garip kasklarıyla. Kenarda balık tutan Çinliler ve Hispanikler. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu balık mevzuu kafamı kurcalıyor bak. Çoğunlukla Çinlileri görüyorum olta başında. Hani öyle yaşını başını almış emekli tipler de değil. Ve hafta içinin en yoğun vakitlerinde görüyorum bu tipleri. Belli ki uzun zamandır da oradalar. Nedir bu işin sırrı hocam? Şair misin, işsiz misin? Ancak bu sorularıma köprüyü geçtikten sonra yanıt buluyorum. Yine aynı Çinliler (evet aynı gibi görünüyorlar) bakıyorum ilerdeki kayalıklarda yengeç topluyorlar. Hobi olsun diye oltayla balık tutmayı anlarım ama hobi olsun diye de yengeç toplanmaz be abi! Tabii bu durum da yürümeyle yarım saat mesafedeki Çin mahallesindeki ucuz balık ve yengeçlere olan bakışımı birden değiştiriyor. Yahu o yengeçler bu kahverengi sulardan çıkıyorsa, o yengeçten kime ne hayır gelir? Yerel yönetim levha bile koymuş deniz kenarına, hamile olanlar buradan çıkan balıkları yemese iyi olur diye. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ama hala bir sorun var. Normalde olta balığı pahalı olur. Akdeniz’in balıkçıları öyle derdi en azından. O zaman o marketlerdeki balıklar buradan çıkıyor olmamalı. Ucuz balık çiftlik balığıdır ve ufacık kafesimsi yapıya sıkıştırılmış bir sürüsü arasından toplanır. Ya Çinli emeği çok ucuz burada ya da balıkçılar hakikaten hobi vasıtasıyla geliyor deniz kenarına. Yine kafam karıştı bak!&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Evden denize değil de, öbür tarafa, doğuya doğru gidince Çin’e, pardon Çin mahallesine varmak mümkün. Çok değil, 10-15 dakika yürüdükten sonra, 8. Caddeden sola sapıp ilerleyince, Çin semtinin merkezine, çarşısına varılabilir. Orada arada gittiğim bir Hong Kong marketi var. Ucuz balık, meyve ve üzerilerinde dragon ve çekik gözlü kadın resmi bulunan ıvır zıvır almak için birebir. Girer girmez, yüzüne tam kuruyamamış balık kokusu çarpar. Vızır vızır alışveriş yapıp vızır vızır çalışan bir sürü Çinli, arı sürüsü gibi uçuşur durur etrafta. Kendi uçuşmama hazır erişte çorbaları ve ucuz mutfak eşyalarıyla başlarım.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TT9YcS7bfqI/AAAAAAAAAB4/8Ugqvil2rl4/s320/IMG_0228.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566264907593907874" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 320px; height: 239px; " /&gt;&lt;/span&gt;Çoğu zaman etrafta Çinli olmayan tek kişi ben olurum. Ama biri de dönüp bakmaz. Bu kendi içine fazlasıyla kapalı toplumun üyeleri ne konuşurlar, ne düşünürler anlamam hiç; ama hep kendi işlerinde olma halindeler sanki. Sanki hiç kimseyi takmadan, hiç kimseye bulaşmadan koşuşturuyorlar gibi. Hayattaki en büyük zevkleri metroda oturacak yer kaptıktan sonra bağıra bağıra yanındaki diğer Çinlilerle dedikodu yapmak sanki. Bazen metroda genççe kadın grupları görürüm. Yaşlarından büyük bir makyajla süslenmiş Manhattan’a gidiyorlar. Bir dedikodu halleri var ki, görmek gerekir. Hayat dolu olmanın pozunu verir gibiler. Çince filmlerdeki yuvarlak ve düzgün Çince değil konuştukları; daha gırtlaktan ve daha kaba. Karşıdan birbirlerine laf atan orta yaşlı teyzeler gibi. O teyzeler bana memleketteki teyzeleri hatırlatıyorlar. Hani birkaç tanesi biner otobüse; neredeyse sarıldıkları birer çantaları olur. Uzun pardösülerinin üzerinde gevşek bağlanmış başörtüleriyle gelirler. Buradaki teyzeler kadar konuşmazlar ve genellikle zayıf olan Çinli teyzelerin üç beş katı olurlar, ama aynı enerji vardır onlarda da. Kurnaz ve çekingen gözlerinden fışkırır bu enerji.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Evin oradaki Hispanik Mahallesi Çin Mahallesi kadar yoğunlaştırılmış değildir. Orada da tabelaların çoğu kendi dillerindedir. Ama Hispanik’e benzemeyen daha çok insan görülür sokaklarda. Bir de sanırım, buradaki Hispanik mahallesi Çin mahallesi kadar merkezi değil. Başka yerlerde daha büyük Hispanik mahalleleri var. Genel hatlarıyla Çin Mahallesi’ne benzer. Sokakta dolaşanlar ve dükkan levhalarının dilleri açısından benzer. Onun dışında her iki etnik grubun kendi hızlı yemek zincirlerinin şubeleri vardır bu mahallelerde. Hatta yemekler bile benzer biraz: pilav üstü muhtelif etler. Çin restoranlarında az haşlanmış veya kızarmış sebzeler eklenirken pilav üstü et’e, Meksika restoranlarında siyah fasulye konur. Ama şunu söyleyebilirim ki, her iki pilav çeşidi de “Türk” restoranlarındaki pilavlar kadar güzel olamıyor. Benden önce Amerika’ya doktoraya gelmiş bir tanıdık Çin pilavlarıyla ilgili: “Binlerce yıldır pilav yapıyorlar, hala öğrenememişler” demişti.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Hispanik mahallesindekilerde de onları birbirinden ayırt etmeyi zorlaştıran benzerlikler var. Genel olarak boyları kısa ve yüz yapıları çoğunlukla aynı. Sanki her pizzacıda aynı kişi ya da kardeşi çalışıyor. Bazen metroda görüyorum birkaç tanesini yan yana. Sanki tüm amca çocukları aynı inşaattan dönüyorlar. Çinlileri Korelilerden ayırt edemiyorum bana önerilen basit birkaç stratejiyi kullanmama rağmen (gözlerinin çekiklik oranı gibi). Aynı şekilde Dominikleri de Kolombiyalılardan ayıramıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir de erkeklerin genelinde kısa pantolon ve şapka giyme gibi bir alışkanlık var. Güzel oluyor olmasına da, zaten kısalar, çocuk gibi görünüyorlar. Sonra bazılarını bebek arabasının başında görünce aklıma elimde olmadan genç yaşta hamilelik vakaları geliyor.&lt;br /&gt;Biz deniz kenarındaki yürüyüşümüze dönelim.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(0, 0, 238); -webkit-text-decorations-in-effect: underline; "&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TT9Yx7xTiPI/AAAAAAAAACA/8MB-EXZ5Ex8/s320/IMG_0047.JPG" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566265279334549746" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 320px; height: 239px; " /&gt;&lt;/span&gt;Köprünün ayağını geçip daha da ilerleyince Rus ya da Slav kökenli olduğunu tahmin ettiğim orta yaşlı insanlar görünmeye başlıyor. Hiç yürüyerek gitmediğim Rus mahallesine yaklaştığımın sinyalleri olsa gerek. Onlar da benim gibi yürüyüşe çıkmışlar deniz kenarında. Sabit tempoda koşmuyorlar ya da köpeklerini gezdirmiyorlar. Öyle deniz kenarında yürümeye gelmişler. Ayaklarında spor ayakkabılar var yine ama amaç spor değil, belli. Nasıl kanım kaynıyor birden hepsine anlatamam. Deniz kenarına sadece koşu yolu koyan NY zihniyetinin aradığım alternatifini görüyorum burada. Eminim onlar da balkon sefası, denize karşı çay/rakı/votka içme fikirlerine sahiplerdir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Tabii Amerika’daki Rus ya da Doğu Avrupa nüfusunun önemli bir bölümünü Aşkenazi Yahudileri oluşturuyor. Rusları görmeye başlar başlamaz lüleli saçları, geniş siyah şapkaları ya da kipaları, siyah pantolon ve ceketleri ve yaşla doğru orantılı olan sakalları ve lüleleriyle Ortodoks Yahudi erkekleri de görünmeye başlıyor. Amerika’daki Hasidik Yahudilerin önemli bir kısmı Brooklyn’de yaşar. Çoğu da giyinişlerinden belli olur. Erkekler tarif ettiğim gibidir. Lülelerin ve sakalın uzunluğu, ceketin varlığı falan yaşla değişir ama beyaz gömlek ve siyah pantolon değişmez. Kadınları da genellikle siyah ve uzunca etek giyerler. Evli olanlar peruk taktıkları için çoğunun saçı aynı tip olur. Bir de kemikli burunları fark edilir bazılarında. Bunların yanında sadece kipa takan bir erkek NY ya da İsrail gibi Yahudilerin çok olduğu yerlerde çok da dindar sayılmazmış. Manhattan’daki Riverside Park’ta birbirlerini sokak ortasında taciz eden iki kipalı erkek gördükten sonra merak edip öğrenmiştim bu ayrıntıyı. Bu Hasidik Yahudilerin bir kısmı da İsrail’in Filistin konusundaki tavrını protesto ederlermiş, &lt;a href="http://aviewfrommybalcony.wordpress.com/2007/12/14/hasidic-jews-protesting-against-israel/"&gt;burada&lt;/a&gt; gösterildiği gibi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir cumartesi günü deniz kenarındaki çitlere doluşmuş bir grup vardı bir keresinde. Uzaktan deniz kenarında uçuşan siyah güvercinlere benziyorlardı.  Sanırım büyük bir aile halinde gelmişlerdi. Çocuklar koşuşturuyor, gençlerden bazıları hafif sallanma modunda denize karşı ellerindeki İbranice kitaptan bir şeyler okuyorlar kısık sesle. İki yaşlıca çift bankta muhabbete dalmışlar. Orta yaşlı kadınlar çocuklarla ilgileniyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu uzun yürüyüşün dönüşünde evin oraya geldiğimde acıkmış olurum. Bir Meksika restoranı, helal usullerle yemek yapan Çin restoranı ya da sulu yemek satan Arap marketleri hazır yemek seçeneklerim arasındadır.  “Helal Çin Restoranı” NY’daki hızlı yemek endüstrisinin en büyük ayaklarından birini oluşturan Çin Restoranı olgusunun Arapların çoğunlukta olduğu mahalleye de yayılmaya başlamasının bir sonucu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Geçen seneye kadar yaşadığım evin oralar Arapların çoğunlukta yaşadığı bir mahallenin biraz kenarındaydı. Bana Antakya’yı hatırlattıkları için herhalde, çok severim sokakta Arapça duymayı.  Buraya ilk geldiğim zamanlarda daha Ankara’da bile bulamadığım ve Antakya’dan taşınalı beri yemediğim bazı yemekleri bulunca çok sevindiğimi hatırlıyorum. Sokakta kavga eden bir erkek sürüsü vardı başka bir keresinde. Aynı Türkiye’deki kavgalar! “Bırakın beni!” tavrındaki saldırgan adamları tutan ve birbirine bağıran gençler ve bıyıklı, göbekli tipler. Sokakta o metroda gördüğüm süslü Çinli genç kadınların başörtülü versiyonlarını görüyorum bazen. Baş örtüsü hariç, dekolte kullanmayan herhangi bir New York kadınının görünüşüne sahip kadınların gülüşerek yaptıkları muhabbetin görüntüsü Çinlilerinkiyle neredeyse aynı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Evin hemen gerisinde bir tane lise var. Kamu okullarından. Öğrencileri çoğunlukla Hispaniklerden, Çinlilerden ve Siyahlardan oluşuyor. Biraz aşağıda ise ufak bir Katolik Okulu var. İlkokul seviyesinde eğitim veriyor. Bir keresinde okulun dağılma saatine denk gelmiştim. Önünde bir sürü başörtülü kadın bekliyordu. Belli ki Müslüman Araplar arasında popüler bir okul burası. Kafa karıştırıcı bir görüntü ilk bakışta. Araştırmadım hiç ama belki de dini eğitim verebilen etraftaki iyi okullardan biridir. Zaten &lt;a href="http://althouse.blogspot.com/2008/09/in-france-muslims-prefer-catholic.html"&gt;burada&lt;/a&gt; aktarıldığına göre Fransa’da da Müslümanlar Katolik okulları tercih ediyorlarmış.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Eve geldiğimde dağınık masamın başına gelirim. Topraklanmış, yorulmuş, umutlanmış halde. Zincirlerimi takar, işime bakarım sonra…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7735288998823052766?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7735288998823052766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7735288998823052766' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7735288998823052766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7735288998823052766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2011/01/bay-ridgenin-gettolar-i.html' title='Bay Ridge&apos;nin Gettoları I'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TT9XoTHYRfI/AAAAAAAAABo/zwGWagah_Fg/s72-c/IMG_0035.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7782613295031751015</id><published>2010-12-21T21:02:00.000-08:00</published><updated>2011-04-15T02:49:00.606-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İslam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dünyevilik/Sekülerizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktidar'/><title type='text'>Negatif Teoloji</title><content type='html'>Bir defasında bir tartışmanın sonuna doğru şöyle bir diyalog geçmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Allah çiçeği yaratmıştır.&lt;br /&gt;- Evet?&lt;br /&gt;- Ama biz “Allah çiçektir” demiyoruz. Aynı şekilde, Allah varlığı yaratmıştır, o yüzden “Allah vardır” da diyemeyiz.&lt;br /&gt;- O zaman sen “Allah yoktur” diyorsun.&lt;br /&gt;- Hayır, Allah yokluğu da yarattığı için “Allah yoktur” da demiyorum.&lt;br /&gt;- Olur mu öyle şey?! Allah var mı yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamada tartışmayı durdurup bir sorunun da gayet yanlış olabileceğini iddia etmem gerekiyordu, ama tartıştığım kişinin yüzünde gerilim ifadeleri oluşmaya başlamıştı. Oysa bu kişinin benim hakkımda iyi şeyler düşünmesi gerekiyordu, o yüzden tartışmayı burada bırakıp “aslında aynı şeyleri söylüyoruz ama farklı ifade ediyoruz ” deyip konuyu kapatmam gerekti. Fakat ben böyle geri çekilince bu sefer daha önce ikna olmuş gibi göründüğü, “kar etmek mutlaka emeğin sömürülmesini gerektirir” iddasını “herkes her zaman eşit refaha sahip olmalı” diye yorumlayıp “ama hiç kimse eşit değildir” diye devam etti. Söyleyebileceğim çok şey vardı ama pek bir şey diyemedim, yazık oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki “Allah ne vardır ne yok” iddiasının arkasında “yaratmak” kelimesinin varlık-yokluk ikileminin ötesinde olması yatıyor tabii. Varlık-yokluk ikileminin ötesinde bir kavram oluşturulabilir mi bilemiyorum aslında, o yüzden yukarıda aslında biraz demagoji yapmıştım. Ama yine de tüm “Allah x’dir” şeklindeki ifadelerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu şekildeki tüm cümleler, x olma ve olmama ikileminin Allah’tan daha öncel olacağını iddia ettiği için, Allah kelimesinin anlamıyla çelişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’a göre müslüman bir erkeğin budist bir kadınla beraber olup olamayacağı konusu açılmıştı başka bir defasında. Kuran’da “ehl-i kitap” gibi bir ifade var. İşte her Müslüman ya bir müslümanla beraber olmalı ya da “kitap ahalisinden” biriyle beraber olmalı. Nedir bu kitap ehli? Dindar olan nişanlım bu konuda değişik görüşlerin olduğunu söyledi. Mesela Brahmanizm’i ehl-i kitaptan sayan bir grup varmış. Başkaları herhangi bir din olsa yeter diyormuş, ama tabii yaygın görüş sadece Hristiyan ve Yahudiliği almak oluyor bu gruba. Ancak tüm bu yorumların ortak noktası, bu ehl-i kitap meselesinin sadece erkekler için geçerli olması; müslüman kadınlar sadece müslüman erkeklerle evlenebilirler bu görüşlere göre. Bu ayrımın nedeninin o dönemde kadının bir özne olarak temsil edilmemesi olduğunu da söyleyip “bugün için şu yorumu yapabiliriz” diye devam etti: “Müslüman olmayan biriyle evlenecek bir müslümanın gözeteceği ölçüt kendi dinine karışılıp karışılmayacağı olmalı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmada önerilen başka bir ölçüt de İslam’la diğer inanış biçimi arasında bir eşleşme kurulup kurulamayacağı. Mesela Budizm’in temel iddialarından biri, varlık ve yokluğun ötesi gibi konularda suskun kalmak gerektiğidir. Oysa çoğu Müslüman bu konuda sessiz kalmayı kabul etmez. Bu yüzden Budizm’le İslam arasında bir eşleşme kurulamaz diye bir iddia geldi başka birinden.  Ben de tabii, Buda’nın yanıtlamayı reddettiği 14 soru muhabbetini düşünerek “iyi de Budistler bizim anladığımız anlamda Varlık’ın ötesinde bir şey olmadığını söylemiyorlar ki, sadece bunun bilinemeyeceğini söylüyorlar. Bu benim savunduğum negatif teoloji tarzı bir İslam yorumuyla örtüşür.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu son cümle bir açıklama gerektiriyor. Genellikle yakınımda hep dindar insanlar oldu. Ama dindar yakınlarım konusunda şanslıydım genellikle; insanların din konusundaki en temel tavırlarını bile tartışmaya açtığım halde, biri de “dinime küfreden müslüman olsa” demedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bu tartışmalarda içinde Allah geçen cümlelerin çoğuna yukarıdaki “Allah x’tir” cümlelerine verdiğim tepkiyi veriyorum. Bu tepkilerim genellikle de, sekülerizmle/dünyevilikle dindarlığın bir sentezi olmaya aday olarak gördüğüm negatif teoloji adlı düşünce akımıyla uyumlu oluyor. Ben de zırt pırt bu negatif teolojiyi bir alternatif olarak sunuyorum bu tartışmalarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akıma göre Allah’ı tasvir etmeyi bırakmak gerekiyor.  Allah bilir, görür, şefkat gösterir, sever, vardır, yoktur gibi ifadelerin yanlış olduğunu savunan bir akım. Biraz bakınınca neymiş bu negatif teoloji diye, İslam’da Mutezile akımıyla, Budizmle, Thomas Aquinas’la, bir de dinin tekrar tekrar yorumlanması ve her yorumun her an sökülüp sonra tekrar başka bir şekilde yeniden inşa edilmesi gerektiğini iddia ettiği iddia edilen Derrida’yla karşılaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceyi değerli buluyorum çünkü Allah tasvirleri genellikle bir iktidar yapısına işaret ediyor. Toplumsal iktidara sahip sınıfların toplumun kalanı tarafından algılanan sıfatları çoğu zaman Allah’ın da sıfatları oluyor. Allah’ın sıfatları metafizik bir sıralama olarak algılanıyor ve bu sıfata daha fazla sahip kişiler daha üstteymiş gibi algılanıyor. Tabii dediğim yanlış anlaşılmasın, Allah tasvirleri iktidarların oluşmasına neden oluyor demiyorum. Nedenselliği böylece tek yönlü kurmak biraz safça olurdu. Toplumsal iktidar yapıları da Allah tasvirlerinin belli şekilleri almasını sağlıyor elbette. Bu yüzden dinin yeniden yorumu genellikle aynı zamanda bir başkaldırının parçası da oluyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7782613295031751015?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7782613295031751015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7782613295031751015' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7782613295031751015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7782613295031751015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/12/negatif-teoloji.html' title='Negatif Teoloji'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-475549760380451541</id><published>2010-11-11T17:13:00.000-08:00</published><updated>2010-11-11T17:17:54.279-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Geçmiş-Erkillik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><title type='text'>Yabancılaşma ve Geçmiş-Erkillik II</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Geçmiş ve Ata-Erkillik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ata-erkillik (sadece) erkek egemenliği değildir. Doğru, erk egemenlik demektir ve ata bir erkektir. Ama ata aynı zamanda geçmiştedir. Bugün yaşamamaktadır. Zamanında var olmuştur, bugüne dair bir şeyler kurmuştur sonra gitmiştir. Kanlı canlı bir varlığı yoktur, sizi karşınıza alıp konuşamaz. Sokakta yürürken göremezsiniz, kimseyle tokalaşmaz, kimseye tokat atmaz. Kimseyle temas halinde değildir, kimseye yakınlaşamaz, kimseyi sevemez, kimse de sevmez. Çünkü bizim yaşadığımız anlamda ölüdür, sermaye gibi, tanrı gibi. Bu açıdan ata-erkillik özel bir tür “ölü-sevicilik” ya da geçmiş-erkilliktir aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama başka bir anlamda yaşamaya devam eder ata. Bugün, o kurdukları üzerinden, o kurdukları üzerinde yaşayanlar tarafından yaşatılır. Bugün yaşayanlar atalarının dediklerini tekrarlayarak, onları anarak, bugünü onlarla anlamlandırarak, onlara borçlu olarak, onları taklit ederek, bugünü onların gününe benzeterek, onlara benzeyerek bu ataları var ederler. Hep şöyle söylenir: Varlığımızı atalarımızın varlığına borçluyuz. Oysa tam tersi doğrudur: atalar varlıklarını varlığımıza borçludur. Daha keskin bir şekilde ifade edersek: bugünkü varlığımızı atalarımızın geçmişte varolmuş olmasına borçlu olsak bile atalarımız bugünkü varlığını bizim bugünkü varlığımıza borçludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bu noktada karşımıza “vefa” çıkar. Denir ki, şimdimizin geçmişimize vefa borcu vardır. Şimdi, geçmişe referansla tanımlanmış bir hak yapısı tarafından yargılanır. Geçmişte yapılmış olana karşılık şimdide yapılabilecekler sunulur. Bunlar şimdiyi kurgulayan geçmişin hakkıdır. Alternatif şimdileri kendi varlığı için yok eden muzaffer geçmiş, şimdi de utanmadan şimdiyi borçlu çıkarır. Hakikaten, şimdide yaşadığı halde geçmişe borcu olan kimlerdir? Elbette geçmişin iktidar yaptıkları. Onlar iktidarlarını, kendilerine benzeyenleri iktidara yerleştiren geçmişe borçludur. Ama elbette bu bir alışveriştir. Şimdinin iktidarı, geçmişin kucağında büyüyebilmiş olandır. Geçmiş tarafından elenmemiş, yok edilmemiş olandır. Her iktidar kendine benzeyene iktidar verir ya; öyle şimdinin iktidarı da geçmişe benzediği için iktidar olabilmiştir, bu yüzden geçmişe borçludur. Bu yüzden vefadan da en çok onlar, geçmişe benzeyenler, bahsederler. Vefa, ata-erkil, daha doğrusu, geçmiş-erkil bir değerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı nedenlerden, bugün iktidarda olmayanlar geçmişe borçlu hissetmezler kendilerini. Onları iktidar yapacak geçmişler, şimdi muzaffer olanın geçmişi tarafından yok edilmiştir. Ancak yine de onlar, şimdinin mazlumları, da geçmişe benzer, çünkü onlar da geçmişin kucağında yok olmamıştır. Geçmişten şimdiye gelirken, muzaffer geçmiş aslında istemediği halde kendisine benzeyen ama kendisine karşı olan yeni karşıtlıkları yaratır. Bunlar tarihi şimdinin muzafferinden farklı okusa da, farklılık şimdinin izin verebildiği kadardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ortalama (bir isim vermek gerekirse) bir Kemalistle İslamcıyı karşınıza alsanız, ilk bakışta gözünüze çarpacak şey belki bir ata figürü olacaktır. Atatürk’le Peygamber arasında bir sürü benzerlik bulacaksınız. Her ikisi de bir asr-ı saadet döneminden bahsedecek belki size. Bu dönemlerin şimdiyle farkları konusunda da, “o dönemde başka türlüsü yapılamazdı” diyecekler belki. Ama bu fikri devam ettirip o dönemdeki her öğeyi şimdinin filtresinden geçirmek konusunda gönülsüz olacaklar muhtemelen. Çünkü göz(üm)ü tırmalayan bir gelenekçilik mevcuttur her ikisinde de. Nadiren şimdi düşünülenin eskiden düşünülmüşe üstün olduğunu kabul ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeynep Gambetti &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/haber/halkimizin-gercek-degerleri.htm"&gt;buradaki&lt;/a&gt;, (“aydın” kelimesi bende kaşıntılara neden olsa da) oldukça yerinde bulduğum yazısında İslam aydınlarının geçmişi okuma biçimlerinin nasıl da Kemalist aydınlara benzediğini söylüyor. Bu benzerlik yazıda bahsedilebilenden çok daha derin bence. Kemalizmi iktidar yapan birkaç süreç vardı. Bunlardan biri de ata-erkillik. Aynı ata-erkillik İslam’a da Anadolu’da Kemalizmle beraber yaşama şansı verdi. Bu yüzden bugün birbirlerine karşı olan İslamcılarla Kemalistler geçmiş-erkillik söz konusu olduğunda birbirlerine fazlaca benziyorlar. Hatta diyebiliriz ki, İslamcıların bugün elde ettiği Kemalizmi sorgulama, eleştirme ve hatta yıkma gücü onla paylaştığı geçmiş-erkilliğin gücünden geliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-475549760380451541?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/475549760380451541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=475549760380451541' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/475549760380451541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/475549760380451541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/11/yabanclasma-ve-gecmis-erkillik-ii.html' title='Yabancılaşma ve Geçmiş-Erkillik II'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-4031576206227575031</id><published>2010-11-11T16:46:00.000-08:00</published><updated>2010-11-11T16:53:19.878-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Geçmiş-Erkillik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><title type='text'>Yabancılaşma ve Geçmiş-Erkillik I</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Canlı Muamelesi Gören Ölüler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Her toplumsal yapının kendine özgü ölü-canlı/özne-nesne ayrımı vardır. Bu ayrımları keskin bir şekilde ifade etmek, anlamak (benim için) pek de kolay değil. Ama herkes gibi benim de bazı çağrışımlarım var bunlarla ilgili. Bu çağrışımları şöyle listelersem:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlı/özne olmak: yaşam dolu olmak, iradeli olmak, amaçlı olmak, bilinçli olmak, nedensizlik içermek, gerçek zamanlı olmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek zamanlı olmaktan kastım şu: mesela bir canlıyla karşılaştığınızda ve ona bir şey yaptığınızda size hemen tepki verir. Sizin yaptığınızla onun tepkisi ve bu tepkinin sizin tarafınızdan görülmesi hep aynı zaman aralığı içinde gerçekleşir. Canlıların zamanı daha doğrudan, aracısızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedensizlik ise belli bir öngörülemezlik, heterojenlik, öznellik içerir. Özneler yapısal değildir tam olarak. Her türlü sınıflama içinde türdeş olmayan, birbirine benzemeyen, farklı öğeler bulundurur özneler. Özneler hata yapar, yaratıcıdır, özgürdür, farklıdır.&lt;br /&gt;Toparlarsak: canlılar, özneler belli bir amaç doğrultusunda hareket ederler ve duyulara çok da öngörülemez tepkiler verirler. Özel olarak öznelerde bir de bilinç vardır, kendini, kendi olmayanı, amacını bilir/kurgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlılara karşılık ölü/nesne olanlar iradesizdir, kontrol ediliyordur, değişmezlik, nedensellik içerir ve indirgenebilir ya da dolaylı bir zamanda yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndirgenebilir ya da dolaylı zamanda yaşamak: Ölü olan ya başka bir zamanda yaşamıştır, ya da başka bir zamanda oluşmuştur. Etkin olduğu, tepki verdiği, bilinci olduğu, oluştuğu zaman şimdi değildir. Dolaylı yollardan ancak ulaşılabilir bu zamana. Ya şimdide bıraktığı etkiden ya da şimdi kendisiyle girilen etkileşime vereceği tepkideki gecikmeden anlaşılır zamanı. Mesela bir taş şimdiye ait değildir. Taşın yapıtaşları başka bir zamanda birleşmiştir. Bu şekli şimdi almaz. Şimdi doğrudan baktığımızda taş değişmez. Ama dolaylı anlama yöntemleriyle ona baktığımızda anlatır bize taş oluşum zamanını, oraya gelme zamanını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü/nesne olanın varlığı, davranışı arkasında başka varlıkları, davranışları gizler. Ölü olan ordadır çünkü oraya getirilmiştir, öyle davranır çünkü davranışının yasaları öyle davranmasını emreder. Varlığı nedenlere bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü olanla canlı olan arasındaki ayrımın içinden doğmuş bir benzerlik var ölüyle canlı arasında. Yabancılaşma, şeyleştirme, puta tapma, özneleştirme, fetiş gibi kavramlar açısından temel öneme sahip bir grup var: Canlı muamelesi gören ölüler. Bunlar ölüdür aslında ama canlılar tarafından yaşam yüklenir bunlara. Bunlar, canlıların kendi canlarına, belki de canı ifade etme ihtiyacının kaçınılmaz sonucu olan yabancılaşmasının doğal bir sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Son hava bükücü” filminde bir sahne vardı: (galiba) su imparatorluğunun prensesi öldürülen bir su tanrısının canlanması için kendi canını feda etmek zorunda kalıyordu. Kendi canını bağışladığında bu ölü tanrı da diriliyordu. Bu sahne aslında ölülerin nasıl canlı muamelesi gördüğüne iyi bir örnek oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir canlı kendini belli bir ölüye benzettiğinde, kendi nedensizliğini, sorumluluğunu, özgürlüğünü bu ölünün eline bıraktığında, kendi canlılığı kendinden o ölüye geçer. Bu geçiş, aktarımın arkasında bir farklılık, gerilim vardır. Ölü olan aslında başka bir zamanda yaşamıştır. Ama şimdiye ait olan can, bu ölünün şeklini aldığında, ölünün şekline birden “şimdi” katılmış olur. Ölü sanki şimdi yaşıyormuş gibidir, canlı ölüye büründüğünde. Canlının öznelliğini gösterebileceği her alanda ölü olan birden öznel bir varlık kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle anlatınca tabii şunu ifade etmek çok kolay görünüyor: ölü olanın şimdideki varlığı, canlı olanın şimdideki varlığına bağlıdır. Ancak bu ifade kolay yenilir yutulur cinsten değildir, çünkü iktidarlar aksini savunur. Şöyle ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlının varlığı elbette ölü olan üstünden tanımlanır. Hatta canlının canı ölü olana koşullanmıştır; ölü olan orada ölü olarak bulunmasa, canlının canlı olması mümkün olmayacaktır. Bu açıdan, canlı muamelesi gören ölüler canlılara canlılıklarını katma ölçütü olurlar birden. Canlının canlı olabilmesi için, kendi canını bu canlı muamelesi gören ölülerden birinin içine yerleştirmesi gerekir. Yabancılaşma denilen olgu temelde bununla ilgili olsa gerek, canlı, bir ölüye canlı muamelesi yaparak, böyle ölüler aracılığıyla canına yabancılaşır. İktidar da aslında bir açıdan, canlı muamelesi gören ölülere sahip olan, onları kontrol eden sınıf olarak düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna verilebilecek ilk örneklerden biri sermaye elbette. Sermayenin oluşumu şimdide gerçekleşmez. Sermayeyi yaratan emek başka bir zamanda yaşamıştır ve bugün önümüze konan sermaye bu emeğin taşlaşmış, ölmüş şeklidir. Sermayenin zamanına ancak bu ölü emeklerin zamanlarına dönerek ulaşılabilir; sermayenin zamanı dolaylıdır. Sermayenin yaşam kazanması ise şimdi canlı olan emeğin sermayenin şeklini alıp canlılığını kaybetmesi ile mümkündür. Emek, sermayenin canlanması, yani üretmesi için kendini feda eder. Böylece, aslında sermayenin şimdiki varlığı, şimdideki emeğin varlığına bağımlıdır. Şimdiki emek olmazsa sermaye de sadece ölü olur. Ama baktığınızda hep tersi söylenir, sanki üretimin temel koşulu sermayeymiş gibi resmedilir. Emeğin varlığı, şeklini aldığı, kendini feda ettiği sermayeye indirgenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her toplumsal yapı bazı ölülere canlı muamelesi yapar. Bu yüzden de her devrimin ilk hedefi bu canlanmış ölülerdir. Devrim bu canlılaşmış ölüleri öldürüp yerine başka ölüleri getirir. İslam mesela, putları yıkarak canlı muamelesi gören ölüleri öldürdü. Ama yerine Kuran’ı getirerek, yeni bir canlı muamelesi gören ölüler kümesi yarattı. Burjuva devrimi canlı muamelesi gören Tanrı, asalet gibi yapıları kırdı. Bunlar sermayeci çağda öldüler. Ama bunların yerine sermaye geldi, ölü olduğu halde canlı muamelesi gören olarak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-4031576206227575031?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/4031576206227575031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=4031576206227575031' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4031576206227575031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4031576206227575031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/11/yabanclasma-ve-gecmis-erkillik.html' title='Yabancılaşma ve Geçmiş-Erkillik I'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-9009132383470677329</id><published>2010-09-25T12:16:00.000-07:00</published><updated>2010-09-25T12:18:52.837-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marxizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>Kimlik Siyaseti, Sınıf Bilinci, Solculuk</title><content type='html'>Bir kadın sokakta sadece bir kere tacize uğrasa, kendisinin çekici olduğunu ya da kendisini taciz edenin sapık olduğunu düşünebilir. Ama çoğu kadın sadece bir kere tacize uğramıyor. Bu yüzden kendisini taciz edenin kişisel sapıklığının olayı açıklamadığını fark edebilir. Öte yandan çoğu kadın tacize uğradığı için sokaklarda, meselenin tam olarak kendi çekiciliği ile ilgili olmadığını da fark edebilir. Problemin kendi üstüne yapışmış, kendisini tanımlayan bir kimlikle alakalı olduğunu, kendisinin kadın olması, genç bir kadın olması ya da başörtülü olmaması yüzünden olduğunu düşünebilir.&lt;br /&gt; Bunu fark ettiğinde, kendisinin günlük yaşamıyla ilgili olan, siyasetle doğrudan kesişmeyen kimliğinin siyasi bir içeriğe sahip olduğunu da görür. Bu görüş, bu kişinin kadın olma bilincinin bir parçası olur. Bu noktada feminist söylemin bir işlevi, böyle olaylar karşısında kadına durumu anlayacak, durumu nesneleştirecek, değiştirecek bilinç aracını sağlaması.&lt;br /&gt; Kimlik siyaseti, insanların günlük yaşamlarının (cinsellikten, çalışma koşullarına kadar) siyasetten muaf olmadığını gösterdi. İnsanların toplumsal rollerinin, kişiliklerinin onların bağlı oldukları siyasi yapı üstünden günlük yaşamlarını belirlediğini gördük. Bir beyaz, bir siyahı işe almadığında siyah olduğu için, aslında tüm beyazlar adına tüm siyahlara ayrımcılık yapmış oluyor. O iş için o andaki işçi seçimi gibi yerel, ufak çaplı bir olayın arkasında makro, küresel, büyük çaplı bir dinamik yatıyor. Bu yüzden kimlik siyaseti alışkanlıklarıyla düşünmek insanı toplumu bireylerin belirlediği algılayışının dışına taşıyabilir.&lt;br /&gt; Aklımdaki bir soru, bu kimlik siyasetinin bir şekilde Marxist anlamda bir sınıf bilincinin oluşmasına bir katkısının olup olmayacağı. Bir işçi/emekçi/çalışan de kendi üretim koşullarında değişmesi gereken şeylerin sadece yerel olarak kendi üstünün/patronunun/işvereninin sorumluluğunda olmadığını, ama aslında kendi konumundaki herhangi birinin benzer koşullarla karşılaştığını düşünebilir kimlik siyasetiyle düşünmeye alışmış biri. Ancak, bu aşamanın gerçekleşmesi için sanırım, kimlik siyasetinin “özcülük” eğiliminden kurtulması lazım. Kimlik siyaseti ilk çıktığı andan itibaren cinsiyet, ırk, kültürel geçmiş gibi insanlara çoğunlukla doğuştan gelen kimliklere konsantre oluyor. Bu da ister istemez kimliklerin bir “öz”ü olduğu, sonradan inşa edilmediği fikrini kuvvetlendiriyor. Ancak, zaten kimlik siyasetinin çıkış amacı bu özlerin toplumdaki rollerini değiştirmek olduğundan, yine ister istemez sosyal inşacılık fikirlerine ihtiyaç duyuyor. Özellikle istatistiksel ayrımcılığı, kimliğe dayalı ayrımcılığa bağlama noktasında.&lt;br /&gt; Bir beyaz bir siyahı işe almadığında, işin gereklerinin ortalama bir siyahta bulunmadığını tahmin ediyorsa ve birtakım nedenlerden bu siyahı test edemiyorsa, o zaman bu şirket istatistiksel ayrımcılık yapmış oluyor. Bu noktada kimlik siyaseti, ortalama siyahın bu özelliğinin siyah olmaya içkin olmadığını, siyah olmaya tarihsel olarak katıldığını ve değişmesi gerektiğini iddia etmeyi gerektirebilir. Bu yüzden tek tek şirketlerin tek tek sorumluluğu olmasa bile, sistemin genel bir sorunu olur siyah olmakla işin gereklerini yapabiliyor olmanın örtüşmüyor olması. Bu sayede pozitif ayrımcılığı savunmak mümkün olur: Tek tek şirketlere kısa vadede zarar ettirme pahasına, bu sorunun uzun vadeye taşınmasını engellemek.&lt;br /&gt; Doğuştan gelmeyen ya da doğuştan gelse bile bedensel bir özellikten kaynaklanmayan ayrımları kırmak amacına taşındığında kimlik siyaseti, bir “işçi/emekçi/çalışan” kimliğinin oluşması daha kolay olur.  Elbette, kimlik siyasetinin bir sınıf bilincine yol açabilmesi için işçi-sermayeci dışındaki kimliklerin de anlamsızlaşması da bu süreci hızlandırır. Sınıf bilincinin oluşabilmesi için diğer toplumsal kimliklerin silinmesi, anlamsızlaşması şart demek istemiyorum. Bu, tarihi doğrusal şemalara yerleştirmek demek olur. Ama en azından sistemin kendi başına bu kimlikleri hemen yıkmasını da beklemek doğru olmaz sanırım.&lt;br /&gt; Doğuştan gelmeyen kimlik deyince aklıma bir de “solcu” kimliği geliyor. İtiraf etmem gerekirse, “solcu dediğin şöyle olur,” “solcu dediğin böyle olur” tarzı cümlelerde kendini az da olsa gösteren solculuk kimliğini kafamda bir yere oturtamıyorum. Bu bilinç şeklinin işçi/emekçi kimliğinin oluşmasına katkısının, en azından kısa vadede, fazla olmayacağını düşünüyorum. Ama o zaman da, kapitalizmin neden böyle bir kimlik ürettiği sorusu karşıma çıkıyor ki, kolay bir soru değil. Bir tür hata payı mı? Yani sistemin Bhaskar’ın deyimiyle açık bir sistem olmasından kaynaklı, kendisini sınırlarının ötesine, yani yıkımına götürmesi sonucu mu? Yoksa sistemin genişlemesini, güçlenmesini sağlayan bir kimlik mi? İkincisi bana daha mantıklı geliyor doğrusu. Özellikle, çevrecilik, adil ticaret, organik üretim gibi olguları düşündüğümde, solculuğun kapitalizme ihtiyacı olan dinamizmi kattığını, onun daha da etkinleşmesini sağladığını düşünüyorum bazen. Tabii, bu böyle bile olsa, sistemin genişlemesi kendi sonunu da getirecekse, solculuk uzun vadede sistemin yıkılmasına hizmet ediyor olabilir, kısa vadede onu güçlendirmesine rağmen.&lt;br /&gt;Karışık işler…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-9009132383470677329?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/9009132383470677329/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=9009132383470677329' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/9009132383470677329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/9009132383470677329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/09/kimlik-siyaseti-snf-bilinci-solculuk.html' title='Kimlik Siyaseti, Sınıf Bilinci, Solculuk'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6455330972487610650</id><published>2010-09-21T09:09:00.000-07:00</published><updated>2010-09-21T09:14:14.337-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ahlak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jürgen Habermas'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Eleştirel Ahlak Bilimi</title><content type='html'>&lt;span style="font-size: medium;"&gt;Bir bilimin mümkün olabilmesi için  belki de ilk koşul, belli gözlem ve  kavrama ölçütlerine göre  gözlemlenebilir ve kavranabilir bir nesneler  topluluğu olması.  Dolayısıyla bir ahlak biliminden bahsedebilmek için de  “ahlaki  nesneler” diyebileceğimiz bir topluluğa ihtiyacımız var. Bu  yazı  dizisinde, “ahlaki şekiller” ya da “ahlaki formlar” demeyi tercih   edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahlaki Şekiller&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden  önce herhangi bir ahlaki şekil, belli bir eylemin ya da  eylemler  topluluğunun bir temsilidir. Mesela yaya geçidi işareti, yaya   geçidinden geçecek olan sürücülerin, daha geçitten geçmeden önce, yaya   geçidinden geçme eylemine koşullar getiriyor. Mesela yaya geçidinden   hızlı ya da yaya var mı diye bakmadan geçme eylemlerinin   olumsuzlamasını, yani bu eylemlerin terslerini temsil ediyor. Ancak aynı   eylem bir sürücünün yaya geçidine gelmeden önce geçitte yaya var mı  yok  mu diye bakması sırasında bir gözlem olarak da temsil edilebilirdi.  Bu  iki temsil arasındaki fark, ilkinin anlamının eylemin  gerçekleşmesinden  öncesine dair olmasıdır. Yaya geçidini, geçitten  geçmiş sürücülerin  görmesinin bir anlamı yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaki şekiller  belli eylem topluluklarının eylem gerçekleşmeden önceki  temsilidir, ama  her bu tarzdaki temsil ahlaki şekil olmayabilir. Mesela  tahminler de  eylemler gerçekleşmeden önce anlamlıdır. Ancak tahminlerde  tahmini  oluşturan özneyle tahmin edilen eylemin sahibi arasındaki ilişki  gözlem  iken, ahlaki şekillerde ise emirdir. Burada önemli bir ayrım,  eylem  sahibinin eylemin temsilini görüp görmemesinde yatıyor. Ahlaki  şeklin  amacına ulaşması, eylem sahibinin bu şekli görebilmesine bağlı;   tahminde ise görme eyleminin sahibi, temsil edilen eylemin sahibi değil,   tahmin şeklinin sahibidir. Bu açıdan ahlaki şekiller şekil sahibiyle   şeklin temsil ettiği eylemin sahibi arasında güvenilir bir iletişimi   varsayar. Bu açıdan, ahlak şekli kavramı, Habermas’ın yaptığı gibi bir   iletişim kuramını temel alır, ancak iletişimin içeriği konusunda bir   kısıtlama getirmez. Habermas’ın ‘söylemin imkânı’ argümanlarında,   söylemin taraflarının sadece söylem açısından simetrik/bağdaşık olmaları   gerektiği düşünülür. Ahlaki şekil kavramının varsaydığı iletişimde bu   boyutta bir simetri şart değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaki şekiller belli eylem  topluluklarını temsil ederken eylemleri  verili alır. Ancak bir eylemi  verili almak o eylemin temelindeki  özne-nesne ayrımını da verili almayı  gerektirir ki böylece ahlaki şekil  bu eylemin sahibi olan öznelere  emir olarak yönelebilsin. O zaman,  yukarıdaki tartışmaya göre, ahlaki  şeklin, temel aldığı tüm özneler  arasında iletilebilir halde olması  lazım. Bu da şeklin tek tek  öznelerden bağımsız olmasını, özneden  özneye değişmez olmasını; yani,  tüm özneler için aynı eylemi temsil  etmesini gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kant, kendi argümanları içinde birbirine  denk olan üç maksimini  oluştururken, özne olarak tüm insanları temel  alıyordu. Bu üç maksimin  ortak olarak tarif ettiği ahlaki şekillere de  “kategorik emir” ismini  vermişti. Temel aldığı özne-nesne ayrımını  savunmak için de tüm  insanlarda ortak olarak bulunan bir içerik  olduğunu, bunun da akıl  olduğunu iddia etmişti. Ahlak şekli ise temel  alınan özne-nesne  ayrımları açısından daha esnek bir kavramlaştırma  veriyor bize. Mesela,  bir milliyetçinin sadece kendi milletinden  insanları hedefleyen bir  yargısı, Kant’ın kategorik emir sınıfına  girmezken, yine de ahlaki bir  şekil olarak temsil edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İncelenecek nesneler topluluğunu belirlemiş olduğumuzu varsayıp inceleme   yöntemi üzerine tartışmaya geçebiliriz. Temelde iki tip bilimden   bahsedebiliriz: Açıklayıcı/pozitif bilim ve önerici/normatif bilim.   Aşağıda bu iki tip bilimi ahlak şekilleri açısından tartışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Önerici Ahlak Bilimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Genel olarak, önerici bilimlerde temel alınan bazı ahlaki ilkeler   vardır. Bu ilkelere uygun eylemleri araştırmak ve hedeflenen öznelerin   uygulayabileceği şekilde ifade etmek gerekir, önerici bilimsel bir   çalışmada. Bu tarz çalışmalar incelediği eylem alanındaki uygulamaları   değiştirmeyi, geliştirmeyi hedefler. Amaç, anlamaktan önce   değiştirmektir. Anlamak sadece istenen sonuca ulaşmak için, gerekli   olduğu ölçüde hedeflenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela tıp alanındaki temel ilke,  belki, insan bedeninin sorunsuz  işlemeye devam etmesi iken, önerici  iktisatta ise çoğunlukla iktisadi  etkinliktir. Etkinliği temel alan  önerici iktisat çalışmalarında,  iktisadi süreçler sadece etkinlik  açısından incelenir ve yapılacak  değişikliklerin sadece etkinliği  artırıp artırmadığı araştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Önerici bilimler belli  özneleri hedef aldıkları için, yine bu özneler  tarafından talep de  edilirler. Bu yüzden önerici bilimsel çalışmalar  giderek artan  oranlarda dışarıdan gelen talep üzerine yapılır hale  geliyor. Böyle  durumlarda ise, çalışmaların temel aldığı ilke, çalışmayı  talep edenin  istekleri ölçüsünde belli oluyor. Çoğu iktisadi çalışmanın  hedefi kamu  kuruluşları olduğu için, biraz da bu kurumlardaki  seçilmişlerin tekrar  seçilme baskısı yüzünden, gelirin belli ölçülerde  (eşit ya da belli bir  sınıfı avantajlı kılacak şekilde) dağılımı da bazı  önerici iktisadi  çalışmaların temel ilkesi olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerici ahlak biliminde  ise, temel alınan ilke, ahlak şekillerini  benimseme eylemlerini temsil  eden bir ahlaki şekil oluyor. Bir ölçüde,  temel olarak meta-ahlaki bazı  ilkeler alınıyor. Kant’ın mesela  ‘kategorik emir’i yalan ya da yapılan  anlaşmaya sadakat konularına  uygularken yaptığı bu şekilde  sınıflandırılabilir. Bu tarz bilimi talep  edecek gruplar arasında belli  bir grubun yaşamını düzenlemek isteyen  kurumlar, örgütler olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Açıklayıcı Ahlak Bilimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Açıklayıcı bilimlerde ise, temel alınan ilke ahlaki içerikten öte  gözlem  ve kurgulama konusunda yöntemsel bir içeriği kapsar. Amaç,  değiştirmek  değil, anlamaktır. Değiştirmek sadece gözlem yapmaya  katkısı olduğu  ölçüde istenir, ama o da asgaride tutulur.  Deneylerde,  anketlerde, saha  çalışmalarında, her zaman gözlenende gözlemden sonra  bir değişim imkânı  vardır, ama bu değişimin genele etkisi hep ufak  tutulmaya çalışılır,  eğer hepten yok sayılmazsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıklayıcı  ahlak biliminde, incelenmek üzere bir eylem alanı ve alana  yaklaşılacak  bakış açısı belirlenir. Mesela, politik iktisadi bir ahlak  bilimi,  piyasalardaki ahlaki şekilleri bulup çıkarmaya odaklanabilir.  Böyle bir  çalışmada gözlemlenen eylemlerin ahlaki tavırları temsil  ettiği  varsayılır ve buradan bu eylemlerin ahlaki temsilleri gözlenmeye   çalışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir örnek üstünden düşünelim: Bir işverenle,  işçi arasında kar  paylaşımı konusunda bir anlaşma yapılır, işçi işe  alındığında. İşçi  kendisine vaat edilen ücretten daha fazlasını  istemez, işveren de çok  yüksek oranlarda kar payı bile kalmış olsa,  işçiye daha fazlasını  vermez. Ancak ücreti ödeme anında, işverenin  işçiye daha fazlasını  vermemesi hala bir seçimdir. İşçinin daha  fazlasını istememesi de… Bu  seçimin neden yapıldığı sorulduğunda  muhtemelen verilecek ilk yanıt  başta bir anlaşma yapılmış olduğu ve bu  anlaşmaya uymamanın yasal  olmaması olabilir. Ya da anlaşmaya uymamanın  ahlaksız olması… İkinci  yanıt, Kant’ı tatmin edecekken, ilki etmezdi.  Sormaya devam ederdi  muhtemelen. Yasal olmayan hiçbir şeyi yapmamak mı  gerekir? Yanıt  hayırsa, o zaman ilk yanıt eylemi temsil etmiyor  demektir. “Evet!”  yanıtını ise bir “Niye?” daha bekler. Yanıt  muhtemelen cezadan çekinmek  olacaktır. Bu sorgulama devam ettiğinde  belki, piyasadaki etkileşimde  bireyci bir bencilliğin, maddi  zenginliğin esas olduğuna varılabilir.  Sonra açıklayıcı ahlaki bilim bu  hipotezi, diğer alanlarda da  sorgulamaya devam eder. Amaç, piyasa  düzeniyle bireyci, maddi zenginliğe  dayanan bencillik arasındaki  ilişkiyi deşifre etmektir. Ancak bu anlama  süreci bittiğinde açıklayıcı  bilimsel çalışma da biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahlaki İktisat&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Andrew Sayer, “ahlaki iktisat”[1] adını verdiği radikal iktisat projesi   için, bu iki tip politik iktisadi ahlak biliminin birleşimini  savunuyor.  Her iki tip bilimsel çalışmanın da politik iktisadın  programına  alınmasının, kapitalizmle gelen değer-gerçek ayrımı sürecini  geriye  çevirmeye katkısı olacağını iddia ediyor. Bu tavrı Marxizmle de  bağlamak  mümkün. Ollman[2], “Marxist bir etik var mı?” başlıklı  makalesinde  Marx’ın elyazmalarından[3] şu alıntıyı yapıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “[Gerçek-Değer ayrımı] yabancılaşmanın doğrudan, her insana farklı ve   karşıt birer ölçü, ahlak bilimi bir yanda, politik iktisat diğer yanda,   tatbik eden, kendi doğasından kaynaklanıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayer de bu  tavrı temel alarak, ahlaki düşüncenin bilimsel düşünceden  kopuşunun,  aslında toplumsal yaşamdaki tarihsel bir kopuşun uzantısı  olduğunu  iddia ediyor. Mesela, “Ahlaki iktisat ve politik iktisat”  makalesinde  şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsanlar iktisadi yaşamlarındaki kontrolü  kaybettikçe, küresel  iktisattaki rekabetin yasaları, ahlaki iktisattaki  önerici açıların  takdirini azaltma eğilimine girdi, böylece ahlak  konusundaki felsefi  söylemi alakasız kıldı. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreci  tersine çevirmek adına önerdiği ahlaki iktisat için bazı  araştırma  konuları önererek bitiriyor makalesini. Bunlar arasında, aile  yapısının  sorgulanmasından, işçi-işveren anlaşmalarına, temel mülkiyet   haklarından, metalaşmanın sınırlarına kadar birçok temel politik   iktisadi konuyu ahlaki sorgulamaya açmayı öneriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eleştirel Ahlak Bilimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sayer’in yaptığı aslında bu iki tip bilimi iki ayrı disiplin olarak tek   bir çatı altında, ahlaki iktisat çatısı altında toplamayı önermek.   Ancak, Ollman’a göre Marx’ın yapmaya çalıştığı ufak görünebilecek bir   ayrımla farklı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En geniş anlamıyla Marx’ın yapmaya çalıştığı,  sadece düşünmekten farklı  bir şey yaptıklarını, söylediklerinin sadece  bildiklerinin bir sonucu,  sadece bilmeye yönelik bir işlevi olmadığını  ve analizleri üstünden  okuyucuyu farklı bir anlam ve eylem türüne  çektiklerini göstermekti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu alıntıyı yukarıdakiyle beraber  okuduğumuzda, Marx’ta ahlakın nesnel  olarak ele alınması ve iktisadi  olanın ahlaki olarak yargılanmasının  genel bir eylem ve anlam  birliğinin değişik anları olduğunu görüyoruz.  Bu da aslında Marxist  projenin açıklayıcı ve önerici bilimlerin bir tür  sentezini  gerektirmesine geliyor. Max Horkheimer “Geleneksel ve  Eleştirel Kuram”  adlı makalesinde böyle bir sentezi, “geleneksel kuram”  diye  adlandırdığı açıklayıcı bilime yöneltilmiş bir eleştiri olarak   tartışıyor. Bu çalışmadan, eleştirel kuramın temel yöntemleri konusunda   bazı ilkeleri çıkarsamak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle açıklayıcı bilim  gözleyen-gözlenen ayrımına dayalı sabit bir  özne-nesne ayrımına  dayanır. Özne gözlenen olarak asla nesne olmaz böyle  çalışmalarda.  Önerici bilimlerde ise özne, önerinin yapıldığı eylem  sahibidir.  Bilimci ise, eylem sahibi için uygun ilkeleri verili alan bir  bilgi  makinesidir. Önerici bilimde, bilimci nesne iken, önerinin  muhatabı  özne olur. Eleştirel bilimde ise, özne-nesne ayrımı değişken  bir  anlam-eylem döngüsünde, sabit olmayan bir içerik kazanır. Her bir  anda,  o ana özgü bir özne-nesne ayrımı vardır ama bu ayrım çalışmanın   bütününde yapılamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan, eleştirel bilimde, toplum  olduğu gibi kabul edilmez. Toplum,  barındırdığı temel dinamikler  üstünden anlaşılır, ama bu dinamiklerin  toplum üzerindeki uzun vadeli  etkileri, bilim cemaatine olan etkileri de  hesaba katılarak anlaşılmaya  çalışılır. Bu anlaşılma aynı zamanda, yine  bu toplumsal yapıda kendini  ifade şansı bulamayan, kamusal alanda var  olamayan ve beklenen uzun  vadeli değişimde tamamıyla kaybolacak ya da  bozulacak olan toplumsal  sınıfların bakış açısı altında yapılır. Böylece  hem bu toplumsal  sınıfların kaybolmadığı alternatif bir geleceğin  imkânı araştırılır,  hem de şu anki toplumsal yapılar bu imkân ölçüsünde  yargılanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu açılardan eleştirel ahlak bilimi, toplumdaki yaygın ahlak   şekillerini, açıklayıcı bilimin yaptığı gibi bulmaya, anlamaya başlar.   Ancak orda durmaz ve bu anlama çalışmasının arkasındaki ahlaki şekilleri   de arayarak, gözleyen özne kendisini gözlenen nesne konumuna getirir.   Aynı şekilde, toplumdaki baskılanan sınıfların taşıdığı ya da taşımak   istediği ahlaki şekillerin bulunmasıyla bu sefer toplumsal yapılar özne   konumuna getirilerek yargılanır. Yargılanan özneler arasında, ezilen   sınıflar ve tabii bilimcinin kendisi de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fark  edilebileceği gibi, bu tarz bir çalışmada birçok yerde bir kendine   dönüş söz konusu. Güçsüz sınıflar kendilerine uygun ahlaki şekillerle   yargılanırken, bilimci de kendi anlama ve yargılama yöntemlerine göre   anlaşılıyor ve yargılanıyor. Kendine dönüşlülüğün kolayca mantıksal   çelişkiler ya da gerilimler yaratabileceği düşünüldüğünde, aslında   eleştirel kuramın süreklilik özelliği taşıyan bir programdan öte,   kırılmaların, devrimlerin yer aldığı süreksiz, zıplamalı bir yola neden   olması beklenir.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özet olarak, eleştirel politik iktisadi  ahlak bilimi, doğru nesne  tanımıyla toplumun inşa ettiği ve toplumu  inşa eden ahlaki düzenin,  politik iktisadi alanda güçsüz kalan sınıfın  lehine değişmesine ön ayak  olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]   Sayer’in bu konudaki  tartışmaları için New Political Economy dergisinde  2010’da yayınlanan  “Moral Economy as Critique” adlı makalesine ve  Studies in Political  Economy dergisinde 2000’de yayınlanan “Moral  Economy and Political  Economy” makalesine bakılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Bertell Ollman, “Marxist bir Etik Var mıdır,” şu linkten ulaşılabilir: http://www.nyu.edu/projects/ollman/docs/ethic.php&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] 1844, Elyazmaları, sayfa 121.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4]   Russell paradoksu, ‘kendi elemanı olmayan kümelerin kümesi’ kavramını   bularak “naif” küme kuramında bir çelişki yakalar. Bu çelişkinin temel   özelliği kendine ters yönden bir dönüşü içermesi. Mesela, ‘sadece,   kendini açıklamayan kuramların kuramı’ da kendini açıklama açısından   çelişkiye neden olur. Bu çelişkinin, tutarlı bir sisteme yol verebilmesi   için, çelişkiye neden olan sürecin kırılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı &lt;span style="color:red;"&gt; &lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2010-08-23 tarihinde &lt;a href="http://www.siyasetkahvesi.com/index.php"&gt;Siyaset Kahvesi&lt;/a&gt;'inde yayınlandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6455330972487610650?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6455330972487610650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6455330972487610650' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6455330972487610650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6455330972487610650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/09/elestirel-ahlak-bilimi.html' title='Eleştirel Ahlak Bilimi'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1465635018096350655</id><published>2010-09-15T10:58:00.000-07:00</published><updated>2010-09-15T11:01:16.721-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktisat'/><title type='text'>İktisat Cemaatinden Bir Anı</title><content type='html'>8 katlı binamızın iktisat katlarından birinden politika katlarından iniyorum. Politika katlarının daha aşağıda olması tamamıyla tesadüf tabii ki. Asansör bir kat iniyor ki, kapı açılıyor ve asansöre mikro iktisadın büyüklerinden AR biniyor. Kibar adam vesselam. Taa üç sene önce verdiği yarım dönemlik derste hiçbir kendini gösterme aktivitesine girmediğim halde, bölümde gördüğü için selam veriyor. Öğrenci görünce ne yapacağını şaşıran profesörlerin de olduğu bölümümüzde büyük nimet.&lt;br /&gt;Kendisi 1’e basıyor. Binadan çıkacak. Ancak ben daha önce 2’ye basmışım, politika bölümüne gidiyorum. Komünizm dersini dinlemeye karar vermişim.  AR görüyor ikinci kata gidileceğini; hesap sormayan tavırla:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AR: Ne işin var ikinci katta?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iktisat doktora öğrencisi politika bölümüne gidiyor. Çok garip değil mi?  En azından hesap soran bir tavrı yok, o da olabilirdi tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben: Bir ders var, ona gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani, bir umut sorunun geri kalanıyla ilgilenmez belki. Ama öyle olmuyor, asansörde yalnızız, muhabbet açası var belli ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AR: Ne dersi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gören danışmanım sanır. “Sana ne!” diyemiyorum tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben:  Komünizm diye bir ders var, ona gidiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AR: …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AR “ne desem boş” gülümsemesinden sonra telefonuyla ilgilenmeye başlıyor. Tabii, iş piyasasında “kas gösteren” bir makale sunabilmek için çırpınması gereken bir doktora öğrencisinin komünizm gibi gereksiz, zararlı ya da boş kavramlarla ne işi olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde “normal” olabileceğim bir cemaat arayışım sürüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1465635018096350655?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1465635018096350655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1465635018096350655' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1465635018096350655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1465635018096350655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/09/iktisat-cemaatinden-bir.html' title='İktisat Cemaatinden Bir Anı'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8481304353711527243</id><published>2010-09-10T21:06:00.000-07:00</published><updated>2010-09-10T21:09:08.197-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görüntüler'/><title type='text'>Oy Kullan ya da Öl!</title><content type='html'>&lt;div style="background-color: rgb(9, 9, 9); width: 440px;"&gt;&lt;embed src="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFFBRVpAHw==" type="application/x-shockwave-flash" wmode="window" bgcolor="#090909" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="440" height="360"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div style="background-color: rgb(9, 9, 9); padding: 5px; color: rgb(204, 204, 204); font: 11px Verdana;"&gt;&lt;a href="http://www.vidivodo.com/" style="color: rgb(255, 255, 255);" target="_blank"&gt;Vidivodo.com&lt;/a&gt; : &lt;a href="http://www.vidivodo.com/45756/south-park-vote-or-die" style="color: rgb(255, 255, 255);" target="_blank" title="south park vote or die"&gt;south park vote or die&lt;/a&gt;  Etiket: &lt;a href="http://www.vidivodo.com/video-etiketler/south" style="color: rgb(255, 255, 255);" target="_blank" title="south"&gt;south&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.vidivodo.com/video-etiketler/park" style="color: rgb(255, 255, 255);" target="_blank" title="park"&gt;park&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.vidivodo.com/video-etiketler/cartman" style="color: rgb(255, 255, 255);" target="_blank" title="cartman"&gt;cartman&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.vidivodo.com/video-etiketler/eric" style="color: rgb(255, 255, 255);" target="_blank" title="eric"&gt;eric&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;South Park çizgi dizisinden...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8481304353711527243?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8481304353711527243/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8481304353711527243' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8481304353711527243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8481304353711527243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/09/oy-kullan-ya-da-ol.html' title='Oy Kullan ya da Öl!'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1782365709648034013</id><published>2010-08-21T15:21:00.000-07:00</published><updated>2010-08-21T15:37:10.725-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jürgen Habermas'/><title type='text'>Asimetrik İletişim</title><content type='html'>Bir wikipedia filozofluğu daha yapıp Habermas'ın "söylem etiği" kavramını wikipedia'daki &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Discourse_ethics"&gt;özet&lt;/a&gt; üstünden tartışalım izninizle. Böyle bilgi sahibi olmadan fikir üretmek pek güvenilir değil elbette ama bulabildiğim her fırsatta "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz" ilkesine ihanet etmenin bilgi sahibi olmak açısından çok avantajını gördüm. Hatta daha da ileri gidip insanlığın bilgi birikiminin bu ilkeye belli ölçülerde ihaneti sayesinde mümkün olduğunu düşünüyorum. Ama bu başka bir yazının konusu olsun, biz söylem etiğine dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habermas, herhangi bir söylem ve iletişimde kaçınılmaz olarak bulunan temel ilkeleri bulmakla başlıyor işe. Bunları wikipedia aşağıdaki gibi özetlemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçerli olma talebindeki iddiaların iletişimsel varsayımları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) İletişimsel takasın katılımcıları, aynı söz kalıplarını aynı şekilde kullanırlar&lt;br /&gt;2) Hiçbir alakalı tartışma, katılımcılar tarafından bastırılmaz ya da dışlanmaz&lt;br /&gt;3) Daha iyi iddia dışında hiçbir güç devreye sokulmaz&lt;br /&gt;4) Tüm katılımcıların tek itkisi/motivasyonu daha iyi bir iddia kurmaktır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleme özgü varsayımlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Konusu edilen talebin, iddianın evrensel geçerliliği konusunda herkes hemfikirdir&lt;br /&gt;2) Konuşma ve eylem kabiliyeti olan herkesin katılma hakkı vardır ve herkes yeni konular öne sürmekte veya tavır, ihtiyaç ya da arzu ifade etmekte eşit derece özgürdür&lt;br /&gt;3) Hiçbir geçerlilik talebi, tartışmanın eleştirel değerlendirmesinin ilkesel olarak dışında tutulamaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrensellik ilkesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin çıkarlarının tatminine ulaşmak için gerekli olan uyumun ve baş eğmenin yan etkileri ve sonuçları tüm etkilenenler tarafından öngörülebilir ve sonuçlar bilinen alternatif düzenlemelere kıyasla tercih edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylemsel Ahlak İlkesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece, uygulamalı/pratik söyleme katılabilme kapasitesi oranlarında tüm etkilenenler tarafından onaylanan normlar geçerlilik talebinde bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir ebeveynle çocuğun iletişimini düşünelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçerli olma talebindeki iddiaların iletişimsel varsayımlarından birincisi tutmuyor zaten, çünkü ebeveyn zaten hemen her koşulda kendini ifade etme konusunda çocuktan üstündür. Çocuk çoğu zaman çözülmüş anlaşmazlıklarda, ebeveynin kullanmış olduğu ifadeleri taklit ederek ya da doğrudan anlaşmazlık çıkartarak (mesela ağlayarak) iletişim kurmakla sınırlıdır. Böyle bir iletişimde, ebeveyn tahmin etmekle yükümlüyken, çocuk alternatifleri gözlemlemekle yükümlüdür. Doğru seçenek sunulana kadar anlaşmazlık sürer (çocuk ağlamaya devam eder).İkinci varsayımın bir çeşidi geçerlidir aslında, ifade konusunda üstün olan ebeveyn her türlü alakalı seçeneği çocuğa sunmalıdır, yoksa iletişim gerçekleşmez. Üçüncü ve dördüncü kurallar ise ebeveynin anlayışına göre değişebilir. Ebeveyne göre tamamıyla yanlış bir talep güç kullanılarak durdurabilir. Güç kullanmaktan kasıt elbette dövmek falan değil (ki sıkça tercih edilen bir yöntemdir ne yazık ki) ama ebeveyn çocuğun dikkatini başka bir yöne çekerek, yani aslında propaganda yaparak konuyu kapatabilir. Tabii, bir iletişimden bahsedebilmek için ebeveynin meseleyi anlamış olması ve bunu çocuğa fark ettirmiş olması gerekir, aksi halde çocuğun talebi ebeveyne aktarılmadığı için yine iletişimden bahsedemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletişim verili alındığında, ebeveynle çocuk arasında oluşmuş olan iletişim araçlarının toplamı, ya da söylem için Habermas’ın söylem koşullarına bakalım. Çocukla ebeveyn arasında kurulmuş bir iletişim aracı belirli anlaşmazlığı çözmüştür. Anlaşmazlığın konusu tekrar gündeme geldiğinde hem anne hem de çocuk bu iletişimsel aracın geçerli olduğunu deneyimlemiş olduğu için ilk kabulun bir karşılığı bu iletişim için de geçerli olsa gerek. Çocukla ebeveyn arasına başkasının girmeye hakkı yoktur, çünkü başkası bu ikisi arasındaki özel ilişki türünün dışında kalacağı için başkası bu ilişkiyi toptan yok edebilir. Başkası ancak bu ilişkiyi genişletebildiği, kendisi de bu ilişkiye göre dönüşebildiği oranda ebeveynle çocuk arasındaki iletişime gerçek anlamda, yani tüm kişiliğiyle katılabilir. Öte yandan, yeni gündemler yaratma konusunda, çocuğun haklarıyla ebeveynin hakları da öyle karşılaştırılamaz. Ebeveyn sadece kendisine ait olan her arzuyu, eğer bu arzu çocuğa zarar verecekse, çocuğa yansıtamaz. Aksi halde, ebeveyn çocuğa vermek istediği mesajla ters düşen bir ebeveyn imgesi sunacağından, yine tam bir iletişimden bahsedemeyiz. Üçüncü kabulün ise değişik bir çeşidinin yine geçerli olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asimetrik iletişim sadece yetişkinlerle çocuklar arasında olmaz elbette. Aslında bir kamusal alan tekelinin olmadığı her durumda, iletişim kaçınılmaz olarak asimetrik olacaktır. İki matematikçi, ortak bir matematik dilinde anlaşıyorlar çünkü matematikçiler cemaati, akademi içindeki en tutucu cemaatlerden biri. Ortak dilin değişimi çok nadiren önerilir, önerenler çok nadiren ana akımın yönünü değiştirmeyi başarabilir. Mesela, Poincare ve Brouwer’in öncülediği sezicilik akımının ismi mantık kitaplarında öylesine geçse bile, matematik içinde esamesi bile okunmuyor. Oysa en azından Poincare büyük bir matematikçiymiş; hani öyle cemaat içinde hiçbir gücü olmayan bir insan değilmiş. Brouwer ise sezicilik akımını savunmaya başladıktan sonra matematik cemaatinden dışlanmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ortak alanın bulunmadığı ortamlarda ise simetrik iletişimin kuralları geçerli değildir. Mesela bir matematikçiyle bir iktisatçıyı yan yana getirdiğinizde ortada tam bir ortak alan bulamazsınız. Matematikçi, iktisatçının kullandığı araçlar açısından iktisatçıya göre üstündür. Ama bu matematikçiye, çalışmanın yönünü belirleme hakkı vermez. Bilakis, ortak çalışma iktisat alanında yapılacaksa, çalışmanın kapsamı konusunda iktisatçının deneyim üstünlüğü vardır. Bu iki yetişkin, iki farklı alanda birbirleriyle asimetrik iletişim kurmak zorundalar. Böyle bir iletişimden bahsedebilmek için bile gerekli bazı eşitsizlikler bulunacaktır. Teknikler konusunda, matematikçi ifade üstünlüğünü iktisatçıya sunmakla yükümlüyken, iktisatçı da çalışma kapsamıyla ilgili konuları matematikçiye aktarmakla yükümlüdür. Her ikisi de, kendi üstünlükleri ölçüsünde denk olmayan haklara ve zorunluluklara sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer asimetri/bağdaşıksızlık durumları farklı altyapıdan gelmiş, farklı toplumsal sınıflara ait insanlar, gruplar için de geçerli. Etnik ayrımlarda, dini ayrımlarda, cinsel ayrımlarda, meslek ayrımlarında v.b. bir sürü ayrımda asimetrik iletişim durumları ortaya çıkar. Bu iletişimlerin imkanı ve eleştirisi araştırılmalı bence, yoksa eşitler arası iletişim, ancak güçlünün mutlak asimilasyonundan sonra mümkündür. Bu yüzden, farklıların değişmeden beraber varolmasını savunan tolerasyon söylemi ya güçlünün asimilasyonunu ya da toptan iletişimsizliği destekliyor gibi geliyor bana.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1782365709648034013?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1782365709648034013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1782365709648034013' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1782365709648034013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1782365709648034013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/08/asimetrik-iletisim.html' title='Asimetrik İletişim'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-548018702280527276</id><published>2010-08-16T09:39:00.000-07:00</published><updated>2010-08-16T10:42:03.442-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Yapmak ve Bilmek</title><content type='html'>Bir işi yapmakla o iş hakkında bilgi sahibi olmak farklı durumlar. İkisinde de işe yönelik bir eylem var elbette ama birincisinde işin kendi eylemi söz konusuyken, ikincisinde işin bir parçası olmak zorunda olmayan bir eylem ya da eylemler topluluğu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela "iktisat yapmak" için, iktisadi çalışmalarda sıkça kullanılan bazı teknikleri rahatça kullanabiliyor olmak, belli bir alanında yapılmış çalışmaları takip ediyor olmak, bu alandaki kuramsal altyapıyı anlamış olmak gibi yeterliliklere sahip olmak gerekir. Ancak mesela, sorgulayanı alanın dışına çıkaracak sorgulamaları yapmasına gerek yok. Mesela bir karar kuramcı için, fonksiyonel analiz bilmek bir zorunluluk. Karar kuramında kurgulanmış temel argumanları, mesela ispatlanmış teoremleri bilmeden, bu alanda yapılmış gözlemler, mesela deneyler hakkında fikir sahibi olmadan karar kuramı yapılamaz. Ancak karar kuramı yapabilmek için iktisadi düşüncede baskın hale gelen yöntemsel bireyselciliğin, yaygın akılcılık yorumunun tarihsel ve sosyolojik kökenlerini bilmeye ya da bu yöntemsel tavırların alternatiflerini düşünmeye gerek yok. Bunları düşünmeden de, bilmeden de karar kuramcı olunabilir. Hatta bu tarz alternatifler üzerine düşünmek, bilimcinin hızını keseceği için çok da tercih edilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, karar kuramı kuramcısı olmak için bu alternatifleri bilmek şart. Karar kuramının tarihini, sosyolojik evrimini bilmeden bu işi yapmanın kuramı yapılamaz. Ama mesela, bir karar kuramı kuramcısı, bir karar kuramcı kadar matematik bilmese de olur. Bilse daha iyi olur elbette, ama çok da şart değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu böyleyken, yani bir işi yapmakla işi yapmayı bilmek farklı eylemlerken, insanların, işi iyi yapanların görüşlerini, o işin kuramcılarından daha çok ciddiye alması bana garip, daha doğrusu yanlış geliyor. Bir işi yapanın kendi yaptığına dair algısı doğrudan, yorumlanmamış bir gözlem sunar işin kuramcısına. Çok nadiren bu algılar bir kuram olma düzenliliğini taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu niye böyle peki? Bir sürü nedeni olabilir. Aklıma ilk gelen, insanların çok da bilmeden yaptıkları naif gerçekçilik kabulleri. Bir şeyi anlamak için onu gözlemlemenin yeteceğini düşünmek hali. Bu yüzden bir işi yapanların doğrudan o işi yapmayı da gözlemlemeleri yüzünden, işi yapanların o iş hakkında en yeterli bilgiye sahip oldukları da kabul ediliyor. Bir diğer neden de belki, bir işi yapanlar arasında o işin yapılma araçları üstünde söz sahibi olan bir azınlığın o işle ilgili toplumsal bilinci de yönlendirmek istemeleri, iş üzerindeki güçlerini bir kuramcılar topluluğuyla paylaşmak istememeleri ve güçlü oldukları için de bunu başarmaları. Elbette bir iş alanındaki güç dengeleri de naif gerçekçilik kabulunun yaygınlaşmasına hizmet ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka örnek de, Fazıl Say'ın arabesk tartışmaları. Bence yukarıda bahsettiğim durum sanatçılar üzerinde de bir baskı oluşturuyor. Sanatçılardan yaptıkları işi anlamaları bekleniyor. Bu yüzden de sanatçılar sıkça sanat hakkında genel yargılarda bulunma ihtiyacı hissediyorlar. Ancak sanatı anlamak sanat yapmaktan farklı olduğu, farklı bir altyapı (felsefe, sosyoloji, tarih gibi) gerektirdiği için (her zaman değil ama) çoğu zaman sanatçıların sanat hakkındaki görüşleri içinde bulundukları toplumsal sınıfı diğerlerine karşı savunacak argumanlarla doluyor. Sanıyorum Fazıl Say'ın bu konudaki düşüncelerini bu şekilde yorumlamak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni bu tartışmalarda en çok rahatsız eden durum ise, Fazıl Say gibi siyasi, sosyal düşünceyle doğrudan alakası olmayan insanların birden siyasi, toplumsal bir düşünür konumuna getirilmesi oluyor. Sanırım ben de içine girmek istediğim sınıfı savunmak istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-548018702280527276?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/548018702280527276/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=548018702280527276' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/548018702280527276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/548018702280527276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/08/yapmak-ve-bilmek.html' title='Yapmak ve Bilmek'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8250814511731517720</id><published>2010-08-07T19:24:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T19:36:53.973-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Louis Althusser'/><title type='text'>"The Signal" ve İdeoloji</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TF4VokvrIXI/AAAAAAAAABU/jUqL7M-JDkE/s1600/the-signal-movie-poster-full.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 216px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TF4VokvrIXI/AAAAAAAAABU/jUqL7M-JDkE/s320/the-signal-movie-poster-full.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502859581495910770" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bir süredir bu "yaşayan ölü," zombi ya da vampir imgelerinin aslında ideolojik kişilikleri temsil ettiğini, ideoloji yüzünden kendine yabancılaşmış bu yüzden öznelliğini kaybetmiş kişiliklerin bir fantezisi olduğunu düşünüyordum zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu "the signal" filmi, bu imgeyi bir sonraki boyuta taşımış. Althusser'in "ideolojik devlet aygıtları" çalışmasını anlamak için güzel bir fırsat olmuş bu film. İşte sinyal yerine ideolojiyi, elektronik aygıtlar yerine kitle iletişim aygıtlarının tamamını, sinyal sonucu canileşen insanlar yerine ideoloji yüzünden kendi öznelliğine yabancılaşmış, hazır öznellikleri rasyonelize etmeye çalışan insanları, Ben'in hazırladığı CD yerine de otantik sanatı koyunca Althusser'in çalışmasıyla film arasında bir ilişkilendirme kurulabiliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8250814511731517720?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8250814511731517720/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8250814511731517720' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8250814511731517720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8250814511731517720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/08/signal-ve-ideoloji.html' title='&quot;The Signal&quot; ve İdeoloji'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/TF4VokvrIXI/AAAAAAAAABU/jUqL7M-JDkE/s72-c/the-signal-movie-poster-full.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7555191997335574043</id><published>2010-08-06T06:53:00.000-07:00</published><updated>2010-08-06T06:59:00.914-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><title type='text'>Fark-Benzerlik</title><content type='html'>Bir şey var bir yerde. Belli bir seviyede, belli koşullar altında, belli bir yerde var oluyor. Ama başka bir seviyede, başka koşullar altında, başka bir yerde yok. Kısaca bu şey hem var hem de yok. Bu şey işte bu iki koşul, seviye, yer açısından farklılaşmış ve gerilimi yaratan da bu fark. Gerilim diyorum ama Arzu da diyebilirdik, Aşk da, Çelişki de. Bunların yerine daha mütevazı bir kelime seçelim ki genelliği daha geniş olsun: Fark.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Fark kelimesini Benzerlik kelimesini anlamadan anlayamayız ve tabii tersi.Hegel bir şekilde bu ikisi arasında çembersel bir gelgiti tarif edip duruyor gibi görünüyor. Kuhn’un bilimsel paradigmaları açısından alalım. Mesela bir paradigma yerleştiğinde bilim cemaatine, bilim cemaati bilimde olmayanı, yani bilinmeyeni bilinene benzetmeye çalışır. Bilinende var olan kalıplarla bilinmeyeni organize etmeyi ve onu da bilinenlerin arasına katmaya çalışır. Ancak bilinmeyen bilinmeye direndiğinde benzerlik delinmeye başlar. Belli ki bilinmeyen bilinene benzemiyor, yani ondan farklı. Ondan sonra paradigma yıkılır. Farklılık, benzerliğin çökmesiyle aynı anda çöker ve yeni bir paradigma ortaya çıkar. Bu paradigmada hem eski bilinenler hem de eski bilinmeyenler var olur, yani bilinir. Böylece eski paradigmada birbirinden farklı olan bilinenle bilinmeyen yeni paradigmada birbirine benzer. Sonra tekrar başlarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki karşıt süreç var, benzerliğin yayılması ve yayılamaması. İlkinin adı, olmayanın olması, ikincisininki ise olmayanın olmaya direnmesi.İlkinde Benzerlik hüküm sürerken, ikincisinde Farklılık hükmeder. Asimilasyon benzerliğin yayılması üzerine kurulur, tolerasyon farklılığın yayılması üzerine. Toplumsal bir güç odağı kurulur. Bu güç odağı, kendisine benzeyenlere güç verir. Kendisine benzemeyeni de kendisine benzetmeye çalışır, faklıyı asimile eder. Farklı olan bir şekilde asimilasyona direndikçe güç odağı kırılır ve tolerasyon oluşur. İki farklı birbirine benzemeden var olmaya çalışır. Ama son durak burası değil. Sonra yeni bir güç odağı kurulur, bu güç odağında öncekinde faklı olanlar artık benzerdir. Ancak başka farklılar oluşmuştur ve baştan başlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Fark-Benzerlik döngüsü “ad infinitum”, yani döne döne sonsuza kadar gider mi, yoksa bir şekilde bunların da bir sentezi oluyor mu?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7555191997335574043?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7555191997335574043/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7555191997335574043' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7555191997335574043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7555191997335574043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/08/fark-benzerlik.html' title='Fark-Benzerlik'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1550353552890519394</id><published>2010-07-25T23:13:00.000-07:00</published><updated>2010-07-25T23:20:15.711-07:00</updated><title type='text'>Ahlak Endüstrisi</title><content type='html'>&lt;span style="font-size: medium;"&gt;Milton Friedman şirketlerin sosyal  sorumluluğuyla ilgili makalesinde [1] şirketlerin sosyal sorumluluğu  olamayacağını, bunu iddia etmenin sosyalistlik olduğunu söylüyor. Diyor  ki, şirketler yapay kişiliklerdir ve yapay kişiliklerin ahlaki  yükümlülükleri olmaz. İnsanların yükümlülükleri olabilir ancak. O zaman  sosyal sorumluluğu olabilecek kişiler, şirketin yöneticileridir. Ancak  onlar da şirketin sahiplerine, hissedarlarına karşı sorumludurlar, aksi  profesyonellik olmaz. Bu durumda, bu yöneticilerin profesyonelliklerine  dokunmadan topluma karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için bu  şirketlerin üstünde siyasi bir kontrol olması gerekir. İktisadi karar  mekanizmalarının üstüne siyasi kontrol mekanizmalarını koymak da  sosyalizmdir, diyor ve devam ediyor, şirket patronları sosyal  sorumluluktan bahsederek sosyalist entellektüellerin oyununa geliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış  yerden başlanmış, yanlış şekilde devam edilmiş ve elbette yanlış yere  varılmış bir argüman sunuyor burda Friedman. Ne sadece insanların ahlaki  yükümlülüğü olur, ne yöneticiler sadece şirketin sahiplerine karşı  sorumludur, ne şirketin sahipleri sadece karı azamileştirmeyi ister, ne  şirketlerin sosyal sorumluluk sahibi olması için siyasi bir baskı aracı  şarttır, ne de iktisadi karar yapıları üstünde siyasi baskı aracını  savunmak sosyalizmdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan eylemi diyebileceğimiz her türlü  neden olma halini yapay kişiliklerde de görmek mümkün. Bu yüzden nasıl  bir insan başkasına zarar verdiğinde sorumluluktan, haklardan, cezadan  bahsedebiliyorsak, bir şirket de başka insanlara zarar verdiğinde aynı  şekilde sorumluluktan, haklardan, cezadan bahsedebiliriz. Ayrıca bir  yöneticinin bir kararı bir grup insana zarar verdiğinde, yöneticinin bu  kararı vermek zorunda olup olmadığı her zaman tartışılabilir. Bunun da  dışında, şirketlerin karar mekanizmlarının pek de demokratik olmadığını  söyleyebiliriz. Şirket yöneticileri, hiçbir zaman değilse, nadiren  şirketin hissedarlarına ve alt kademedeki çalışanlarına danışıyorlar  kararlarında. Bu yüzden şirketin hissedarlarının ve çalışanlarının -  varsa - kar dışındaki istekleri çoğu zaman yöneticiler tarafından temsil  edilemiyor. Böyle bir temsilin olmadığı ortamda ise yöneticilerin  profesyonelliğinden bahsetmek ise sadece kafa karıştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı  için en önemlisi ise, şirketlerin ve yöneticilerinin "sosyal  sorumluluk" söylemini benimsemesinin tek yolunun devlet kontrolünün  olmaması. Bilakis, metalaşma süreci, ölçülebilir, takas edilebilir,  dağıtılabilir ve fiyatlanabilir bir sorumluluk ya da ahlak üretimine  neden olacağı için, herhangi bir üretim süreci, üzerinde yasal kısıtlama  olmadan belli ahlak, sosyal sorumluluk ölçülerini yeniden üretebilir.  Hatta üretiyor da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinsel açıdan ahlaki üretim süreçleri, bu  konuda üzerine düşünülesi bir konu mesela. Sadece et olarak et (kendinde  et) tüketme ile, İslami yöntemlere uygun üretilmiş eti tüketme arasında  bir fark var. İkincisinde İslam'a uygunluk gibi fazladan bir boyut  bulunuyor. Bir kişi helal et yediğinde, hem et yemiş oluyor hem de  sofrasında İslamı yeniden üretmiş oluyor. "Et yemek" deneyimine İslam  bulaşmış oluyor bu kişinin. Bu boyut tüketimde olduğu gibi, üretimde de  mevcut; helal et üretimi, diğer et üretimlerinden farklı. Helal et  üreten bir şirket aynı zamanda "et üretimi" alanında İslam'ı da yeniden  üretmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir şeyi ölçmek için ilk yapılacak  yöntem, onun varlığıyla yokluğunu karşılaştırmaktır. Bu iki et türü  arasındaki farka baktığımızda, aslında materyal olmayan bir şeyin  ölçüsünü elde etmiş oluyoruz: Et üretimi ve tüketimi alanında İslam.  Mesela, et tüketirken müslümanlığından kaybetmek istemeyen biri, helal  ete, diğer et türlerinden daha fazla para ödemek isteyebilir. Bu fazla  para miktarı, o kişinin kendi koşullarında, et tüketimindeki İslamla  uygunluğa biçtiği değer oluyor. Bu biçilen değerlerin ortalamasına  kolayca, et tüketimindeki İslamla uygunluğun sosyal değeri diyebiliriz.  Bir sertifika şirketi et üreticilerini denetleyerek şirketlere helal et  sertifikası verir. Bu sertifika, et üretimindeki İslamla uygunluğun  materyalleşmiş halidir. Böyle bir sertifika elde etmek için şirketlerin  ödemek isteyeceği bedellerin ortalamasına, bu sefer, et üretimindeki  İslamla uygunluğun sosyal değeri diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İslamla uygunluk"  sadece et üretimine katılabilecek bir boyut değil elbette. Buna İslami  bankacılığı, giysi üretimini, eğitim kurumlarını, söylemi, siyaseti de  katabiliriz. Herhangi bir ürünün İslama uygun olup olmaması arasındaki  fark yine o ürünün üretimi alanındaki "İslamla uygunluk" olacak. Bu  farklılığı ölçen şirketin sattığı ölçüm sertifikaları yine bu uygunluğun  materyalleşmiş hali. "İslamla uygunluk" denilen ve - henüz - materyal  olmayan varlık, genel metalaşma sürecinin bir uzantısı olarak bir meta  haline geliyor. Bu metanın tüm üretim süreçlerine "İslamla uygunluk  endüstrisi" diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu endüstrinin bir diğer ürünü de  İslam'a uygun yöntemlerle üretilmiş kahve. Diyeceksiniz ki, "helal  kahve" diye bir şey yok. Açık olarak yok ama, kuramsal olarak kurmak  mümkün: Mesela bir kahve üreticisi düzenli olarak İslam'a aykırı işlere  giriyorsa, kahve üretmek için İslam'a aykırı eylemlerde bulunuyorsa,  kahvenin getirilerini düzenli olarak İslam'a aykırı eylemlerde bulunan  kurumlara, insanlara dağıtıyorsa, o zaman o kahve üreticisinin ürettiği  kahve kuramsal olarak "haram kahve" ya da İslamla uygun olmayan kahve  sınıfına girer. Bu kahveyle İslam'a uygun kahve arasındaki fark kahve  üreticisi açısından önemli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Starbucksla ilgili bir  boykot çağrısı var bazı müslümanlar arasında. İddiaya göre, Starbucks  karının bir kısmını düzenli olarak İsrail devletine veriyormuş. Zaten  CEO'su olan Howard Shultz da aktif bir siyonistmiş. Hatta bir tane  mektup dolaşıyor ortalıkta, Shultz'un ağzından. Mektupta Shultz,  Starbucks'tan kahve alarak İsrail'in "terör"le savaşına destekte  bulundukları için müşterilerine teşekkür ediyordu. Sonra ortaya çıkmış  ki, mektubu Ziopedia diye bir sitede Andrew Winkler şaka olsun diye  yazmış. Ama iddialar çok [2]. Mesela, Howard Shultz siyonizme  katkılarından dolayı bir ödül almış [3], ayrıca Seattle'da bir sinagogda  Filistinlileri, üzerlerine düşeni yapmadıkları için eleştirdiği bir  konuşma yapmış. Tepkiler, boykotlar artınca, Starbucks ayrıca açıklama  yapmak zorunda kalmış, görüşleri kurumu temsil etmiyor diye. Starbucks  hala uğraşıyor müslümanların gözündeki imajını düzeltmek için. Kişisel  olarak, Starbucks'ın 2003'te, İsrail'deki 6 şubesini kapatma kararından  sonra, bu sefer Yahudiler arasında dolanan boykot çağrılarından sonra  bir kurum olarak Starbucks'ın İsraille organik bir bağı olmadığı  konusunda biraz ikna oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu boykot tartışmalarını, en azından  müslümanlar açısından, Starsucks kahvelerinin İslamla uygunluğu üzerine  tartışmalar olarak yorumlamak mümkün. Ama başka bir açıdan, kahvenin  "savaş karşıtlığına uygunluğu" olarak da görebiliriz. Bir başka ahlaki  açı ise, bu "adil ticaret" akımı. Adil ticarete uygunluk açısından ise,  Starbucks önde gelen şirketlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adil ticaret akımı biraz da 68  kuşağının bir mirası gibi görünüyor [4]. Adil ticarete uygun  üretimlerde, ara malların üreticilerinin, ürünlerini düşük fiyattan  satması engellenmeye çalışılıyor. Ayrıca, çalışanların bazı kötü  koşulları da iyileştirliyor. Dünyada birkaç tane "adil ticaret"  sertifikası satan kuruluş var. Şirketi denetliyorlar ve adil ticaret  yöntemlerine uygunsa üretim süreci, veriyorlar sertifikayı, denetleme  ücretini de alıyorlar. Bu durumda yine "adil ticarete uygunluk" adındaki  materyal olmayan ahlaki nesne, bu süreç sonunda sertifika sayesinde  materyalleşmiş ve alınır satılır hale gelmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekleri  çoğaltmak mümkün. Tüm bu örneklerde bir ürünün ahlaki bir boyuta göre  farklılaşması, ya da sökülmesi durumu mevcut. Oluşan farklılık, fazladan  gelen ahlaki boyutun ölçülmesini sağlıyor ve böylece ahlakın bu boyutu  metalaşmış oluyor. Tüm bu ahlaki boyutları metalaştırıp yeniden üreten  üretim süreçlerinin toplamına "ahlak endüstrisi" diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Notlar&lt;/strong&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]: &lt;a onclick="window.open('http://www.colorado.edu/studentgroups/libertarians/issues/friedman-soc-resp-business.html','','');return false;" href="http://www.colorado.edu/studentgroups/libertarians/issues/friedman-soc-resp-business.html"&gt;http://www.colorado.edu/studentgroups/libertarians/issues/friedman-soc-resp-business.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2]: &lt;a onclick="window.open('http://www.colorado.edu/studentgroups/libertarians/issues/friedman-soc-resp-business.html','','');return false;" href="http://www.colorado.edu/studentgroups/libertarians/issues/friedman-soc-resp-business.html"&gt;http://www.inminds.co.uk/boycott-starbucks.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3]: &lt;a onclick="window.open('http://web.archive.org/web/20010502093522/www.starbucks.com/aboutus/recognition.asp?cookie_test=1','','');return false;" href="http://web.archive.org/web/20010502093522/www.starbucks.com/aboutus/recognition.asp?cookie_test=1"&gt;http://web.archive.org/web/20010502093522/www.starbucks.com/aboutus/recognition.asp?cookie_test=1&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;[4]: &lt;a onclick="window.open('http://en.wikipedia.org/wiki/Fair_trade','','');return false;" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Fair_trade"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Fair_trade&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;2010-06-23 tarihinde &lt;a href="http://www.siyasetkahvesi.com"&gt;Siyaset Kahvesi&lt;/a&gt;'nde yayınlandı&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1550353552890519394?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1550353552890519394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1550353552890519394' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1550353552890519394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1550353552890519394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/07/ahlak-endustrisi.html' title='Ahlak Endüstrisi'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6083493922242823635</id><published>2010-07-02T06:27:00.000-07:00</published><updated>2010-07-02T06:30:13.546-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><title type='text'>Kitlelerin Öznelliği İddialarına Dair Gözlemler</title><content type='html'>Bu cumhuriyet mitingleri sırasında, Zaman gazetesinde bir karikatür çıkmıştı. Bu mitinge katılan insanlara yukarıdan bakıldığında Nazi sembolu görülüyordu. Niye? Çünkü bu toplanan insanlar faşist imiş. Mitingi ADD'nin düzenlemesi de bu görüşü destekliyordu sanırım. Benzer çevreler, İran'daki seçim sonrası gösterilerini de Amerika (ya da Soros) destekli diye provokasyondan ibaret olarak görüyorlardı. Benzer şekilde bu ergenekon davası süreci içinde bundan 17 yıl önce gerçekleşmiş olan katliamı da ergenekon provokasyonuna bağlama iddiası çıkmıştı ortaya. Arada bir çıkar böyle kitlesel eylemleri provokasyona, gaza getirmeye bağlama sevdası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu iddialarda birkaç tema var gözüme çarpan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Tam olarak anlamadığım ve anlışabileceğini düşünmediğim bir kitlesel hareket sınıflandırması var. Bu iddialarda bazı kitlesel hareketler "gerçek" halk hareketleridir çünkü halk kendisi karar vermiştir hareket etmeye, diğerleri ise gerçek değildir, çünkü halk ittirilmiştir. İttirilme şöyle gerçekleştiriliyor, aslında tamamiyle masum, tamamiyle alakasız bir değerler kümesi, kötücül güçlerce yamultuluyor. Bu "masum" insanların kullandığı kelimeler değişik şekillerde biraraya getiriliyor ve insanlar birden "aslında" yapmayacakları bir şeyleri yapmaya karar verebiliyorlar. Mesela Madımak oteli katliamından önce "aslında" dini çok barışçıl bir biçimde yaşayan insanlar, "din adına komunist öldürmek," "Allah adına allahsız öldürmek," gibi cümleleri duyunca, aslında karınca incitmeyecek bu insanlar birden canavara dönüşüyorlar ve malum trajediye neden oluyorlar. Bu iddiada bir boşluk var. Gaza getirilen insanlardaki fikirsel boşluk. Bu gaza getirilen insanlar, Allah, komunist, allahsız, din, İslam, öldürmek gibi kelimelere sahipler ama kelimelerin içeriklerine dair hiçbir fikirleri yok bu iddiaya göre. Çünkü olsa, normalde bu kelimeleri hiç bu şekilde biraraya getirmediklerine göre bu kelimelerin hiç bu şekilde biraraya gelmemesi gerektiğini düşünürlerdi. Ama bırakın böyle bir düşünceye sahip olmayı, bu cümleyi duyar duymaz bu kelimelere dair yeni bir anlam bulmuşcasına heyecanlanıyorlar ve kelimelerden ne kadar korkuyorlarsa, bu yeni anlamdan da o kadar korkuyor oluyorlar. Eğer bu iddia doğruysa, Madımak oteli trajedisini gerçekleştiren kitlenin Allah, İslam, öldürmek kavramları, kelimeleri hakkında hiçbir fikirleri yok. Bu insanları, bu kelimeleri kullanarak herhangi bir şekilde yönlendirmek mümkün. O zaman bu kitle hiçbir zaman "gerçek" bir halk hareketinde bulunamaz. Çünkü bu kitleyi böyle harekete geçirebilen kavramların bu kitlede hiçbir karşılığı yok; bu kavramlar bu kitlede bomboş duruyorlar öyle, bu iddiaya göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bir başka tema ise, özne-nesne sınıflaması. Mesela PKK'nın bir Amerika-İsrail kurgusu olduğunu duyarım sık sık Türk milliyetçilerinden. Bu iddiaya göre aslında hiçbir sorunu olmayan Kürtler bu güçler tarafından sorunları varmış gibi hissettiriliyorlar. Bu histen sonra, bu insanlara bu sorunun kaynağı olarak yüce ve masum Türk devleti gösteriliyor ve en son ellerine silah verilerek, yüce ve masum Türk devletine ve vatandaşlarına karşı silah sıktırıyorlar. Bu iddiada Kürtler kullanılıyor, Amerika-İsrail devletleri ve onların yan kuruluşları tarafından. Bu iddiaya sıkça destek olarak gösterilen bir olgu, Amerika-İsrail devletlerinin ekonomik ve askeri açıdan güçlü olmaları ve Kürtlerin bu silahlı güce tek başlarına ulaşamayacakları. Ama bu iddia şu soruyu hala boş bırakıyor; neden Kürtler kendi sorunlarını çözmek için askeri güçleri kullanmıyorlar da, askeri güçler kendi çıkarları için onları kullanıyor? Bu sorunun yanıtının boş kalmasının nedeni, iddianın arkasında bir özne-nesne sınıflaması olması: Öznelik özelliği, bu tarz iddialarda sadece askeri ve iktisadi güçlere bahşediliyor. Aynı şekilde Soros, tüm bu renkli devrimlerle ilgili provokasyon iddialarında hep bir özne gibi resmediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu iddiaların bir de tersleri var. Kitlesel bir hareket gerçekleşiyor, ve kitlenin kendisine dair algısı, hareketin nedeniymiş gibi görülüyor. Yani, bu algıya sahip herhangi bir kitle aynı hareketi yapabilirmiş gibi resmediliyor. Böyle iddiaların temel sorunu elbette, hareketi gerçekleştiren kitlelerin o algı biçimiyle girdikleri kendilerine özel ilişkinin yoksayılması. Mesela, Madımak katliamını gerçekleştiren kitle bunu İslam adına yaptığını düşünüyordu. Kendilerini o anda müslüman olarak algılıyorlardı. Bu algıyı gören bazı "ilericiler" de aynı şekilde, bu olaydan İslam'ı sorumlu tutma eğilimine girdiler. Bu iddiada, bu kitlenin kendisine dair algısında bir keskinlik var. Bu kitle kendisini çok iyi tanıyor bu iddiaya göre. Müslümanlığı doğru biliyorlar, müslüman olma ölçütlerini keskin olarak biliyorlar, kendilerini bu ölçütlere göre keskin bir şekilde sınıflayabiliyorlar ve buna göre kendilerinin müslüman olduğunu biliyorlar. Yukarıdaki iddianın tersine, Allah, müslüman kavramları mükemmel bir şekilde doldurulmuş bu kitlenin mensuplarınca. Bu iddianın açıklayamadığı olgu elbette, kendini yine müslüman olarak algılayan ama böyle bir katliamın karşısındaki insanların varlığı. Bu olgu karşısında sessiz kalınmıyorsa, iyi-kötü müslüman ayrımına gidiliyor genellikle. Aynı iyi-kötü Kürt ayrımına gitmeye çalışan Türk milliyetçileri gibi. Bu iyi-kötü ayrımında ise bu sefer kendisinden bahsedilen kitle ahlaki bir özne konumuna gelmiş oluyor. Bu kitle kötü olmayı seçerek ahlaksız olmuş oluyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6083493922242823635?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6083493922242823635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6083493922242823635' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6083493922242823635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6083493922242823635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/07/kitlelerin-oznelligi-iddialarna-dair.html' title='Kitlelerin Öznelliği İddialarına Dair Gözlemler'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2968892788706438860</id><published>2010-06-26T11:59:00.000-07:00</published><updated>2010-06-26T17:57:15.994-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pozitivizm Eleştirisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktisat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Propaganda'/><title type='text'>Gerçek, maskedir.</title><content type='html'>Gerçeğe ışık tutulabilir,&lt;br /&gt;Maske ışıkta kullanılır,&lt;br /&gt;--&gt;&lt;br /&gt;Gerçek, maskedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu argümanda eksik olan aşama, ışıkta kullanılan her şeyin aynı olması. Bunun da iddia edilmesi gerekir ve bu "yanlış" iddia yüzünden bu argüman yanlıştır. Doğrusu şöyle olmalı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğe ışık tutulabilir,&lt;br /&gt;Maske ışıkta kullanılır,&lt;br /&gt;Işıkta olanlar aynı olmayabilir,&lt;br /&gt;--&gt;&lt;br /&gt;Gerçekle maske aynı ortamda bulunsalar da, aynı olmayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda, şu açıkça görülür ki, maske ve gerçek arasında bir fark varsa, bu fark ışık değildir tek başına ya da ışığın bir defa tutulması değildir. Mesela gerçek yüzle maske arasındaki ayrımı ilk bakışta anlayamayız, ama ikinci aşamada, maskeyi çıkarınca, maskeyle gerçek birbirinden ayrılmış olur. Bu ayrım için maskeyi çıkarmak gibi bir eyleme ihtiyaç duyduk. Ama iki tane maske olabilir. O zaman aynı eylemi iki defa yapmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şöyle bir stratejik etkileşim düşünelim: Maske takacak kişi kaç tane maske takacağına karar verdiği sırada biz de maskeyi kaç defa çıkaracağımıza karar vereceğiz. Kararın aynı anda verildiğini düşünelim. Kararlar verildikten sonra, önce maskeci bize görünmeden maskelerini takacak, sonra biz de başta karar verdiğimiz sayıda maskeyi çıkaracağız. Niye böyle? diye sorarsanız, düşünün ki, maske takmanın ve çıkarmanın bir maliyeti olsun ve bizim etkileşimden önce ne kadar bütçe ayırmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor olsun. Bu bütçelerin görünmediğini düşünelim şimdilik. Bir de maske çıkarıcı açısından, ne kadar az maske o kadar iyi olsun, ama maskeci için maske çıkmadığı sürece fark etmesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda, eğer maskeci, bizim 3 defa maske çıkarmamızı bekliyorsa, 4 defa maske takar. Biz karşı tarafın 4 defa maske takacağını düşünüyorsak, 5 defa maske çıkarırız. Bu durumda maskeci de 5 defa maske takar falan. Eğer maske takma ve çıkarma sayısına bir sınır koymazsak, bu oyunun Nash dengesi olmaz. Hem maskeci hem de maske çıkarıcı olan biz sonsuza kadar götürürüz bu işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi aynı etkileşimde bir sınır olduğunu düşünelim: mesela hem maske çıkarıcı, hem de maskeci sadece 10 defa aynı eylemi tekrarlayabiliyor olsun. Bu durumda, oyunun tek Nash dengesi vardır, maskeci 10 tane maske takar, maske çıkarıcı 10 defa maske çıkarır ve gerçekle maske birbirinden ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki, bir nedenden, maskeci 15 defa maske takabildiği halde, maske çıkarıcı sadece 10 defa maske çıkarabiliyor olsun. Bu durumda yine sadece bir tane Nash dengesi vardır: maskeci 11 defa maske takar, maske çıkarıcı bu maskelerden 10'unu çıkarır, bir tanesi kalır. Maskeyle gerçek birbirinden ayrılmamış olur etkileşimin sonunda. O zaman yukarıdaki argümanı şöyle destekleyebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğe ışık tutulabilir,&lt;br /&gt;Maske ışıkta kullanılır,&lt;br /&gt;Maske takmak, çıkarmaktan daha kolaydır,&lt;br /&gt;--&gt;&lt;br /&gt;Gerçekle maske birbirinden ayrılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu oyunun iki kere oynandığını düşünelim. Ancak şöyle bir renk katalım duruma: İlk defada bir maske kalmışsa, bir sonraki oyunda maskecinin gerçek yüzü ilk defada kalan maske oluyor. Bu şu demek, maske çıkarıcı, ikinci defada takılan tüm maskeleri çıkarsa da, ilk defadaki gerçek yüze asla ulaşamıyor. Bu durumda, eğer maskecinin ilk defadaki hali için, ilk gerçek yüzünün ortaya çıkması, yüzünün değişmesinden daha kötüyse, bu durumda yine oyunun tek Nash dengesi olur, ve oyunun sonunda ikinci defadaki gerçekle, ikinci defadaki maske birbirinden ayrılmamış olur. Ama maske çıkarıcı olan biz açısından gerçek, maske olmuş olur ve o bile başka bir maskeyle saklanmış olur. O zaman yukarıdaki argümanı şöyle değiştirebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğe ışık tutulabilir,&lt;br /&gt;Maske ışıkta kullanılır,&lt;br /&gt;Maske takmak, çıkarmaktan daha kolaydır,&lt;br /&gt;Maske bir zaman sonra gerçek olur,&lt;br /&gt;--&gt;&lt;br /&gt;Gerçek, maskedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzeltme: Maske takma ve çıkarma sınırının aynı olduğu durumda, Nash dengesi sınırları oynamaktır demiştim. Sonra tekrar bakınca fark ettim ki, yanlış demişim. Diyelim sınır 10 değil de 2 olsun. (2,2) bir Nash dengesi olmuyor, çünkü maskecinin maskesi düşeceği için maske takmaya gerek duymuyor ve 0 oynamaya karar veriyor. Ama oyunun bir "karışık" dengesi var: oyuncular bir olasılık düzneği kuruyorlar kendilerine, her sayı için bir olasılık giriyorlar ve çıkan sonucu oynuyorlar. Böyle dengeler olasılıklarla tarif edilir. Basit bir hesapla, eğer hata yapmadıysam, maskecinin denge olasılıkları: (5/8, 1/4, 1/8)  ve maske çıkarıcının olasılıkları ise (1/4, 1/8, 5/8). Bu dengede, gerçekle maskenin birbirinden ayrılma olasılığı 57/64.  Diğer durumlarda bir değişiklik olmaması lazım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2968892788706438860?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2968892788706438860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2968892788706438860' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2968892788706438860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2968892788706438860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/06/gercek-maskedir.html' title='Gerçek, maskedir.'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7019403887387690670</id><published>2010-06-25T06:35:00.000-07:00</published><updated>2010-06-25T06:45:32.008-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><title type='text'>Nedensiz Olan Farklıdır</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:small;"&gt;Derler ya "Zevkler ve renkler tartışılmaz!" diye. Ne rahatlatıcı bir cümledir aslında. Söylendiği anda, en rezil zevklere bile meşruiyet alanı açar. Bunun söylenmesi, belki de en zor sorgulamalardan birini yapmayı erteler: Kendini sorgulamayı. Kendi zevklerini, kararlarını, eylemlerini sorgulamak zordur hep. Bu zorluk üstüne biner mesela sosyal psikolojinin en temel iddialarından biri: Temel atfetme hatası. Kişi kendi eylemlerinin nedenlerini düşünürken, genellikle karar verdiğini düşünür ya da bunu düşünme eğilimi gösterir. Çevresel, dışsal, yapısal, toplumsal ya da içgüdüsel açıklamaları ısrarla unutur. Kendi kimliğinin nedenini hep yine kendine atfeder. Aynı şekilde zevklerin de nedeni yokmuş gibi görünür. Bu yüzden zevkleri tartışmamak aynı zamanda bir kendindelik tavrıdır. Zevkler kendiliğinden ordadır zaten, başka bir yerden gelmemiştir. Gelmiş olsa zevkleri tartışır ve onların nedenlerini bulurduk. Bu nedenler sayesinde zevkleri karşılaştırmak mümkün olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi nedensizlik hakkında biraz düşünelim. En basit ifadesiyle, nedensiz olanın nedeni yoktur. Bu yüzden nedeni olan her şeyden farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela nedeni olanın öncesi vardır. Nedeni olanın nedeni, nedeni olana neden olarak onu önceler. Nedeni olan sonradır, çünkü bir sürecin, akışın, hareketin, değişimin sonucudur. Nedensiz olan, bu yüzden başlangıçsızdır. Öncesi yoktur, sonuç değildir. Nedensiz olan tarihsizdir ya da tarih öncesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni olanın açıklaması vardır. Başkası, neden olmuştur ona. Kökenini açıklayabilirsin, açabilirsin. Nedeni olan bu yüzden şekillidir. Kendi nedeninin şeklini almıştır. Şeklini açarak, keserek, bölerek, sökerek içeriğe ulaşırsın. Öte yanda nedensiz olanın şekli yoktur. Daha fazla içerisine ulaşamazsın, ötesi yoktur. Nedeni olmayan, bilinemez, saçma ve mantıksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni olanın başka bir şeyle, kendisi dışında bir şeyle ilişkisi vardır. Kendi başına varolmamıştır. Varlığı başka bir şeye bağlıdır. Bu yüzden nedensiz olan ilişkisizdir. Yalnızdır. Kendindedir. Kendi başına kendi nedeni olur. Varolduğu için vardır, olmadığı için de yoktur. Bu açıdan nedensiz olan, totolojiye benzer, saçma bir doğruluğu vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedensiz olan özgürdür çünkü hiçbir şey onu bağlamaz. Hiçbir neden-sonuç zincirine vurulmamıştır. Yasaları yoktur, kaçınılmaz olarak kaçar hepsinden. Hiçbir yörüngede değildir. Hiçbir kalıba sığmaz. Hapsedilemez, tahmin edilemez, bağlanamaz, ölçülemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni olanı tanımak mümkündür. Nedeninden tanınır zaten. Sırları yoktur. Gizlenemez, açıktadır, ışık altındadır. Bu yüzden nedensiz olan, karanlıktadır, gizlidir. Nedensiz olana ışık ulaşmamıştır daha. Tanınamaz, dokunulamaz, takdir edilemez. Nedensiz olan, yabancıdır, ötekidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belki de en önemlisi, nedensiz olan, yoktur. Gözlemlerin, algıların, kavramların, kurguların olduğu hiçbir yerde yoktur. Ama yine de nedensizlik yaşadığımız en yaygın deneyimlerden biridir. Bunun nedeni ise en başta işaret ettiğim gibi, farklılık olsa gerek. Her farklılıkta bir daha yaşarız nedensizliği. Her farkta, nedenlilerin güvenli ve sıcak ortamından boşluğa düşeriz. Her şey anlamsız gelir, her şey saçmadır. Biraz da bu yüzden farklı olan korkutucudur. Ama daha korkutucu olan, farklı olmaktır. Çünkü o zaman nedenin dışına kendin çıkmış olursun. Bu an özgürlük anıdır. İrade hissi yayılır, nedenlilere. Özne olunur. Özgürlük deyince kulağa güzel geliyor tabii ama aslında farklılaşmak bir de yabancılaşma anıdır. Sana neden olan her şeyden yabancılaştığında hissedersin nedensizliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an geri çekilip son cümleye bir daha bakalım. Yabancılaştığında nesneleştirirsin. Nesneleştirmek denilen süreç en çok da nedenlileştirmektir, bu yüzden yabancılaşma nedensizlik gibi hissedilir belki, ama geçicidir. Daha büyük bir nedene olan yolculuğun göstergesidir, nedensizlik hissi. Sana neden olan her şeyin nedenine olan bir yolculuktur nedensizlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlarsak: Nedensiz olan Tanrı'dır, Saçma'dır, Kendinde Şey'dir, Özgürlük'tür, Özne'dir, Öteki'dir, Farklı'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yazının başına dönelim. "Zevkler tartışılmaz!" zevklerin nedensiz olduğunun iddiasıdır. Bu tartışmadan sonra açıkça görülüyor ki, zevklerin nedensiz olduğunu iddia etmek, kendini Tanrı yerine koymaya denk geliyor.Bu iddia bir Özgürlük ilanı, Özne olduğunu hissetmedir. Ama aynı zamanda kendine yabancılaşamamayı içerir. Bu yüzden Özgürlük gibi görünse de, aslında zevklerin nedeninin kölesi olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında konu sadece zevklerde değil, tartışılmaz görünen her durumda geçerlidir. Hatta daha da ileri gidersek, her türlü eylemsizlik yabancılaşamamayı içerir. Eylemsizlik, Tanrı olma hissi adına köle olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2010-05-09 tarihinde &lt;a href="http://www.siyasetkahvesi.com"&gt;Siyaset Kahvesi&lt;/a&gt;'inde yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7019403887387690670?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7019403887387690670/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7019403887387690670' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7019403887387690670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7019403887387690670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/06/nedensiz-olan-farkldr.html' title='Nedensiz Olan Farklıdır'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1487750143580117681</id><published>2010-06-10T10:00:00.000-07:00</published><updated>2010-06-10T12:43:04.331-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diyalektik'/><title type='text'>Parçalanma ve Kategorileşme</title><content type='html'>Eskiden gider kaset alırdım. Kasette 10-12 tane şarkı olurdu. Hazır bir sıra vardı. Bir başlayınca sırayla kasetteki tüm şarkıları dinlerdim. Kaset dinlemek 45-60 dakikalık bir deneyimdi. O süre içinde başka ne yaşıyorsam, o şarkılarla süslenmiş olurdu. Süslenmek... Aslında şarkılar o diğer deneyimlerle süslenirdi. Çünkü o kaseti başka zaman tekrar dinlediğimde o yaşadıklarımı da hatırlardım. Kaset zamanla bir şarkılar toplamından daha kapsamlı bir hal alırdı tabii. Kasette dinlediklerimle, dinlerken yaşadıklarım garip bir bütün oluşturmaya başlardı. Bir kasedi o kadar çok dinlerdim ki, şarkıların sırasını ezberlerdim artık. Bir şarkı bitince, sonraki hemen kafamda dönmeye başlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra mp3 sistemine geçtim bir ara. Böylece "kaset" deneyimi parçalarına bölünmüş oldu. Mesela daha önce bir kasette dinlediğim şarkıyı mp3 olarak tek başına dinlediğimde, bir "sudan çıkmış balık"lık hissi yaşıyorum. Çünkü tam o şarkının etrafındaki yaşanmışlıklar gelmeye başladığı sırada şarkı bitiyor. Bir süre kaset deneyimini korumaya çalıştım. Şarkıları aynı kasetteki sırayla dizip öyle dinlemeye çalıştım. Ama ya sıralamayı unutmalarım ya da çok uzun süre dinlemelerim yüzünden artık kaset deneyimi anlamını yitirmeye başladı. Kaset deneyimi tek tek şarkılara doğru bir sökülme yaşadı zamanla. Kaset deneyimi artık benim yapay olarak oluşturmam gereken bir şarkılar toplamı olmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat sıralama yapabiliyor olmam deneyimi kendi bağımsızlığını kısa zamanda ilan etti. Zamanla kaset deneyimini tarihimden silip kasetlerin asla ulaşamayacağı yeni deneyimlerin kapısını açtı. Artık sanatçının bana hazır olarak sunduğu sıralamada değil de, benim sıralarımda dinlemeye başladım şarkıları. Mesela eskiden Zülfü Livaneli kasedi vardı. Sonra türkü-özgün diye uzuuun bir sıralama oluştu. Şükriye Tutkun, Musa Eroğlu, Grup Yorum, Metin-Kemal Kahraman, Kardeş Türküler, Gülay'ın bazı şarkıları ... diye giden büyük bir kasetler topluluğu birbirine karıştı. Sonra tabii diğer uzuuun sıralar. İlk başta parçalanma ve hayatsızlaşma gibi görünen mp3'e geçme deneyimi, zamanla çok daha büyük bütünlerin oluşmasına neden oldu. Bu bütünlerin temel farkı kategorik olmalarıydı. Tek tek sanatçılar ve hazır sıralı kaset deneyimi yerini, kulaklarımda bıraktıkları etkiye göre sınıflandırılmış şarkılar topluluğuna bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda, internet radyolarından birini dinliyorum. Bu radyonun özelliği, tüm şarkıların belli bir müzik türünde olması. O anda o tarz müzikler dinlemek istiyorsam, sadece o tarz müzikler dinliyorum, ama herkesten. Kaset varken, müzik müzisyenin yaptığı bir şeydi. Ve aslında müzisyeni dinlerdim. Şimdi, bu radyolarda artık müzisyen müziğin yaptığı bir şey. Sadece müziği dinliyorum, müzisyenleri değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burda olan şey parçalanma ve yeni kategorilerle tekrar birleşme hali. Bu genel ifadeyi diğer alanlarda görmek ya da görmeye çalışmak mümkün. Mesela ulus devletler de aynı yukardaki kasetler gibi toptan bir deneyim sunuyordu. Şimdi, küreselleşme denilen akım, ulus devletleri alt-yapılarına bölüyor: Şirketler, siyasi hareketler, sivil toplum örgütleri, cemaatler, üniversiteler, sanatçılar... Bu grupların hepsi, şimdi ulusal sınırların ötesinde bir örgütlenmeye yöneliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Noam Chomsky, emperyal ideolojilerden bahsediyordu. Amerika'nın geçmişte Vietnam, bugün İran konusundaki tavrını emperyal ideolojiye bağlıyordu. Bu ülkelerin hem kendi sınırlarında, hem de çevrelerinde yaptıkları güçlenme, bağımsızlaşma ya da silahlanma gibi hareketleri, ABD kendine "içerden" yapılmış bir tehdit olarak algılıyor. Burda kendini o ülkelerin ve çevrelerinin sahibi gibi görme yatıyor. Chomsky, İsrail'in Mavi Marmara'ya uluslararası sularda yaptığı saldırıyı da aynı bakış açısına bağlıyordu. Gazze'ye yapılabilecek herhangi bir yardımı kendine yapılmış bir tehdit gibi algılıyor İsrail, diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chomsky takdire fazlasıyla şayan bir enerjiyle ABD'nin öyle ya da böyle neden olduğu zülumlere direniyor. Ama sonuçta kendisi de aynı ideolojinin bir ürünü aslında; ABD ulusal devleti ne kadar tüm dünyayı kendine ait görüyorsa, Yahudi kökenli bir Amerikalı olarak Chomsky de aynı şekilde kendini tüm dünyadan sorumlu hissediyor. Bu tartışmalarda, ulus devletler anlamlı bir sınıflama olmaktan çıkıyor, yerini onlardan ufak grupların birleşerek oluşturduğu kategoriler alıyor. Ulusal ordular ve yerel direnişçiler yerine, uluslararası silah şirketleri ve onlara tüm dünyadaki savaşlarda kendini sorumlu hissederek direnen uluslararası direnişçiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok şey parçalanıyor: aileler, diller, kurumlar, kuramlar ... Yerlerini önce bireylere, ifadelere, ufak örgütlenmelere, modellere ... bırakıyorlar. Sonraki aşama da kategoriler oluyor bu durumda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1487750143580117681?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1487750143580117681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1487750143580117681' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1487750143580117681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1487750143580117681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/06/parcalanma-ve-kategorilesme.html' title='Parçalanma ve Kategorileşme'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7886239530887956019</id><published>2010-05-20T19:59:00.000-07:00</published><updated>2010-05-20T20:34:44.950-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktidar'/><title type='text'>Erdoğan'ın Kaderi</title><content type='html'>Tayyip Erdoğan &lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25096880/"&gt;burda&lt;/a&gt; aktarıldığına göre, maden işlerindeki ölümcül kazaların bu işin "kader"i olduğunu söylemiş. Aşağıda, mantıksallığa çok da sadık kalmadığım, bol tahminli arguman sonucunda, Erdoğan'ın aslında "Hükümet olarak siz işçilere değer vermemeyi istememiz, kapitalizmde kaçınılmaz." demek istediğini iddia edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cümle aslında totolojik bir ifade olarak düşünülebilir, eğer kaderi tüm olmuş ve olacak olayların toplamı olarak alırsak. Bu durumda, cümlenin "maden işçisi olan sevdikleriniz öldü" demekten bir farkı kalmaz. Erdoğan, "Oh! Canıma değsin!" diye mi acaba söyledi bu cümleyi? Sevdiğiniz biri ölüyor, biri karşınıza çıkıp "evet öldü, iyi de oldu" diyor. Ben olsam, sopayla döverdim bunu diyeni. İşçiler de Erdoğan'ı protesto etmiş, ama saldırganlaşmamışlar. Demek ki, Erdoğan bunu kastetmedi. Zaten bunu kastetmiş olsa, "sevdiğim kimse ölmedi bu son kazada, çok şükür!" diye devam etmesi gerekirdi herhalde. Öyle devam etmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok, yok! Orda başka bir ima var. Nedensizlik iması! Erdoğan diyor ki, "sevdikleriniz nedensiz yere öldü!", sonra devam ediyor: "ama nedenlerini bulacağız!" Yani diyor ki, "şimdiye kadar yapılması gereken her şey yapıldı, ama yine de oldu!" Bu elbette gözlemsel olarak test edilebilir bir iddia. Bu işler derken, kömür madenlerini kastediyorsa, başka kömür madenlerine ve ordaki ölüm oranlarına bakarız. Dünyadaki kömür madenlerindeki ölüm oranı dağılımının az çok sabit olmasını bekleriz, kömür madenleri az çok her yerde aynı olduğu için. Ama &lt;a href="http://skyturkvngenc.wordpress.com/2010/05/19/ozellestirilmis-isci-olumleri/"&gt;burda&lt;/a&gt; aktarılan sayılara göre, Türkiye'deki ölüm oranı Avrupa ortalamasının 4.5 katı falan. Eh, piskopat bir Türkiye Kömür Madeni Tanrı'sından bahsetmiyorsak, Türkiye'de her şeyin yapılmadığını görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki neler yapılmamış olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya'daki en kötü koşullar Türkiye'de değil galiba. Çin bu konuda bayağı önde. Çin, Dünya'nın en büyük kömür üreticilerinden, ama en kanlı kömür madeni işçisi katillerinden de. &lt;a href="http://frankwarner.typepad.com/free_frank_warner/2006/01/us_coal_mining_.html"&gt;Burdaki&lt;/a&gt; sayılara göre, Çin'deki ölüm oranları ABD'nin 37 katı falan. ABD'deki ve Avrupa'daki ölüm oranları, hukuki önlemlerle düşmüş diyebiliriz, eğer &lt;a href="http://ir.uiowa.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1030&amp;amp;context=polisci_pubs"&gt;burdaki&lt;/a&gt; iddiayı genellersek. Çalışma koşullarındaki güvenliğe yönelik yasalar çıkarılmış ve denetleme artırılmış, sonuçta ölüm oranları nisbetle düşmüş. Ancak Çin'de daha yeni yeni bir şeyler yapılmaya çalışılıyor, &lt;a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/4413414.stm"&gt;burda&lt;/a&gt; aktarıldığına göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar Türkiye'ye dönersek, hükümet hemen bugün benzer önlemler alsa, görülüyor ki bu ölümler tamamiyle durmayacak belki, ama olma olasılığı da düşecek. Olasılıktaki, &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_say%C4%B1lar_yasas%C4%B1"&gt;büyük sayılar teoremine&lt;/a&gt; göre o zaman, uzun vadede ölecek olan kömür madeni işçilerinin sayısının da azalmasını bekleriz. Hükümet bunu yapmıyor, bunun yerine sözcüsünü yollayıp "bu kaçınılmazdı" iması yaptırabiliyor. Demek ki, kader derken kendi eylemsizliklerinin kaçınılmaz olduğunu ima ediyorlar. Acaba elleri kolları bağlı mı bu konuda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi eylemsizliklerinin kader olabilmesi için, yapmayı denemiş ama yapamamış olmaları lazım. Ben hatırlamıyorum bu konuda hükümetin ciddi bir çabasını. Bilakis, sanki hükümet tam da tersini yapmış gibi. &lt;a href="http://haber.sol.org.tr/soldakiler/maden-katliaminda-hukumet-sucustu-yakalandi-haberi-28558"&gt;Burda&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.firatnews.com/index.php?rupel=nuce&amp;amp;nuceID=26592"&gt;burda&lt;/a&gt; aktarıldığına göre, bu maden çıkarma işlerini taşeron, yani örgütsüz, sigortasız işçilerle çalışan şirketlere ihale ederek, hükümet kendi elleriyle denetimi zorlaştırmış. Kendilerinin yapmayı istememesi mi kader acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerinin yapmayı istememesinin koşulsuz olarak kaçınılmaz olması için Tanrı'dan böyle bir emir almış olmaları lazım. Yoksa Erdoğan'ın sadece Allah'ın bilebileceği ve bu yüzden nedensiz olan kaderi bilmesi için kendisinin Allah olması lazım. Belki de Erdoğan kendisinin Allah olduğunu düşünüyordur. Yani, öyle olduğunu düşünmüyorsa, kendisinin peygamber olması gerekir, doğrudan emir alabildiğine göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları da ima ettiğini düşünmüyorum açıkçası. Böyle bir şey söylemesi, tüm tek tanrılı dinlerle, en çok da İslamla çelişir. O zaman koşulların müsait olmadığını söylüyor olsa gerek. Hükümet'in bile hükmedemeği tarihsel koşullar var diyor herhalde. Dolayısıyla hükümetin bir kukla olması lazım.  Eh, kuklacıyı en iyi, orası burası çekiştirilen kukla görür. O zaman, Erdoğan'ın bize kuklacıyı da gösteriyor olması lazım. Kim ya da ne olabilir ki kuklacı acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://skyturkvngenc.wordpress.com/2010/05/19/ozellestirilmis-isci-olumleri/"&gt;Burda&lt;/a&gt; aktarıldığına göre, Balıkesir'deki kömür madeninin sahibi de aynı Erdoğan gibi, ölümlerin bu işlerde bir zorunluluk olduğunu söylemiş. Bunu söyleyen, kömür madeninin sahibi! Feodalizmde aristokrat olurdu, şimdi sermayeci oluyor. Sermayeci açısından, işçilerin koşullarını iyileştirmek için daha az kar oluşması için hiçbir neden yok. Bu da, işçilerin işteki koşullar yüzünden iş kazalarında ölmesini, yaralanmasını, hasta olmasını kader olarak görmesini gerektirir. Eğer bunu kader olarak görmüyorsa, zaten henüz sermayeci olmamış demektir. Bunu kader olarak gören sermayecilerle rekabet edemeyerek ortadan kaybolur kısa zamanda. Tüm sermayeciler için işçiler birer nesnedir, yaşamları, istekleri, kararları yok sayılır. Bu kaderdir, çünkü hem sermayeci bunu tercih eder hem de işçiler. İşçiler açlıktan ölmemek, eylemsizlikten yok olmamak için nesne olmayı tercih ederler. Bu da trajediyi daha da derin kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda bir sermayeci bu ölümler karşısında, "bu ölümler kaderdir, zaten işçiler de ölüm riskini bilerek tercih ederler bu işi" derdi. Ya da  "Bu mesleğin, kaderinde maalesef var. Bu mesleğe giren kardeşlerim de, bu mesleğe girerken içerisinde bu tür şeylerin olacağını bilerek giriyorlar." derdi, aynı Erdoğan'ın dediği gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça görülüyor ki, Erdoğan bir sermayecinin düşüncesini aktarıyor hükümetin sözcüsü, lideri, yani hükümdar olarak. Bir insan başkasının fikirlerini başkalarına aktardığında, bu insanın fikirlerini aktardığı kişiyi o ortamda temsil ettiğini söyleyebiliriz. O zaman Erdoğan'ın kader dediği durum, hükümet olarak sermayecinin temsilcisi olması. Bu da yazının başında önerdiğim çeviriyi açıklıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7886239530887956019?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7886239530887956019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7886239530887956019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7886239530887956019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7886239530887956019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/05/erdogann-kaderi.html' title='Erdoğan&apos;ın Kaderi'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-4367703831463630310</id><published>2010-05-17T05:25:00.000-07:00</published><updated>2010-05-17T06:35:31.909-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görüntüler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Üretim'/><title type='text'>Telif Hakları ve Karlılık Üzerine bir Fantezi</title><content type='html'>Bırak telif haklarını,&lt;br /&gt;                                               Kopyala artık kalanları!&lt;br /&gt;                                               (Fuck copyright, just copyleft!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nina Paley'in hazırladığı biraz çocukça ama eğlenceli bir görüntü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="640" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/IeTybKL1pM4&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/IeTybKL1pM4&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="640" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntüyü youtube'a koyan isim "questioncopyright" diye sanal bir kişilik. Alakalı internet sitesi de &lt;a href="http://questioncopyright.org/"&gt;burda&lt;/a&gt;. Alışveriş kısmının olduğu "store" sayfasındaki slogan da "devrim pazarlanacak" (revolution will be merchandized). Çirkin ama üzerine düşünülesi bir iddia.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, görüntüye baktığınızda, iki tane hayvancık uzuvlarını birbirlerinden kopyalarak tamamlanıyorlar. İşte farklılıklarının izin verdiği ölçüde tam birer hayvancık oluyorlar. Sonra ellerindeki her şeyi kopyalayarak herkesin her şeye sahip olacağını ima ediyorlar hayvancıklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu telif hakları meselesinin karlılığı üzerine biraz düşününce, şöyle bir yapı aklıma geldi:&lt;br /&gt;Borsa benzeri bir yapı olsa mesela. Burda ticareti yapılan finansal/mali araçlar da sanatçıların adlarına göre düzenlenmiş olsa. Mesela her sanatçının adına kurulmuş bir "taşınır değer"/depozito (security) olsa bu borsada. Sanatçı, ürünlerini kamusal bir alanda sergilese bedava. Ürünü görenler mesela, görmek için bir iz bıraksa segilendiği yerde, internet sitesindeki tıklanma gibi. İsteyen alsa, kullansa, dağıtsa, değiştirse ve kendi adıyla yayınlasa aynı kamusal alanda. Ancak kullandığında bir referans/gönderme sistemi sanatçının taşınır değerini biraz artırsa, kullanma oranında. Sanatçının eseri, kendisine bakıldıkça, yeniden üretildikçe, değiştirildikçe sanatçının adına açılan taşınır değer, değerlense, böylece daha karlı bir finansal araç haline gelse. Bu da, borsayı kullanan yatırımcıların, sermayelerini bu değere yatırmasını sağlar, böylece sanatçı, eseri üzerinde hiçbir telif hakkı talep etmeden sermaye toplamayı başarsa. Bu sermayeyle, daha da kapsamlı, büyük sanat işlerine girişir. Daha da özgün ve yaratıcı işler yapar. Böylece sermayesini artırır ve böylece daha çok üretir. Bu sistem sayesinde, sanatçı tamamiyle sanatına odaklanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu fikrin işleyebilmesi için önemli bir alan var, o da her eserin sergilendiği kamusal alan. Böylece bir sürü sanatçının farklılığı, farklı finansal araçlarla temsil edilirken, hepsinin sergilenmesi de bir kamusal alan tekelini gerektiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir sistemin sadece sanatta değil de, her türlü üretimde olduğunu varsayarsak, aslında kimse ürettiği üzerinde bir mülkiyet hakkına ihtiyaç duymaz. Dahası, çok kullanıldığı için üreticisinin taşınır değerini artıran ürünlerin getirdiği sermayeyi, üretici yeni ürünler için kullanmazsa, borsadaki taşınır değerinin karlılığı düşeceği için bir süre sonra sermayeye ulaşamaz hale gelir ve üretimi bırakırsa, iyi işleyen bir sistemde kısa zamanda sistemin dışına itilir. Dolayısıyla, böyle bir borsa düzeni için gerekli teknolojik ve sosyal altyapı oluşursa, mülkiyet de ortadan kalkmaya başlar. Bunun dışında, her insan ürettikleri üstünden, sermaye toplayabildiği için düzen de temelde üretim üzerine kurulmuş olur. Bu da üretmeden kaynaklara ulaşabilen grupların ortadan silinmesi demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fanteziyi biraz daha zorladığımızda, aslında insan doğasının da değiştiğini görmeye başlarız. Yukarıdaki görüntüdeki gibi, insanlar üretim amaçlarına göre yaşayacakları için, üretim amacına uygun olmayan insanlar karlı olamadıkları için ortadan kaybolacaklar. Geriye hayatı sadece ve sadece müzik olan insanlar, bilim olan insanlar, tasarım olan insanlar, getir-götür olan insanların olmasını bekleriz. Dahası, popüler sanat sanatın tamamını işgal eder. Yaratıcı olan, ancak başkaları başka üretimlerde, yaratımlarda tekrar kullanılabildiği ölçüde değerli olur. Bu da aslında, her insanın tamamiyle kendi finansal araçlarıyla kendi şirketini kurduğu düzenin, aynı zaman devasa ve kitlesel bir emek-bölüşüm zinciriyle birbirine bağlanması demek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanteziyi burda bırakalım, çünkü fantezi gereği her koşulu tek tek düşünmediğimiz için, fanteziyi devam ettirdiğimizde ortaya korkunç resimler çıkmaya başlıyor. Üç kafadarın, bir masa başında muhabbet sırasında üretebileceği bu fanteziyi burda bir aktarayım dedim, zihni açmak açısından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki de, yine Nina Paley'in hazırladığı eğlenceli başka bir görüntü. Onun iddiası da, her yaratıcı ürünün daha öncekilerin bir türevi olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="640" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/jcvd5JZkUXY&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/jcvd5JZkUXY&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="640" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-4367703831463630310?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/4367703831463630310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=4367703831463630310' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4367703831463630310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4367703831463630310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/05/telif-haklar-ve-karllk-uzerine-bir.html' title='Telif Hakları ve Karlılık Üzerine bir Fantezi'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2808680212610235737</id><published>2010-05-13T10:38:00.000-07:00</published><updated>2010-05-13T15:37:16.758-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><title type='text'>Şekil/İçerik Metafiziği II</title><content type='html'>Matematikteki kategori kuramı tam da matematiksel felsefe yapılabilecek bir araca benziyor. Uzaktan çok karizmatik görünüyor doğrusu, yakından da bakmak isterdim, ama yakın zamanda çok da mümkün olacağını zannetmiyorum. Öte yandan, Hegel, Badiou, Bhaskar gibilerini anlayabilmem için kaçınılmaz da olabilir. Biz şimdi, şekil-içerik metafiziğine dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizdeki temel kabuller şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Her şekil birbirinden farklı içeriklerin ortak sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Her içerik ortaklığı sadece bir tane şekil oluşturur. Ortaklığı oluşturan içerikler farklıysa oluşan şekil de farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Her miktarda ve çeşitteki şekil topluluğunun oluşmasında etken olan ortak bir içerik vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Category_theory"&gt;Wikipedia'daki tanıma&lt;/a&gt; göre, kategoriler bir nesneler topluluğunu, bu topluluk üzerindeki ok çeşitlerini ya da işlevleri ve bu işlev ya da ok çeşitleri arasındaki bileşim ilişkisini içeriyormuş. Örnek olarak kümeler ve kapsama, topolojik uzaylar ve sürekli işlevler/fonksiyonlar, doğrusal/lineer uzaylar ve doğrusal işlevler, (cebirsel) gruplar ve homomorfizmler veriliyor genelde. Şekil-içerik metafiziğini de bir kategori olarak düşünmek mümkün sanırım, İçerikler ve nedensellik kategorisi. Nesneler, elimizdeki içerikleri kapsıyor. Aralarındaki oklar da nedenselliği veriyor olsun. "A→B", "A içeriği B içeriğine kısmen neden oluyor"'un kısaltması olsun mesela. Bu durumda, "→" bize matematiksel ilişki benzeri bir yapı veriyor. İlişki diyemiyorum çünkü, içerikler  topluluğunun ZFC aksiyomlarına göre bir küme oluşturduğunu zannetmiyorum. Mesela, "tüm kümelerin kümesi" bir şekil, dolayısıyla içeriktir, küme kuramına göre böyle bir nesne yoktur, çünkü tüm kümelerin kümesi gibi bir kavram Russell ya da Cantor ikilemi gibi çelişkilere neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilişki benzeri, → yapısının şu üç özelliği sağladığını varsayalım bir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Bağdaşmazlık (anti-simetri): A→B ve B→A ise A=B'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burda A=B'yi tanımlamadık. Şöyle tanımlayabildiğimizi düşünelim şimdilik: Eğer A'nın iliştiği tüm içeriklerin oluşturduğu topluluk B'ninkilerle aynıysa, o zaman A=B diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Geçişkenlik: A→B, B→C ise A→C'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A'nın daha derinde olması, onun C'nin nedenleri arasında sayılmasını engellemiyor. Hatta biri atlayıp "A, C'nin gerçek nedeni" diyebilirdi. Burda öyle yapmak istemiyorum, tüm nedenlere gerçek muamelesi yapmak bana daha makul geliyor, çünkü &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/askn-ve-elestirel-gercekcilik.html"&gt;burda&lt;/a&gt; son neden diye bir şeyin olmadığını iddia etmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Kapsayıcılık: Ya A→B'dir ya da B→A'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çok iddialı bir kabul ama şimdilik yapalım da, olmazsa sonra atarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer nedensellik, →, bu üç özelliğe sahipse, o zaman nedensellik doğrusal bir sıralama (linear order) olmuş oluyor. Bu üç özelliğe bir de "en küçük", "en büyük" ya da "her şeye neden olan", "her şeyin neden olduğu" içeriklerin varlığını eklersek (ki üçüncü kabule göre bunu eklemek zorundayız), o zaman nedensellik sıralaması "iyi-sıralanmış" (well-ordered) oluyor. Bu son özelliğe "en küçüklerin varlığı" diyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz tanım yapalım;&lt;br /&gt;Mutlak: Tüm içeriklerin ortak nedeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçma: Bir içeriğin nedenleri arasında kendisi de varsa, o içerik (kısmen) saçmadır. Eğer bir içeriğin tek nedeni kendisiyse, o zaman mutlak olarak saçmadır diyebiliriz. Ama zaten yukarıdaki birinci kabul, böyle içerikleri yok sayıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burdaki "saçma" kelimesini, kötü ya da yanlış anlamlarında kullanmıyorum. Bilakis, varoluşçulardaki, hayatın anlamsızlığının ve mutlak sorumluluğun beraber varolmasına yönelik bir kullanım peşindeyim. Saçma, varolmak istiyorsa var olan, dolayısıyla kendisi dışındaki varlık nedenlerinin eksik kaldığı ve böylece kendi varlığından (kısmen) sorumlu olan içerik oluyor, burdaki kullanıma göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, kapsayıcılık kabulune göre A ve A içeriklerinden biri öbürüne neden olmak zorunda olduğu için, A→A olmak zorunda. Bu durumda, tüm içerikler saçma olmuş oldu. Her ne kadar bu iddia hoşuma gittiyse de, biraz fazla kolay oldu. Kaldıralım bu kapsayıcılık kabulunu. Geriye Bağdaşmazlık, Geçişkenlik, ve En Küçüklerin Varlığı, özellikleri kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, üçüncü kabule göre, tüm içerikler topluluğu da bir topluluk olduğu için, bu topluluğun da ortak nedeni olan bir içerik vardır. Burdaki, "var" kelimesi, mümkünattan bahsediyor. Yani, mutlağın oluştuğu bir an olmayabilir, dolayısıyla hiçbir zaman bir şekil olmayabilir. Ama bir an Mutlağın da bir şekil olduğunu varsayalım. O zaman Mutlak bir şekilse, ona da neden olan bazı içerikler vardır. Bu içeriklerin oluşturduğu topluluğa "B" diyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçişkenlik gereği, B tüm içeriklere neden olur. Ama Mutlak da tüm içeriklere neden olduğuna göre, Mutlak içerikler aynı zamanda B'nin de içindedir. Bağdaşmazlık kabulu gereği, B'deki tüm içerikler birbirlerine neden olduğu için, B'deki tüm içeirkler aslında birbirine eşittir. Buna göre B'deki tüm içerikler Mutlaktır ve aslında hepsi aynıdır. Böyle bir yapı makul olmakla beraber, biraz yüzeysel kalıyor. Çünkü birbirine neden olan hiçbir iki içeriği birbirinden ayıramamış oluyoruz, bu da nedenselliğe ontolojik bir ayrıcalık vermeye denk geliyor ki bunu istemiyorum açıkçası. O yüzden bağdaşmazlığı kaldıralım. İki farklı içerik, birbirinin aynısı olmadan birbirine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlak kendine neden olmuş olduğu için aynı zamanda da saçma olmuş oldu, yukarıdaki tanıma göre. B'deki tüm içerikler de mutlak oldu, nedenselliğin geçişkenliğinden ötürü. Elimizdeki yapıya bakarsak, en altta tüm üyelerinin birbirlerine ve kendilerine neden olduğu bir Mutlaklar topluluğu var. Onun üstünde, bu Mutlakların ortak olarak neden olduğu tüm diğer içerikler var. Bunlar da saçma olabilir belki, ama Mutlak değiller. Bu resmin en üstüne bir de, tüm içeriklerin ortak olarak neden olduğu içerikleri koyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa: Tüm içeriklerin aynı anda iliştiklerinde oluşan şekil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa'nın kendisi de bir içerik olduğuna göre, Doğa da kendisine neden oluyor demektir, ki bu da onu kısmen saçma yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anlamaya çalışalım; elimizde üç katman var, her içeriğe neden olan Mutlaklar, her içeriğe neden olmayan her içerik tarafından da nedenlenmemiş olanlar, her içeriğin neden olduğu Doğa içeriği(yukarıdaki ikinci kabule göre sadece bir tane Doğa vardır). Böyle bakınca, aslında Kant'ın metafiziğine yakın bir şey çıkmış oluyor. Mutlak içerikler, tüm içeriklerden hemen bir seviye aşağıda. Yani bir içeriği şekil olarak aldığımızda ve arkasındaki içerikleri bulduğumuzda, tüm Mutlak içeriklere ulaşmış oluyoruz. Eğer böyle bir metafizikte kalırsak, her nedensellik çalışmasından sonra bir de bulduğumuz nedenlerden "hangileri mutlak acaba?" diye sormamız makul hale gelir. Oysa, Mutlak içeriklerin bulunabilir olmaması gerekiyor (neden öyle? bunun yanıtını ancak şöyle verebilirim; en baştan beri, diyalektiğe izin verecek bir metafiziğin nasılını aradığım için, mutlağın bulunabildiği bir içerik işime gelmez).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeriklerin oluşma anına dair daha çok düşünmek gerekiyor. Sanıyorum, anlar üzerinden düşünmek bize değişim ve zaman kavramlarını kullanmayı da sağlayacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2808680212610235737?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2808680212610235737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2808680212610235737' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2808680212610235737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2808680212610235737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/05/sekilicerik-metafizigi-ii.html' title='Şekil/İçerik Metafiziği II'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2298483427514121855</id><published>2010-05-11T13:10:00.000-07:00</published><updated>2010-05-11T13:18:42.684-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marxizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Sayısallaşmalı mı?</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: arial;font-family:times new roman;font-size:130%;"  &gt;Metalaşma ve meta kavramları aslında varlık felsefesine ait kavramlar. Marx meta kategorisini önerirken Kant'ın öncel/a-priori kategorilerinden daha az genel bir kategorinin peşinde değildi muhtemelen. Marx'a göre sermayeci üretim modunda/makamında fikirler, insanlar, hayvanlar, kavramlar v.b. her türlü varlık metalaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meta kategorisinin/sınıfının genelliği biraz da üretim kavramının genelliğinden kaynaklanıyor. Üretim sadece şirketlerce, insanlarca pazarda satılmak ya da merkezi bir otorite tarafından dağıtılmak üzere fabrikalarda, atölyelerde işçiler tarafından şekle sokulan materyallerden oluşmaz. Üretim aslında her türlü insan kaynaklı maddeleştirme, yapısallaştırma sürecini kapsar ve aslında daha ötesine de gider. Üretimin en genel ve kolay tanımı emeğin bir varlığı başka bir varlığa dönüştürmesidir. Emek ise üretim amacıyla gerçekleştirilen her türlü eylemi kapsar*. Eğer eylemi de bilinçli davranış olarak tanımlar ve bilinci insanlarla sınırlarsak, aslında Kantçı tarzda bir idealizmle flört etmeye başlarız. Ama yine de elimizde genel ama kullanışlı bir yapı oluşmuş olur. Bu yapıda devam edersek, üretim modu/makamı ise tüm eylemcilerin (ya da insanların) tüm emeklerinin toplamda oluşturduğu yapı olur. Her türlü dönüştürücü eylemi hesaba kattığımız için, insanların birbirlerini etkilediği her türlü toplumsal ilişki ağı da üretim modunun bir parçası haline gelir. Mesela, bir kişi bir başkasının fikrini değiştirdiğinde, belli bir fikre sahip bir kişi, başka bir fikre sahip bir kişiye dönüştüğü için, fikri değiştiren kişi aslında bir üretim yapmış oluyor. Bu üretim için yaptıklarının toplamı da emeği belirlemiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretim modu aslında hareketli/dinamik yapıları da barındırıyor içinde. Hali hazırdaki tüm varlıklar, üretilmişleri ve bunlar arasındaki her türlü ilişkiyi kapsıyor elbette. Bu varlıklardan algılanabilir, kavranabilir olanların, yani bilincin nesnesi olabilenlerin özel bir önemi var Marx açısından. Marx bu tarz varlıkların bütününe "üst yapı" adını veriyor. Üst yapı, her üretim anında yeniden oluşuyor, üretiliyor. Böylece üst yapı bir anlamda üretim modunun bilinç alanında/uzayındaki projeksiyonu/gölgesi olmuş oluyor. Belki, üst yapıyı, üretim modu içindeki hareketlerin bir durum değişkeni (state variable) olarak düşünmek mümkün. Bu açıdan, ideoloji de bir bilinç nesnesi olarak bilincin kendisinin üretilmesiyle ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstyapı üretim modunun bir gölgesi olarak kendisinden farklıdır. Üretim modunun üstünde ama temelde farklı bir seviyede varolur. Üretim modunun hareketliliği bu farklılıktan gelir muhtemelen. Üretim modu içindeki üretimler, üretim modunun aracısız varlık alanında değil, kendisinin bir tür fantezisi olan üstyapıda tasarlanır. Bu yüzden üretim modunun gelecek anını hem şimdiki üretim modu hem de onun gölgesi olan üstyapı belirler. Diyalektiğe göre, üretim modunun üst yapıyı belirlemesi, kendi yokluğunu, yani belirlememesini de içerdiği için aslında üstyapı sadece, kendisinin ortaya çıkmasına neden olan üretim modunun değil, aynı zamanda diğer üretim modlarının, üstyapının kendi kurallarının ve belki de asla tamamiyle etkisiz kalmamış olan doğanın ortak bir sonucudur. Bu yüzden üretim modunun gelecekteki anı, tamamiyle kendisi tarafından belirlenmez ve belki de belirlenmediği için kendisinden farklıdır. Bu argumanı biraz daha zorladığımızda vardığımız sonuç anlık değişimlerdir: Her üretim, içinde varolduğu üretim modunu biraz değiştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar meta kavramına döndüğümüzde görürüz ki, meta her türlü üretim modunda üretilen bir kategori değildir; sadece sermayeci üretim modunda ortaya çıkar. Bu açıdan metalaşma, meta genel kategorisinin sermayeci üretim modunda, tüm varlığa genişlemesini anlatır. Marx'ın sermayecilik kuramı da bu yüzden, statik bir yapıyı anlatsa da, aslında bir sürecin sonundan bahseder. Meta, sermayecilik öncesi modlardan kalma varlıkların metalaşarak varacağı noktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanım değeri, eylemcilerin bir varlıkla olan tüm ilişkilerini kapsıyor. Sermayeci üretim modunda ise varlıkların kullanım değeri tamamiyle bir sayıyla, (değişim) değeriyle belirlenir. Her varlığın bir sayı karşılığının olması ise, onların türdeş bir kimliğe bulanması demektir bir açıdan. Sayılar arasındaki sıralama (5&gt;3 gibi) aynen tüm varlıklara yayılır, böylece nasıl tüm sayıları kıyaslayabiliyorsak, aynen tüm varlıkları da kıyaslayabiliriz. Sermayeci üretim modunun tam oturmadığı zamanlarda ise, metalaşma aynı zamanda sayısallaşma olarak kendini gösterir. İnsanlar varlıkları, onlara sayılar atayarak algılamaya çalışırlar. Bu algılama modu da sermayecileşme sürecinin oluşturduğu ideolojinin bir uzantısıdır. Metalaşma yayıldıkça, sayısallaşma da aynı şekilde bilinç alanında yayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayısallaşma sürecinin bir örneği de entellektüellik tartışmalarında görülür. Entellektüellik de bir varlıktır ve metalaşma sürecinden kaçamaz. Bu sürecin bir uzantısı olarak, insanlar da entellektüelleri sayılarla algılamak isterler. Bu sürece örnek olarak bilimcilerin yayın sayılarına, yayınların kalitesine ve aldıkları gönderme/referans sayılarına göre sıralanması verilebilir. Bu sıralamada, bilimsel dergilere birtakım sayılar, ağırlıklar atanır. Sonra her yayın, yayınlandığı derginin ağırlığıyla çarpılır ve tüm yayınlar bu ağırlıklarla toplanır. Buna bir de yine benzer bir yöntemle hesaplanan gönderme indeksi, sayısı eklenir. Böylece bilimcinin tüm bilim hayatı bir sayıyla özetlenmiş olur. Bu özet sayesinde bilimcileri de, sayıları kıyaslar gibi kıyaslayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kıyaslamalı mıyız? "Bir bilimcinin yaratıcı ve kendine özgü eserleri kendi dünyalarını içerir. Her eser ayrı bir varoluştur, hiçbiri türdeş olamaz. O yüzden bu eserlerin yaratıcısı olan bilimciler de türdeş olamazlar ve bu yüzden karşılaştırılamazlar." diyebilir ve karşılaştırmayız. Ama bu iddiadaki doğalcılığı not etmek isterim: Özünde türdeş olmamaları bizim karşılaştırmamamızı gerektirmez. Bilakis, sayısallaşmanın kendisine yönelmesi, sayısallaşmanın arkasına, sayısallaşma sürecinin içinde varolan yokluğa ulaştırabilir bizi. Bu yüzden yapılması gereken, sayısal karşılaştırmalar yapmamak değil, bu kıyas yöntemini kendisine döndürmek olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iddiayı genellersek, belki de, ideoloji eleştirisinin yolu onun dışına çıkmak değil, onu kendine döndürmektir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;******&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*: Emek ve üretim tanımları totolojik oldu. Ama tanımların çembersel-totolojik bir yapı oluşturması, tanım sırasında bilgi kaybını engellemenin güzel bir yoludur. Tanımlar öyle yapılmalı ki, tanımlarda bir şey iddia edilmemiş olmalı. Totolojiler bunu tamamiyle engelleyemese de, bu amaç için kullanışlı bir yoldur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2010-04-23 &lt;/span&gt;tarihinde &lt;a href="http://www.blogger.com/www.siyasetkahvesi.com"&gt;Siyaset Kahvesi&lt;/a&gt;'nde yayınlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2298483427514121855?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2298483427514121855/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2298483427514121855' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2298483427514121855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2298483427514121855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/05/saysallasmal-m.html' title='Sayısallaşmalı mı?'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-922011450936914018</id><published>2010-04-26T18:43:00.000-07:00</published><updated>2010-04-26T18:47:51.045-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktidar'/><title type='text'>Kader, Kadir, İktidar</title><content type='html'>İktidar konusunda düşünürken, alakalı kavramsal birimleri de düşünmek faydalı olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum, Arapça'da üç harften türetilen kelimeler vardır. Bazı Türkçe kelimleri de aynı türetme yoluyla anlayabiliriz. Arapça bilmediğim için beyin egzersizi ya da zihinsel sallama yöntemiyle bazı kelimeler arasındaki bağlantıları bulunca bazen çok şaşırabiliyorum. Mesela mümkün kelimesi m-k-n harflerinden türemişse, o zaman "mümkün", aslında "mekanı olan" demektir, ki çok mantıklı. Dahası, "imkan" kelimesi de "mekanı olma durumu" olarak düşünülebilir. Temkinli olmak da, ayağı yere basmak ya da mekana bağlı olmak, uçmamak gibi düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Şimdi aynısını k-d-r harfleri için yapalım. Kader kelimesini, olmuş ve olacakların toplamı gibi düşünebiliriz. "Olay" "kader"e göre işler. Kader ise "Kadir"in mekanıdır. Kadir, kader üstünde kontrolü olandır. Olay kadere göre işlerse, o zaman kadir de olaya ya da olay çıkarmaya "muktedir" olandır. Kadir'in "olay"a hakimiyeti de "iktidar"ıyla ölçülür. İktidara sadece Kadir sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Önceki paragraf tamamiyle soyuttu, yani çağrışımlarımızı işin içine katmadan yazılmaya çalışıldı. Çağrışımlarımızı da işin içine katalım. Bir kere "Kadir" çoğunlukla bir insan, hatta erkek ismi olarak kullanılır, "Kadir İnanır" gibi. O zaman "İktidar Sahibi" dediğimizde aklımıza bir insan geliyor olabilir. Düşününce hakkaten de böyle bir çağrışım var. Mesela mutlak iktidarın sahibi olarak düşünülebilecek olan Tanrı, hep bir insan gibi resmedilir. Tanrı bazı insanları öbürlerinden daha çok sever. Tanrı insanla konuşur, onun sesini duyar. Gazabı vardır ama bazen merhamet eder. Tanrı bilir, görür, yapar; aynı insan gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Bir, insan gibi olan Tanrı vardır, bir de kudretli Kadir. Çoğu zaman yanılsamalar iki taraflı çalışır; Tanrı'yı insan gibi algılayan zihin, Kadir'i de Tanrı gibi algılamaya başlar. Kadir'in sınırlı ve koşullara bağlı iktidarını, mutlak gibi görmeye başlar. Mesela hükümdar'ı ele alalım. Tanrı'nın kararı ya da hükmü mutlak derecede doğrudur ya da adildir. Kendini Tanrı zanneden hükümdar da aynı adalete sahip olduğunu düşünür. Hükümdar, hükmettiği toplumun içinde gerçekleşen her türlü olaya, yani toplumun kaderine hakim olmaya çalışır. Hükümdar varken, o toplumda başka Kadir olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Kadir'in bir kişi olduğu böyle bir toplumda, iktidar mücadelesi de Kadirler arasında geçer. Bir Kadir öbürünün iktidarını kesince kendi iktidarını yayar. Modern toplumların, modern öncesi toplumlara göre en önemli ya da temel farklarından biri, Weber'e göre, araçsal akılcılık. Araçsal akılcılık, bir amaç ya da hedef için en iyi aracı bulma becerisi olarak düşünülebilir. Weber'e göre, akılcılığın temel özelliklerinden biri, kişisel olmaması. Yani, araç sadece hedef için seçilir, aracın etkileyeceği insanlar düşünülmez. Modern hukuk devletini de bu iddiaya göre düşünmek mümkün: Yasa karşısında her insan eşittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Yasa karşısında kimse daha Kadir olmadığında, demokratik devlet çıkar ortaya ve temel sloganı "Hepimiz Kadir'iz!"dir. Her Kadir kendi iktidar hakkı oranınca Yasa'nın ya da hükmün belirlenmesine katkıda bulunur. Bu durumda Kadir de artık, bir kişi değil, bir kurumdur, devlet ya da hükümet gibi.  Böyle bir ortamda, iktidar mücadelesi artık kişi olan Kadirler arasında değil, kişisel olmayan hükümler arasındadır. Hükümleri, yani fikirleri, eylemleri kontrol edebilen, iktidar sahibidir. Bu yüzden modern toplumlarda, "devlet başkanı" kavramı aslında bir kurum olan Kadir'in bir karikatürü, fantezisidir. Kadir artık devletin kendisidir. Tepesinde gibi görünen kişi sadece bir kukladır. Böylece, devlet başkanı seçimleri Kadir'i belirlemez. İdeoloji'nin tersten çalışmasına bir örnek de burda yatar: Herkes "Hepimiz Kadir'iz!" der, ama aslında söylenmesi gereken "Hiçbirimiz Kadir değiliz!".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Althusser ideolojik devlet aygıtlarını tarif ederken, kamu kuruluşu, özel kuruluş ayrımından özellikle kaçınır. Çünkü, ona (ve Gramsci'ye) göre Kadir, toplumsal bir sınıftır, yani burjuvadır. Bu yüzden Kadir'in iktidarı kamu kuruluşlarının toplamı olarak tanımlanan hukuki devletin sınırlarının çok çok ötesindedir. Her türlü eğitim kurumu, medya kuruluşu, sanat okulu birer ideolojik devlet aygıtıdır. Althusser'de Kadir artık tamamiyle hükümdür. Foucault'nun belki de tek yaptığı, Althusser'in iddialarını bir sonraki doğal aşamaya götürmekti: İktidar devletin ötesindeyse, o zaman her yerdedir. İktidar her türlü toplumsal ilişkide kendini tekrar edebiliyorsa, bu durumda Kadir artık toplumsal bir süreç demektir. Kadir'in süreç olduğu bir ortamda ise, iktidar savaşı artık hükümler arasında bile değil, süreçler arasındadır. Bu yüzden doğru hükmü bulmaya çalışan entellektüel Kadir'e karşı koyamaz. Yapılması gereken, süreci değiştirmeye çalışmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki yazı 2010-04-11'de &lt;a href="http://www.siyasetkahvesi.com/"&gt;Siyaset Kahvesi&lt;/a&gt;'nde yayınlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-922011450936914018?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/922011450936914018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=922011450936914018' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/922011450936914018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/922011450936914018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/kader-kadir-iktidar.html' title='Kader, Kadir, İktidar'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1518083674830218105</id><published>2010-04-24T14:59:00.000-07:00</published><updated>2010-04-24T15:09:12.273-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Aşkın ve Eleştirel Gerçekçilik</title><content type='html'>Daha önce &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/search/label/%C5%9Eekil-%C4%B0%C3%A7erik"&gt;burda&lt;/a&gt;, bazı genel kabuller önermiştim, sonsuz boyutluluğu kapsayacak bir metafizik için. Onlardan ilki şuydu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şekil birbirinden farklı içeriklerin ortak sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kabulun bir sonucu da şu iddia:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddia: Son neden varolamaz.&lt;br /&gt;Savunma: Eğer son neden diye bir şey bulunursa, bu kaçınılmaz olarak bir şekil olacaktır. Her şeklin birden fazla nedeni olduğu için, bu "son neden" şeklinin de varlığı kendi başına varolamaz. Bu durumda son nedenin de nedenleri olacaktır, dolayısıyla başta "son neden" dediğimiz neden aslında son değilmiş meğer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu iddiayı temel aldığımızda, aşkın gerçekçilik denilen akımı anlamak biraz daha kolay oluyor. Aşkın gerçekçiliğe göre, her türlü fenomenin arkasında kavranabilir, derin bir yapı bulunur. Her fenomenin arkasında bir de kendinde varlık bulunur diye Kant iddia etmişti zaten. Sanıyorum aşkın gerçekçiliğin iddiası, fenomen ve numen/kendinde varlık arasında başka varlık katmanlarının da bulunduğunu iddia etmesi. Hatta tümevarım yaparsak, fenomen/görüngü/algılanabilir olgu ve kendinde varlık arasında sonsuz sayıda derin katman daha vardır, diyebiliriz. Her katmanla kurulacak ilişki bir öncekinden farklı olacaktır kaçınılmaz olarak. Bir iki makalesinde, Tony Lawson amca bu aşkın gerçekçilği bir bilim ve özelde iktisat felsefesi olarak savunuyor. Savunurken de durup durup Bhaskar'a atıfta bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama açıkçası bu aşkın gerçekçilik beni tam olarak tatmin etmiyor. Eleştirel gerçekçilik konusundaki ön yargım, bu akımın aynı zamanda Kantçı bir eleştirelciliği savunmasıydı. Yani, sadece neleri bilebilirizi değil, aynı zamanda neleri iddia etmeliyizi de kapsayacak bir bakış açısı bekliyorum. Bu durumda, eleştirel gerçekçilik sadece sonsuz tane katmanın varlığını iddia etmemeli, belli bir bakışın belli bir gerçekliğe ulaşabileceğini de iddia etmeli. Mesela, belli bir topluluğa destek çıkmak amacıyla baktığımda gerçekliğe, ulaşacağım derin katman başka, başka bir topluluğa destek çıkma amacıyla baktığımda ulaşacağım katman başka olmalı. Ve her iki katman da gerçek olmalı. Dolayısıyla, aslında destek çıkmak istediğim toplulukla bir anlamda varolacak gerçekliği de seçebilmem gerekiyor. Bu açıdan, aşkın gerçekçilik bana ilk bakışta eleştirel gerçekçililiğin eleştirel boyutunu çıkarmış, ortaya "tarafsız" bir yöntem çıkarmış gibi geliyor. Oysa, eleştirel gerçekçiliğin, en önemli iddiası zaten bu tarafsızlık arayışının bir ahlaklılık adına terkedilmesi olmalıydı bence. Bu olmadan, bir toplumu eleştirmek bulduğumuz kuramın sonucu olmak zorunda ve bu yüzden aslında belirsiz olmalı. Ben ne anladım o zaman kuram yapmaktan. Bence kuramcı, eleştirmek için yola çıkmalı. Yolda oluşan kuram başta umduğu eleştirelliği vermezse, o zaman kuramcının önünde iki seçenek olmalı. Ya kuramına geri dönecek, kuramını kuramına döndürecek. Orda oluşacak çelişkiyle yeni bir kurama gidecek. Ya da kendi eleştirelliğini değiştirecek. Şu anki bilimciler genellikle ikincisini yapıyorlar, çünkü kuramın eleştirellikten önce geldiğine inanıyorlar. Aşkın gerçekçilik, bu inancı sorgulayamaz bence. Oysa, bilimin ihtiyacı şu anda, zaten yaptığına metafizik bir savunma değil, kocaman bir çukur ayna olsa gerek; bilime ahlaksızlığını gösterebilecek bir metafizik. Eğer Bhaskar'ın eleştirel gerçekçiliği bunu yapamıyorsa, o zaman Bhaskar'a küfredip yola devam etmek lazım. Bhaskar'ın "Diyalektik" kitabı da çok zor yahu! Biraz anlamaya başlasam, iki çift laf da ben edecem, ama hala beceremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir örnekle gidelim: Şimdi bir sosyal olguyu açıklamak istiyoruz, diyelim modernliği. "Modernlik" denen olgu zaten varlığından aracısız haberdar olduğumuz bir olgu değil. Belli bir süreksizlik, kırılma ya da sınıflamanın ürünü olarak kavrayabiliyoruz modernliği. Şimdi bu modernlik olgusunun arkasındaki içerikleri bulmak istiyoruz. Aşkın gerçekçilik bize böyle bir içerik kümesinin varolabileceğini söylüyor. Aradık ve diyelim şunları bulduk: {A, B, C, D}. Aşkın gerçekçi, "oh ne güzel! deyip bir sonraki aşamaya geçer ve bu sefer artık birer şekil olmuş bu içeriklerin arkasındaki içerikleri bulmaya çalışır. Oysa eleştirel gerçekçi, bence, bu modernlik kuramının ahlaki getirilerine de bakar. Sonuçta humanist mi olmuş, bir yerdeki açlığın çözümü için ne öneriyor? İşçilerin sömürüsü diye bir kavramı var mı? "Modern zaman" denilen varlık alanında, insanlar arasındaki güç ilişkileri ne alemde? Sorusunu da kurama sordurur. Eğer kuramın yanıtı, böyle bir güç ilişkisinin olmadığı, kaçınılmaz olduğu veya geçici olduğu yönündeyse, eleştirel gerçekçi, Bhaskar'ın dördüncü an dediği "kendine dönüş" anına geçer ve kuramı kendine yöneltir. Modern zamanın ürünü olarak bu modernlik kuramının arkasındaki içerik nedir? Bu soru aynı zamanda bir ideoloji eleştirisini de taşır üstünde. Çünkü, kuramın bir anlamda ideolojik olup olmadığı araştırılmış olunur bu soruyla.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1518083674830218105?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1518083674830218105/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1518083674830218105' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1518083674830218105'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1518083674830218105'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/askn-ve-elestirel-gercekcilik.html' title='Aşkın ve Eleştirel Gerçekçilik'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6144808884419324404</id><published>2010-04-20T09:41:00.000-07:00</published><updated>2010-04-20T09:55:47.758-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Milliyetçilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görüntüler'/><title type='text'>Norman Finkelstein ve Öz-bulantı</title><content type='html'>&lt;object width="640" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Q7tupJRSi7M&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x006699&amp;amp;color2=0x54abd6"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Q7tupJRSi7M&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0x006699&amp;amp;color2=0x54abd6" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="640" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürü Be!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam Norman amcayı dinleme şansım oldu. Adam İsrail devletinin savaş suçlarından, insan hakları ihlallerinden falan bahsederken, bir an kendimi yine böyle bir salonda hayal ettim. Amerikalı bir adam, çıkıp Türkiye devletinin mesela Kürtlere karşı kırımlarından, katliamlarından, ayrımcılıklarından böyle bahsetse, adamın dediklerine hak veririm. Konuşmasını desteklerim, ama engelleyemediğim bir rahatsızlık da hissederim gibi geldi. Ya da gerilim mi desem? Her neyse, bunu fark ettiğimde, bir an iğrendim kendimden. Zayıflığımdan değil sadece, küçüklüğümden beri bana öğretilenlerden kurtulamamış olduğum için değil. O da var, ama daha çok beynime edilmiş tecavüzden iğrendim aslında. Kendimden iğrendiğim sayısız andan birini daha yaşamış oldum böylece.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-6144808884419324404?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/6144808884419324404/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=6144808884419324404' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6144808884419324404'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/6144808884419324404'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/norman-finkelstein-ve-oz-bulant.html' title='Norman Finkelstein ve Öz-bulantı'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7711125871315973309</id><published>2010-04-14T15:12:00.000-07:00</published><updated>2010-04-14T15:14:46.866-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Geçmiş-Erkillik'/><title type='text'>Şimdi-Erkil Toplumlara Dair Gözlemler</title><content type='html'>Tamamen kurgusal bir yapı olarak şimdi-erkil toplumsal düzenlere dair gözlemler yapar oldum etrafımda. Dini bir yardım kuruluşu bile, "time is now" (kelime anlamı, "zaman şimdidir" ama "zamanı geldi" olarak çevrilebilir sanırım) sloganıyla reklam yapınca, dedim, bu gözlemleri toplama zamanı geldi. Ama kafamda toparlı bir düşünce yapısı olmadığı için, kötü ifade edilmiş halleriyle rastgele gözlemleri aktarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   1) Kalıcılığın azalması: Yapıların, sözlerin, kurumların zamana dayanamaması hali. Yenilik yapmanın, değiştirmenin, güncellemenin, tekrar başlamanın tekrara nisbetle yaygınlaşması. Schumpeter buna "yaratıcı yıkım" (creative destruction) demişti. Ayrıca nostaljinin küçümsenmesini de ekleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   2) Koşulların mutlaklığı: Evrensele olan inancın yerini koşullu yapılara bırakması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   3) Karar verme vurgusu: Seçmek, tercih etmek, karar vermek kavramlarının toplumsal söylem alanındaki ağırlığının artması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   4) Başarmışların değil, başarmaya devam edebilenlerin tutunabilmesi. Şu anki birinciler, geçmişteki birincilerden daha çok ilgi çekiyor. Enerjik, dinç olmanın bir erdem haline gelmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   5) Bir şirketin gücünün elindeki sermaye miktarında değil, sermayeyi çoğaltabilme yeteneğiyle ölçülmesi. Bunu en iyi borsalarda görebiliriz. Çoğu şirket, hisselerinin maksimum azınlığını (%49) borsada "halka" açıyor. Bu da şirketin sermayesinin neredeyse yarısının, şirketin kuruluş amacıyla, geçmişiyle, çalışanlarıyla filan ilgilenmeyen bir sürü ufak yatırımcıdan gelmesi demek. Bu yatırımcılar, şirketin getirisi başka şirkete göre düştüğünde hemen ellerindeki hisseleri satabilirler. Bu da, şirketin, kontrol ettiği sermaye miktarına değil bu sermayenin getirisine bağlı olması demek. Çünkü, getiriler ortalamanın altında kalırsa, şirket kontrol ettiği sermayeyi büyük ölçüde hemen şimdi kaybedecek. Bu da çoğunlukla zaten krediler/borçlar üstünde duran şirketin batması demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   6) Emekliliğin zorlaşması: Emekli kişi, şu anda üretebildiğiyle değil, geçmişte üretebilmiş oldukları üstünden yaşar. Şimdi-erkil düzenlerde emeklilere yer yoktur. Kaderleri tamamiyle şu anda üretebilenlerin insafına kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   7) Kadrolu işçiler yerine kısa dönemli işçilerin çoğalması. Kadrolu işçiler, aynı emekliler gibi çalışmış oldukları üzerinden kalıcı işe sahip olurlar. Oysa sözleşmenin süresi kısa olduğu için, şirket kısa zamanda verimi düşen işçiden, sözleşmeyi yenilemeyerek kurtulabilir. Şirketler arasında, belli bir süre çalışmış işçilere kalıcı iş yerine şirketin hisselerini vermesi giderek yaygınlaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   8) Gözlem yapma, veri toplama çalışmalarının gözlem periyodlarının düşmesi. Yıllık, on yıllık veriler yerine günlük, dakikalık verilerin toplanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   9) Romantik ya da cinsel içerikli ilişkilerin sürelerinin kısalması, anlaşamayacağını düşünen çiftlerin hemen ayrılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   10) Kariyer merdivenlerinin uzaması; böylece giderek daha çok insanın çalışma durumunun belirsiz olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   11) Belirsizlik ve riskin, istikrar ve güvene göre yaygınlaşması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   12) Sanat ve bilim eserlerinin tüketim sürelerinin kısalması. Senfoniler yerine ortalama 4 dakikalık şarkıların yaygınlaşması mesela. Bilim camiasında ise, kitapların ya da büyük kuramların yerini kısa modellere bırakması. Bilimsel kitapların bile giderek, bir sürü modelin toplamına ya da özetine dönmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   13) Doğuştan, soydan, ırktan, geçmişten gelen özelliklerin önemsizleşmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her düzenin kendi iyisini, kötüsünü yanında getirdiğini düşündüğüm için, iyi oluyor, kötü oluyor tartışmalarını anlamsız buluyorum. Genel olarak şimdi-erkil düzen(ler)in geçmiş-erkil düzen(ler)e göre yaygınlaştığını, güçlendiğini düşünmeye başladım. Ama hala, bu sınıflamanın makul olup olmadığı konusunda bir fikrim yok. Bu sınıflamaya göre biraz daha gözlem yapalım bakalım, görelim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7711125871315973309?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7711125871315973309/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7711125871315973309' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7711125871315973309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7711125871315973309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/simdi-erkil-toplumlara-dair-gozlemler.html' title='Şimdi-Erkil Toplumlara Dair Gözlemler'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3020331933646245532</id><published>2010-04-04T14:08:00.000-07:00</published><updated>2010-04-04T14:14:43.395-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>Sermayecilik, Geçmiş-Erkillik ve Ezel III</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ezel Dizisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce biraz karakterlerden bahsedelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer: Kendisini usta olan babasının devamı olarak tanımlayan bir karakter. Varlığı babasının onayına ve aile kurabilmesine bağlı. Kendisi eylemci özneyi temsil ediyor. Amacı, babası gibi yaşamına devam etmek, soyunu yürütmek. Başka bir usta olan Ali abisinin verdiği eğitimden de geçiyor bir yandan. Geçmişinin, yani ailesinin aynısını kurmak istiyor gelecek olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz: Amacı sadece kazanmak olan bir insan. Sermayedar rölünde kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyşan: Kendine biçilen arzu nesnesi rolüne hem mahkum kalan hem de bunu kullanarak özrgürleşen özne/nesne (dasein). Tarihin ruhu ya da doğa olarak da düşünülebilir belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali: Sanırım ordu, güzel bir benzetme olur bu karakter için. Onur, şeref gibi değerlerle yetişiyor geçmiş-erkil düzende. Aslında amacı prestij. Yeni sermayeci düzene ayak uydurmakta zorlanıyor başta, sonra yavaş yavaş o da şekilleniyor. Böylece şerefli olmak yerine profesyonelleşiyor yeni düzende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumarhane Soygunu: Burjuva devrimi...  :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezel: Burjuva devriminin yıkımlarından intikam almaya çalışan bir romantik olarak dalıyor ortalığa. Ama zamanla yeni düzenin yapısı gereği, o da yapısallaşıyor ve intikam makinesine dönüşmeye başlıyor. Hala içindeki geçmiş-erkil özne yaşıyor ama giderek görünmez hale geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer'in babası: Ezel dizisi de her televizyon dizisi gibi belli ölçülerde ideolojik; yani Türkiye'deki hakim durumu tekrar üreten, onun reklamını yapan, onu arzulayan bir yapıya sahip. Ömer'in babası da dizinin ayaklı propaganda aracı sanki. Neyse, kendisi geçmiş-erkil düzenin erkini, erkeğini temsil ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer'in annesi: Geçmiş-erkil düzenin çifte bilgelerinden biri. Öbürü de Ramiz Dayı tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramiz Dayı: Geçmiş-erkil düzende çok güçlüymüş. Akla, paraya, prestije sahip. Yeni düzende de etkisi sürüyor, ama kalıcı olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar: Eyşan'ın babası. Kendisi hem geçmiş-erkil düzeni hem de sermaye düzenini çözmüş devrimci lider. Eski düzenin yıkılmasına ön-ayak oluyor. Eski düzende Eyşan'ın arzu nesnesiyken, yeni düzende sermayeci Cengiz'in süperegosu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi geçmiş-erkil düzende herkes mutlu mesut yaşıyor gibi görünüyor. Ama aslında kimse mutlu değil, Ömer ve geçmişi hariç. Ömer ve ailesi, düzenin 'norm-al'lerini temsil ediyor. Kendilerine benzemeyenleri ahlaksız diye yargılama güçlerine sahipler. Bu ortamda Ömer aynı babası gibi olmak, onun yolunda onu geçmek istiyor. Biriyle evlenmesi gerekiyor ve evlendiğiyle kişisel bir ilişki kurması gerekiyor. Bu yüzden özne gibi davranacağı ama aslında bir arzu nesnesi olarak göreceği biri gerekiyor kendisine. Karşısına hop Eşya, pardon Eyşan çıkıyor. Ömer Eyşan'a aşık oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyşan, eski düzendeki tacirin, yani Serdar'ın, elinde zamanında bir nesne haline gelmiş. Arzu ve merhamet çekerek, geçmiş-erkil düzenin değerlerini çatır çatır sömürüyor. Daha doğrusu babasının sömürüsünde bir araç haline geliyor. Bir gün isyan ediyor ve ailevi tüm bağlarını inkar ederek özgürleşiyor. İlk defa özne oluyor, ama geçmiş-erkil düzenin tüm ahlak kurallarını çiğneyerek. Özgürlük zordur ve bazen ahlaksızdır gibi bir cümlenin ayaklı tanığı... Ama doğanın insandan kaçamaması gibi, Eyşan da artık devrimci bir lidere dönüşmüş olan Serdar'dan kaçamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz ise hep kazanmak istiyor ve şimdide yaşıyor. Oysa geçmiş-erkil düzende şimdide yaşayanlar kötüdür. Cengiz de öyle. Hep bir çıkış noktası arıyor ve aslında sistemin istikrarını sarsıyor. Cengiz geçmiş-erkil düzen içinde başkaldıran, anarşist bir rol üstleniyor kaçınılmaz olarak. Adil Ömer onu yargılıyor ama yok etmiyor. Hatta arkadaşı olarak güveniyor Cengiz'e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali, aynı Ömer'in babası gibi bir usta. Aynı zamanda da bir kabadayı. Ramiz Dayı'nın yerel ve salak versiyonu. Şeref ve onur gibi kavramlarla yaşıyor ve kardeşi Ömer'e de bunları öğretiyor. Ancak şeref ve onur gibi kavramlar temelde prestijle alakalı olduğu için, prestij için geçmiş-erkil düzenin değerlerini çiğnemesi gerektiğinde de durmuyor. Dizide, prestij mahallede korkulan kişi olmaksa, hayal dünyasında ise kocaman bir yat olarak resmediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar geçmiş-erkil düzende de mutlu olabilirmiş aslında, ama hep daha fazlasını biriktirmek isteyen arzuları onu devrimci bir lidere dönüştürüyor. Önce devrim planını, yani ali-cengiz oyununu hazırlıyor. Bu planın işlemesi için, bir orduya -Ali'ye-, yeni düzende kral olacak anaşiste -Cengiz'e- ve elbette tarihin ruhunun uygun koşullarda bulunmasına -Öznenin, Ömer'in, doğaya, Eyşan'a, aşkına- ihtiyacı var. Plan sonucunda, geçmiş-erkil düzenin öznesi yıkılacak ve yerine sermaye düzenin öznesi olan Cengiz gelecek. Aslında Serdar kral olmak istiyor yeni düzende, ama o ancak öznenin arkasındaki kuram olabileceği için, yeni düzende yine öznenin arkasına düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumarhane soygunu aslında burjuva devrimini temsil ediyor. Soygun sayesinde yeni sermayeci düzen kuruluyor. Bu düzende artık geçmiş yok. Geçmiş bir günah olarak saklanıyor. Sadece şimdi var. Yeni düzenin insanları Cengiz, Eyşan, ve Ali kendilerine biçilen rolleri üstleniyorlar. Cengiz sahip olduğu parayla, Eyşan kariyeriyle ve Ali de korkutabildiği insan sayısıyla ölçülüyor. Her üçü de bunları artırmaya programlanmış makinelere dönüşüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, öncesiz olan Ezel ortaya çıkıyor. Ezel, başlangıcı olmayan kişi olarak yeni düzenin bir karikatürü gibi sunuluyor. Aslında Ezel, eski düzenin patronunun yani Ramiz Dayı'nın yeni düzene soktuğu ajan. Başka bir yorumla, eski düzenin iktidarının yeni düzende tekrar kuruluşu. Ancak Ezel şekli Ömer kişiliğinin üstüne kurulduğu için aslında Ezel gerçekliği, Ramiz Dayı, Ömer'in babası'nın sözcüsü olan Ömer'in annesi ve Eyşan'ın savaş alanı şu anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir diyalog geçmişti dün izlediğim üç bölümden birinde:&lt;br /&gt;Ramiz Dayı ve Cengiz karşı karşıya geliyor. Ramiz Dayı Cengiz'i tamamiyle deşifre etmiş. Aslında ilk bakışta Cengiz'in elinde hiçbir şey yok. Ama Cengiz o anda her şeyi ters çevirecek hamlesini yapıyor ve diyor ki, "Hiçbir şey umrumda değil, çünkü ben sadece kazanmak isterim." Bu şu demek, "Ben saçmayım!" Tamamiyle saçmalık olan bir blöf atıyor ortaya ve kendi saçmalığıyla tutarlı olduğu için blöfü, işe yarıyor ve Ramiz Dayı'ı sıkıştırmayı başarıyor Cengiz. Cengiz kazanmak istediği için kazanıyor. Ramiz Dayı ise, Cengiz için sıradan bir adam oluyor, çünkü Ramiz Dayı eski düzenin bir artığı olduğunu göstermiş oluyor kızını korumak için zayıflık gösterdiği anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir temsil, kuram oluşturduk diziyle ilgili. O zaman elimizdeki kurguyu kullanarak tahminlerde bulunalım:&lt;br /&gt;Ömer gittikçe silinecek Ezel'in içinde ve Ezel Eyşanla beraber sermayeci düzenin iktidarı olmaya soyunacak. Eyşan doğanın kurama direnmesi gibi, her durağanlığı yıkacak zamanla ve yeni düzenin arzu nesnesi olacak. Cengiz Ramiz Dayı'yı yenecek. Ali ise profesyonel ve bağımsız bir silahlı güç olarak eski tip diktatör ordudan, demokratik derin devlete dönüşecek, yani giderek daha geniş bilgi ağlarını kontrol eden bir strateji ustasına dönüşecek ve böylece sağ kalacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuramın tahminleri muhtemelen tutmayacak, çünkü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) kuram çok sallama oldu;&lt;br /&gt;2) dizinin oluşma koşulları kuramın içeriğinin oluşma koşullarından çok farklı;&lt;br /&gt;3) dizinin senaristlerinin tutarlılık adına diziyi makul bir zamanda bitirmemek için her türlü motivasyonları var. Bu yüzden dizi muhtemelen bitemeden önce sakız gibi uzayacak ve kuramın tutarlı tahminlerinin tersi yönde ilerleyecek.&lt;br /&gt;4) Dizi bence geçmiş-erkillik propagandası yapıyor. Bu yüzden tarihte kapitalizm geçmiş-erkil düzenlerle olan savaşını kazansa da, dizide propaganda gereği kaybedebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3020331933646245532?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3020331933646245532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3020331933646245532' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3020331933646245532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3020331933646245532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/sermayecilik-gecmis-erkillik-ve-ezel.html' title='Sermayecilik, Geçmiş-Erkillik ve Ezel III'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3681376317905893680</id><published>2010-04-04T14:04:00.000-07:00</published><updated>2010-04-04T14:15:32.325-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marxizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Geçmiş-Erkillik'/><title type='text'>Sermayecilik, Geçmiş-Erkillik ve Ezel II</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sermayecilik ve Geçmiş-Erkillik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Ezel dizisine uygulamak üzere basit bir Sermayecilik ve Geçmiş-erkillik karşılaştırması yapalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx'ın sermayecilik/kapitalizm kuramında, sermayeci/kapitalist denilen kişinin yaşamı aslında bir saçmalığın üstüne kurulmuştur. Sermayeci, sermayeyi zengin olmak için, prestij kazanmak için ya da hasta annesini tedavi ettirmek için biriktirmez. Daha doğrusu, sermayecilik düzeninde, böyle amaçlar için sermaye biriktiren kişi tam olarak sermayeci olamamıştır henüz. Sermaye düzeninde, sermayeci sadece biriktirmek için biriktirir. Biriktirmek bir araç olmaktan çıkar, amaç haline gelir. Böylece sermayeciler biriktirebildikleriyle ölçülür. Sermayenin getirisi (ister kar payı deyin, ister faiz), sermayecinin sayısal ölçüsü haline gelir. Sermayecilik düzeninde üstyapı sermayecilerin varlığı üstünden kurulduğuna göre, artık sayılarla ölçülebilen sadece sermayeciler olmaz, herkes olur. Herkes sadece sayılarla ölçülebilen değerini artırmaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayıların bir özelliği kişisel olmamalarıdır elbette. Dolayısıyla sermayeciler de öyledir. Sermayecilerin kişilikleri yoktur, sadece etkinlik arzusunun yürüttüğü birer makinedir hepsi. Belli kalıpları, yapıları vardır ama bu yapılar tamamiyle üretim koşullarının sonucudur. Sermayeci kişi üretim koşullarına mükemmel ayak uydurur, yani bir anlamda onun şeklini alır. Üretim koşullarının şeklini alamayan sermayeci silinir zamanla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de küçük burjuva ya da esnaf düzenini düşünelim. Burda üretim aracının, yani atölyenin, dükkanın, ya da her neyse onun sahibi üretim alanıyla daha kişisel bir ilişki kurar. Atölyedeki üretim, atölye ustasının kişiliğinin bir uzantısı gibidir. Temel amaç üretebilmeye devam etmektir. Bu amaç soyun yürümesi şeklinde aile yapısına da yansır. Atölye sahibi ustalığını, kişiliğini, soyunu ve atölyeyi ailesine bırakır. Bu miras hali, bir zincir ya da soyağacı yaratır. Herkes kendisini ait olduğu soyağacına göre tanımlar. Böyle sistemlere geçmiş-erkil düzenler diyebiliriz belki. Atöyle sahibi erkekse, o zaman ata-erkil olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki sermayeci düzenle geçmiş-erkil düzen bir araya düşerse ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermayeciler geçmiş-erkil düzende hata payı gibi dolaşırlar. Bunlar geçmiş-erkilin normalleri tarafından aşağılanır, dışlanır, hatta tehlikeli görünürler. Ancak yavaş yavaş güç kazandıkça, toplumun üst yapısında nostalji-bilinç ikilemi oluşur. Belki bir gün bir kriz ya da yıkım ortamında, sermayeci düzen geçmiş-erkil düzeni yıkar. Bu sefer nostalji muhalefete düşer. Geçmiş-erkil düzenin değerlerini savunanlar sermayeci düzenin bir karşı-devrimle yıkılmasını özler/arzular.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3681376317905893680?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3681376317905893680/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3681376317905893680' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3681376317905893680'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3681376317905893680'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/sermayecilik-gecmis-erkillik-ve-ezel-ii.html' title='Sermayecilik, Geçmiş-Erkillik ve Ezel II'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2754516320197026632</id><published>2010-04-04T14:01:00.000-07:00</published><updated>2010-04-04T14:16:24.746-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Sermayecilik, Geçmiş-Erkillik ve Ezel I</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bilimsel Kuramı Uygulamak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bilim kuramını ilk yöneldiği içerikten koparıp yeni bir içeriğe yönelttiğimizde ortaya elimizdeki kuramın bir uygulaması çıkar. Peki bir bilim kuramı ilk yöneldiği içerik dışında da geçerli midir? Bu bilim ilk yöneldiği içerikte olağanüstü başarılara ulaşmışsa da, yeni içerikte hiçbir anlamı olmayabilir. Bu yüzden aslında birebir geçerli değildir. Ama yine de bir kuramı arada bir içeriklerinden koparıp yeni içeriklere yöneltme alıştırmasının faydaları olabilir. Çünkü, bu yeni içeriklere yeni bir bakış açısı getirebilir. Yine de eski içerikteki başarıları unutmak ve toptan yeniden başlayabilmeyi göze almak gerekir kuramı uygularken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir örnek verelim. Mesela evrim kuramı biyolojik türler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmada büyük başarılar kazanmış olabilir (olmayabilir de, bilmiyorum doğrusu). Ancak aynı kuramı metafiziğe, sosyal kuram alanına, psikolojiye uyarladığımızda değil aynı başarıları elde etmek, (sosyal darwinizm, bir filozof olarak Richard Dawkins, -mazur görülmesi kaydıyla- evrimsel psikoloji gibi) felaketlere neden olabilir. Bir başka örnek de elbette iktisadi emperyalizm denilen sosyal bilim yöntemi. Bu yönteme göre yöntemsel bireycilik, araçsal akılcılık ve/veya bencil bireyler gibi yöntemsel kabuller, kısıtlı iktisadi değişim alanından koparılıp siyasi iktidar analizlerine, toplumsal yapılara uygulanır. Böylece iktisatta büyük başarılara(!) ulaşmış yöntemlerle diğer sosyal bilimlere ışık tutulur. Genelde böyle kuramsal uygulamalardan alınan sonuç pek de umulduğu gibi olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir an için televizyon dizileriyle toplumsal gerçeklik arasında kolay bir ayrım yapılabildiğini varsayalım. Televizyon dizilerindeki yapıya "gerçeksi", diğerine de "gerçek" diyelim. Peki gerçeği inceleyen bir sosyal kuramı alıp gerçeksiyi açıklamak için kullanırsak ne olur?  Aslında ortaya çok saçma bir kurgu çıkar. Çünkü kuramın gerçek(si)çiliği, gerçeksinin tasarımcısının istekleriyle kuramın uyumuna bağlıdır. Oysa, tasarımcının bir sürü başka motivasyonları vardır, gerçeksiyi kurgularken. Kuram, bunları hesaba katmadan kurgulanırsa, hata yapma olasılığı çok yüksek olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2754516320197026632?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2754516320197026632/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2754516320197026632' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2754516320197026632'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2754516320197026632'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/04/sermayecilik-gecmis-erkillik-ve-ezel-i.html' title='Sermayecilik, Geçmiş-Erkillik ve Ezel I'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3792231198455766076</id><published>2010-03-30T21:22:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T21:32:35.258-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><title type='text'>Şekil/İçerik Metafiziği</title><content type='html'>Bir süredir kafamı kurcalıyordu, bugün artık dayanılmaz oldu. Bir yazayım dedim ama yine toparlayamadım: Bu şekil-içerik tartışması üzerinden diyalektiğe veya sonsuz boyutluluğa izin verecek kuramsal bir yapı kurulabilir mi acep?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela şöyle kabullerle başlasak;&lt;br /&gt;Her şekil birbirinden farklı içeriklerin ortak sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her içerik ortaklığı sadece bir tane şekil oluşturur. Ortaklığı oluşturan içerikler farklıysa oluşan şekil de farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her miktarda ve çeşitteki şekil topluluğunun oluşmasında etken olan ortak bir içerik vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan şu iki iddiayı savunmak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddia1:&lt;br /&gt;Hiçbir içerik öbürünü tamamiyle belirlemez.&lt;br /&gt;Savunma:&lt;br /&gt;Bir içeriğin öbürünü belirlemesi demek zaten içeriklerden birinin öbürüne göre şekil olması demek. Ama zaten ilk cümle bize, her şeklin arkasında en az iki tane içeriğin ortaklığını şart koşuyor. Bu yüzden bir içerik öbürüne göre şekilse, demek ki ortada üçüncü bir içerik var demektir. Eğer üçüncü bir içerik gerekliyse, demek ki üçüncü içerik farklı olduğunda sonuç da farklı olacaktır. Bu da bir içeriğin tek başına öbürünü belirlemediğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iddia ile determinizmden kurtulmuş oluyoruz. Ancak kuram yapmak hala anlamlı çünkü üçüncü cümle gereği, herhangi gözlemler topluluğuna neden olan bir içerikten bahsetmek mümkün. Kuramın bu içeriği bulması, bu şekillerle ilgilenen herkes için önemli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iddia ile ilgili başka bir gözlem de "kendinde varlık" gibi bir kavramı yoksayıyor olmamız. Başka hiçbir içerikle ilişmeyen bir içerik hiçbir şekle neden olmadığı için hiçbir türlü "var" da olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddia2:&lt;br /&gt;Her taklit orjinalinden farklıdır.&lt;br /&gt;Savunma:&lt;br /&gt;Taklit eden kişi bir şekli taklit ettiğinde bir karar vermiş oluyor. Bu taklit kararıyla taklidi yaptığı çevreye başka bir çevreyi taşımış oluyor. Böylece başka bir çevre bu yeni çevre için bir içerik olmuş oluyor ve ortaya tamamiyle yeni bir şekil çıkmış oluyor. Bu yeni şekil öncekinden ikinci cümle gereği farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında son iddiayı kopyalara genellemek de mümkün. Böylece sanat eserlerinin yeniden üretimlerinin sanat eserinin genel niteliğini değiştirebilmesini bu yapı içinde ifade etmek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama dönüp dolaşıp aynı noktada tıkanıyorum: değişim nasıl oluyor? İçerikler niye ortaklıklar kuruyor diğer içeriklerle? Ya da yeni içerikler nasıl oluşuyor?&lt;br /&gt;Kurcalamaya devam...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3792231198455766076?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3792231198455766076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3792231198455766076' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3792231198455766076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3792231198455766076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/03/sekilicerik-metafizigi.html' title='Şekil/İçerik Metafiziği'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-9135619594590463754</id><published>2010-03-23T12:06:00.000-07:00</published><updated>2010-03-23T12:44:45.742-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>Direnişin Paket Program Hali</title><content type='html'>Her direnişçi tavır direndiği iktidarla birtakım ortak başka tavırlara sahip oluyor. Mesela A iktidarı aynı anda hem A1, A2, hem de A3 tavırlarını topluma yaymaya çalışıyor. Bir direniş grubu tüm gücüyle A1 tavrına karşı savaşıyor toplumda. Toplumun A1 açısına göre baskı altına alınmasına karşı çıkıyor diyelim. Ama bir bakıyorsunuz bu gücünü aslında A2 ve A3 konularında baskı araçlarını üstlenmesine borçlu. Diyelim bir de "samimiler" grubu var, bunlar her üç tavırda da iktidara karşı duruyorlar. Ama her toplumsal tavırda, kişilikte, kimlikte sonsuz sayıda tavır taşıma potansiyeli olduğu için, bu samimiler grubu da bir gün A4 tavrıyla toplumda baskı oluşturmaya başlayan bir iktidarla kolkola gezecekler belki. Böylece mutlak bir samimiyetten bahsetmek mümkün değil belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de oryantalizme, Batı merkezli kolonyalizme ya da pozitivist seçkinciliğe direnebilen en güçlü gruplardan biri İslamcılar. Kemalizmin baskıcı eğilimleriyle çatır çatır savaşıyorlar. Ama bakıyorsunuz, ırkçılık, cinsiyetçilik, ata-erkillik konularında Kemalizmden beter tavırlar takınabiliyorlar. Mesela &lt;a href="http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/escinsellere-savas-actilar-haberi-25699"&gt;burdaki&lt;/a&gt; gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bunun üzerine atlayıp "bakın, demokrat değillermiş!" demek de saçma. Çünkü direniş paket program halinde geliyor kaçınılmaz olarak. Bir şeylere direnirken başka konularda iktidar(lar)la ortak olunuyor. Toplumsal grupların kendilerini ifade edebileceği, "demokrat" bir ortamın oluşmasına katkı sadece samimi demakratlardan gelmiyor sonuçta.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-9135619594590463754?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/9135619594590463754/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=9135619594590463754' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/9135619594590463754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/9135619594590463754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/03/direnisin-paket-program-hali.html' title='Direnişin Paket Program Hali'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8717920359150496453</id><published>2010-03-16T05:12:00.000-07:00</published><updated>2010-03-16T05:35:36.122-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metafizik'/><title type='text'>Metafizik Bir Cümle</title><content type='html'>Madem metafizikten kaçınamıyoruz, ondan kaçınmaya çalışırken en tahmin etmediğimiz yerden tekrar metafizik iddialar ifade ederken buluyoruz kendimizi, o zaman metafizik hakkında düşünmek de kaçınılmaz oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir cümleyle başlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her öznede bulunan irade, çıkarını, aklı kullanan bilinçle tasarlar/anlar ve eylemini varoluşunun kısıtları altında gerçekleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler etrafındaki çağrışımlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özne: tanrı, kaos, düzen, insan, canlı, toplumsal sınıf ...&lt;br /&gt;İrade: güç, rastlantı, benlik, ego, can, direniş ...&lt;br /&gt;Çıkar: toplumsal ihtiyaçlar, fizyolojik ihtiyaçlar, bütünle uyum, canan, özgürleşme ...&lt;br /&gt;Akıl: düşünce, tutarlılık, eleştirellik, sağduyu ...&lt;br /&gt;Bilinç: farkındalık, sorgulama, bilme ...&lt;br /&gt;Eylem: değiştirme, direnme, emek, tasarı, yaratma ...&lt;br /&gt;Varoluşun kısıtları: toplum, beden, arzu, iktidar, doğa ...&lt;br /&gt;Gerçekleşme: görünme, varolma, nesneleşme ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi birkaç örnek verelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Tanrı (özne), maddeyi(gerçek) bir "ol!"(bilinç) emriyle(irade) yarattı (eylem). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Doğa(gerçek) rastlantı (irade) eseri oluşmuştur (eylem).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Her insanın(özne) kendi yaşamını (varoluşun kısıtları) belirleme yetisi(irade) ve özgürlüğü (çıkar) vardır (gerçek).  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Kapitalizmi (varoluşun kısıtları, gerçek) devirebilecek (eylem) tek grup sınıf bilincini (bilinç) oluşturabilmiş (eylem, varoluşun kısıtlarından kurtularak gerçeklenme) işçi sınıfıdır (özne). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) İnsan (özne) bilinçdışı güdülerine, duygularına(varoluşun kısıtları) direnebilen (eylem) rasyonel(akıl, bilinç) bir hayvandır(gerçek). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle bir çeşit özne oluyor bu cümlelerde. Ama birden çok çeşitten bahsetmek de mümkün. Mesela,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) İnsan (özne),  bedene hapsolarak (varoluşun kısıtları) Tanrı'dan (özne) ayrı düşmüştür (çıkar, gerçek). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hmmm...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8717920359150496453?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8717920359150496453/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8717920359150496453' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8717920359150496453'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8717920359150496453'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/03/metafizik-bir-cumle.html' title='Metafizik Bir Cümle'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7794229085720343202</id><published>2010-03-08T13:05:00.000-08:00</published><updated>2010-03-08T13:46:33.271-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görüntüler'/><title type='text'>La Rage</title><content type='html'>&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/z8txhtB2e5M&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/z8txhtB2e5M&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece ilk defa video koymuş oldum! Aslında öfkemi gösteren biri değilimdir, ama öfkeyi göstermenin de saygıyı hak ettiği anlar sıkça oluyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7794229085720343202?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7794229085720343202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7794229085720343202' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7794229085720343202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7794229085720343202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/03/la-rage.html' title='La Rage'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2063395792168116310</id><published>2010-03-03T11:14:00.000-08:00</published><updated>2010-03-03T11:24:33.193-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İktisat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>Seçimin İkilemi</title><content type='html'>İktisatta Friedman tarafından savunulmuş olan daha sonra açığa çıkmış tercihler kuramının (revealed preference theory) doğmasına neden olan bir tavır vardır. "Biz, iktisatçılar tabii ki, insanların mükemmel akılcılığa, sonsuz hırsa ve bencilliğe sahip olduklarını düşünmüyoruz. Biz sadece kuramsal bir temsil yaratıyoruz ve insanların davranışlarını sanki onlar bu özelliklere sahiplermiş gibi davrandıklarını söylüyoruz. Bu, iktisadın tahmin için kullandığı bir yöntemdir, iktisatçıların kişisel fantezisi değildir." Bu tavrı birçok nedenden dolayı oldukça sorunlu buluyorum, ama bir hikmeti olduğunu da düşünmüyor değilim. Öncelikle daha önce &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/03/iktisadi-politika-onerilerinin-mumkunat.html"&gt;burda&lt;/a&gt; tartıştığım gibi, iktisatçılar dünyaya öyle ya da böyle müdahil oldukları için insanların motivasyonlarını anlamama gibi bir rahatlığa sahip olmamalılar. Dahası, insanları belli bir şekilde resmetmenin tarafsız bir yöntem olmadığını da düşünüyorum. Bunlar şimdi üzerine düşünmek istemediğim uzun mevzular. Ama bu açığa çıkmış tercihler yaklaşımının yansıttığı bir ikilem üstünde düşünelim şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Geçenlerde bir sunum sırasında aklıma takıldı. Şimdi bir insanı gözlemliyoruz. Bu insanın seçimlerinin (choice) kaydını tutuyoruz. Sonra belli bir seçenekler kümesi üzerinde, bu seçimlerin bir tercihi (preference) yansıttığını varsayıp seçimlerden tercihlere ulaşıyoruz. İktisatçılar için tercih denilen nesne matematiksel bir sıralama olarak, seçim ise seçenekler kümelerinden seçeneklere bir işlev/fonksiyon olarak resmedilir. Eğer bu sıralama bazı özelliklere sahipse biraz fonksiyonel analizin yardımıyla bu sıralamayı seçeneklerden reel sayılara tanımlanmış bir fonksiyon olarak resmedebiliyoruz. Böylece tüm bu seçenekler ismine "utility" ya da yararlık denen bir miktar paraya karşılık geliyormuş gibi oluyor. Sanki insanlar için her seçeneğin bir para karşılığı varmış gibi.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Herhangi bir insan herhangi iki seçenekten birini seçmek zorunda kaldığında aslında tam olarak ne seçtiğini bilmiyordur. O kişi, içinde birinci seçeneğin olduğu bir hayatla, birinci seçeneği seçmiş bir kişi olmakla, içinde ikinci seçeneğin olduğu bir hayatı, ikinci seçeneği seçmiş bir kişi olmayı karşılaştırıyor aslında. Seçenek ister dişi ağrıyınca dişçiye gidip gitmemek gibi basit olsun ister selde çocuklarından sadece birini kurtarmak zorunda kalan annenin seçimi kadar trajik olsun, elde aslında tam olarak karşılaştırılamaz iki seçenek vardır. Ve kişi seçer. Seçmesi gerekir ve seçer. Belki içten içe aslında böyle bir seçimin yapılamayacağını bilir, ama yine de sanki düşünmesi gereken her şeyi düşünebilirmiş de, sanki yeteri kadar düşünmüş de tercih etmiş gibi seçim yapar. Bu seçimi yaptığı anda aslında bu iki seçenek arasında bir tercih ilanı yapmıştır, hem etrafına hem de kendine. O seçim bir tercih olarak kaydedilmiştir artık. Kişi aslında bir hata yaptığını düşünene kadar tercih ettiğini düşünecek belki de.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Şimdi insanlar her gün bir sürü seçim yapıyor. Her gün bir sürü seçenek karşılaştırılıyor. Bu sayede büyük bir sıralama oluşuyor ortalıkta. Bu sıralamanın bir ayağında para var ve insanlar aslında farkında olmadan hayatlarıyla, kişilikleriyle, varoluşlarıyla para miktarlarını karşılaştırıyorlar. O zaman da iktisatçılar atlıyor ortalığa ve bu insanları her şeyin bir miktar para ettiği bir toplumun hırslı üyeleri gibi resmediyor. Aslında iktisat bilimi ideolojik olduğu için insanlara tercihler atamıyor; yöntemsel bireyciliği ideolojiden gelmiyor. Bilakis insanların kendileri sanki böyleymiş gibi davranmak zorunda kaldıkları için (ana akım) iktisat, eleştirel bir bilim olmamasının etkisiyle, insanları böyle resmediyor. İnsanları şu anda, şimdi nasıllarsa, ne olmaya zorlanıyorlarsa, ne olmak zorunda kalıyorlarsa öyle resmediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Belki kapitalizmin/modernleşmenin temel dinamiklerinden biri de (araçsal akılcılık, metalaşma, yabancılaşma, tüketimcilik gibilerinin yanında) seçimin kendisidir. Belki de insanlar devamlı seçmeye zorlandıkları için metalaşma gerçekleşiyordur. Eğer bu iddianın bir doğruluk payı varsa, bu aslında varoluşçuluk akımını, girişimcilik efsanesini, yapısalcılığı, bu her taraftaki seçim vurgusunu biraz da olsa açıklar belki. Düşünmek lazım, kafam karıştı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2063395792168116310?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2063395792168116310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2063395792168116310' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2063395792168116310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2063395792168116310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/03/secimin-ikilemi.html' title='Seçimin İkilemi'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2196650538397413482</id><published>2010-02-25T22:03:00.000-08:00</published><updated>2010-02-25T22:17:16.952-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Louis Althusser'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Michel Foucault'/><title type='text'>İdeoloji Üstüne V</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;            İdeoloji Kuramı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir A sosyal şeklini alalım. Biz bu A şekline bir anlam atfetmek istiyoruz. Demek istiyoruz ki, A şekli şu şu içeriklerin şu şu ortamlarda ilişmesi sonucu oluşmuştur. Bunun için A'nın varoluşunu oluşturan alanın dışından bir bakış açısı, kavramlar bütünü taşıyoruz, &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/yoktan-anlam-ckarmak.html"&gt;burda tartıştığım&lt;/a&gt; gibi. Mesela A şekli bir toplumdaki kültürel şekillerin toplamı olsun. Biz bu A'ya politik iktisadi bir kuram oluşturmak istiyoruz. Öncelikle A şeklinin üstünde bulunduğu sosyal ortamı tarif etmek adına birtakım tasvirlere girişiyoruz. Kelime haznesi oluşturma da bu aşamada başlıyor. Mesela bir "A rejimi"nden bahsediyoruz, Foucault'nun hakikat rejiminden bahsetmesi gibi. Sonra bu şeklin bir aşama ötesine gidiyoruz ve A şeklinin toplumdaki belli bir sınıfın öbür sınıfla olan ilişkisini yansıttığını ya da bu ilişkinin bir sonucu olduğunu iddia etmeye geliyoruz. Diyelim bu iki sınıf B (burjuva) ve P (proleterya) olsun. B ve P arasındaki ilişkiye üretim ilişkisi diyelim. Böylece A şekli aslında B ve P arasındaki üretim ilişkilerinin toplumun A rejimi alanında da tekrar üretilmesinin bir sonucudur diyoruz. İşte bu A şeklini üreten toplumsal yapıya da sonra "A endüstrisi" diyebiliriz, Adorno ve Horkheimer'in kültür için dediği gibi. Ancak bu haliyle A endüstrisi ile A şekli arasındaki ilişki hakkında pek bir şey söylememiş oluyoruz. Bir toplumdaki insanların A rejimiyle iliştiklerinde A şekliyle uyumlu şekiller üretmesi gerekiyor. Ancak bunu bilinçli olarak seçmemiş olmalılar çünkü biz A rejimine baktığımızda açık bir şeçim görmüyoruz. Hatta insanlar seçebilecek olsalar başka türlü seçerlerdi. Bu yüzden bir de "toplumsal bilinçaltı" alanına ihtiyacımız var. O zaman son haliyle elimizde kabaca şöyle bir cümle oluyor: "A şekli, A rejimi alanında, A endüstisinin, B ve P'nin üretim ilişkilerini toplumsal bilinçaltına şöyle şöyle taşıması sonucu oluşmuştur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu formatta/şekilde bir kuram oluşturabilmek için A şekli dediğimiz varlık alanını nasıl seçtiğimize, ve toplumdaki diğer varlık alanlarıyla olan ilişkilerine dikkat etmek gerekiyor. Althusser (ve dolayısıyla Marx) bilinç şekillerinin politik iktisadi kuramı peşindeler. Ancak daha &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-ii.html"&gt;önce dediğim&lt;/a&gt; gibi bilinç şekilleriyle kültür şekillerini sosyal kuram içinde birbirinden ayırmak çok da düzgün bir yol değil. Niye? Çünkü her insanın aslında içinde bir bilinç ve dolayısıyla irade taşıdığını baştan kabul etmek gerekir. Bu metafizik kabulden kaçınmanın bir yolu bilinç şekli yerine kültür şekillerine odaklanmak. Althusser aslında kültür şekillerine yukarıdaki formatta bir kuram sağlamaya çalışıyor.  Öyleyse Althusser'in ideolojinin etki alanında olarak saydığı varlık alanı toplumsal kültür ya da bir toplumdaki kültür şekillerinin toplamı. Tamam, bu sorunu hallettik diyelim. O zaman Althusser'in ihtiyacı olan kavramlar kültür endüstrisi ve toplumsal bilinçaltı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser toplumsal bilinçaltı yerine kişisel bilinçaltına göndermelerde bulunuyor. Hem Marx okumasında hem ideolojinin özelliklerini düşünürken. Oysa kişilerin biliçaltlarının toplumsal olarak nasıl oluştuğuna dair bir kuram ortaya koymadan bilinçaltından bahsetmek sadece eldeki kuramı anlatmak için bir benzetme kullanmak olur. Ki, Althusser'in muhtemelen kendisi bile bunun farkında. Bu yüzden sağda solda gördüğüm, "Althusser Marxla Freud'u (ya da Lacan'ı) birleştirmiştir" imasındaki iddialara katılmıyorum. Freud'un kuramı toplumsal bilinçaltı tarzı bir kavramın içini doldurmaya müsait görünmüyor, çünkü bilinçaltının sosyal içeriğinin ne olduğuna dair kapsamlı bir tartışma getirmiyor. Bence kültür endüstrisi tartışmaları bunu yapmaya daha müsait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bir de Jung'un kollektif bilinçaltı kavramı var, ama bu konuda bir şey sallayacak kadar bile bilgim yok. Sadece uzaktan, böyle bir alanın varlığını ve etkisini tartışmakla beraber, bu alanın nasıl oluşabileceğine dair bir kuramı yok gibi Jung'un. Ama bir bakmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bir ideoloji kuramı biz yapacak olsak nasıl yapardık? Öncelikle sırf kolaylık olsun diye sosyal şekilleri önce bir sınıflamak iyi olurdu. Mesela kültürel şekiller, resmi şekiller, bilgi ya da gerçeklik şekilleri, bilimsel şekiller, sanat şekilleri, dini şekiller falan. Sonra bunlar arasındaki ilişkileri düşünmeye çalışırdık. Mesela, bilimsel şekiller (bilimsel çalışmalar, argumanlar, bunları üreten kurumlar, kişilikler ...) kültürel şekillerin ne ölçüde alt kümesi olarak düşünülebilir? Sonuçta bilimciler kendi kimliklerini işin dışında tutmaya çalışıyorlar ve başaramadıklarını söylemek de kolay değil. Ancak yine de bir kültürden bahsetmek mümkün. Mesela tüm bilimcileri &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/kavramsal-birimler.html"&gt;kavramsal bir birim&lt;/a&gt; olarak alırsak, bu birimin de bir kimliği olacak tüm diğer toplumlarla olan ilişkileri sonucu. Bu kimliği ele alıp bilim kültüründen bahsetmek olası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür şekillerinden devam edelim. Kültürel (yeniden) üretim alanını düşünerek tüm bu kültürel şekillere görünürde olmayan bir kavramı taşırdık sonra. Bu kavram kültür Tanrı'sı da olabilirdi elbette. Ama o zaman kültürel şekillerin olması gerektiği gibi olduğunu da kabul etmek gerekebilirdi. Ama eleştirel bir kuram kurma çabası içindeyiz ve ikinci bir Tanrı'dan bahsetmediğimiz sürece kültür Tanrı'sı kavramını kullanmak sakıncalı olabilir. Üretim modu var elimizde ve üretim modu kuramı sayesinde P sınıfını B sınıfından korumaya çalışmak mümkün. Onu taşıyabiliriz. O zaman kültür endüstrisi makul bir kavram olur. Ancak daha işimiz bitmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür endüstrisinin çalışma ilkeleri üzerine düşündükten sonra, bu yapının sosyal kimlikleri nasıl belirlediğini de tartışmak gerekiyor. Bunu da yaptık diyelim. Sonra? Kültür endüstrisinin bu çalışma illkelerinin başka türlülerinin hayalini kurabiliriz. Bu ilkeler öyle olsun ki, B ve P arasındaki ilişkiyi şu anki halinden P'nin de tercih edeceği bir hale getirmeye katkıda bulunsun. Bunları düşündükten sonra, şu anki kültür endüstrisinin nasıl yamuk çalıştığına dair elimizde bir görüş olmuş olur. Bu yamukluğa ideoloji deriz. Tamam. Buraya kadar Althusser de muhtemelen bizimle birlikteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bundan sonra Althusser çıkıp ideolojinin insanlarla olan ilişkisini bilimin/kuramın insanlarla olan ilişkisiyle kıyaslıyor. Böylece kuram ideolojiye karşı bir dayanak noktası oluyor. Orda durmak lazım, kültürel şekiller sadece bilimsel şekillerden oluşmuyor ya da bilim endüstrisi, kültür endüstrisini belirlemiyor. Dolayısıyla ideoloji tüm kültüre bulaşmışken ona sadece bilim/kuram alanında direnmek pek bir işe yaramayacaktır. İşe yarayabilse bile, nasıl işe yarayacağının kuramı ayrıca yapılmalı. Oysa alternatif kuram endüstrisinin ideolojik kuram endüstrisine direnişinin tüm kültür endüstrisine katkısı gibi bir tartışma yok Althusser'de sanki. Onun yerine otantik sanat, kuram için kuram gibi tavırlar var, neyi temsil ettiği belli olmayan. Dahası, tüm kültür üretimine karşı kuramı koymak, kurama sahip olmadığı bir güç atfetmek demektir ki, ha insanlara özne demiş ideoloji, ha biz bilim endüstrisine toplumsal özne demişiz. Bu, ideolojiyi başka bir yoldan tekrar üretmekten başkası değildir. Eğer direnişçi, ideolojik olmayan kuramın peşindeysek o zaman ideoloji eylemini kuram endüstrisine kıyasla tartışmamız gerekir. Bana kalırsa Foucault'nun "&lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/02/foucault-entellektuelin-politik-islevi.html"&gt;hakikat rejimi&lt;/a&gt;" ve "hakikat rejiminin politik iktisadı" kavramlarıyla yapmaya çalıştığı budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Göndermeler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser hakkında şu iki metni kullandım:&lt;br /&gt;Biri &lt;a href="http://www.marxists.org/reference/archive/althusser/1970/ideology.htm"&gt;burdaki&lt;/a&gt; ünlü ideolojik devlet aygıtları metni,&lt;br /&gt;Diğeri:&lt;br /&gt;Ferreter, Luke, (2006) "Louis Althusser," Routledge, New York&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Endüstrisi için bu kitaptaki kısa alıntıyla yetindim sadece:&lt;br /&gt;Calhoun, Craig, Joseph Gerteris, James Moody, Steven Pfaff, Indermohan Virk. (2007) "Classical Sociological Theory." Blackwell, Malaysia.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault'nun Marxist entellektüel yorumu ve hakikat rejimi kavramı için:&lt;br /&gt;Foucault, Michel (1977): “The Political Function of the Intellectual,” trans. Colin Gordon, Radical Philosophy 17, 12-14.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2196650538397413482?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2196650538397413482/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2196650538397413482' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2196650538397413482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2196650538397413482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-v.html' title='İdeoloji Üstüne V'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-442731278011159230</id><published>2010-02-23T13:43:00.000-08:00</published><updated>2010-02-23T18:13:37.653-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Louis Althusser'/><title type='text'>İdeoloji Üstüne IV</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Althusser'in İdeolojisi Üstüne&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser &lt;a href="http://www.marxists.org/reference/archive/althusser/1970/ideology.htm"&gt;burda&lt;/a&gt; ideolojik devlet aygıtlarını anlatırken bir yerden sonra ideolojiyi tartışmaya başlıyor. Anlamakta sıkıntı çekmedim dersem yalan olur, hatta anladığımı da pek söyleyemem sanırım. Ama şöyle bir temsil oluştu kafamda düşündükçe:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="width: 290px; height: 199px;" src="http://www.gliffy.com/pubdoc/2000996/M.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Freud'un id-Ego-Süperego üçlemesinden başlayalım. İd işte haz ilkesine göre çalışan bilinçaltımız. "id" sanırım hem identity yani kimliğin ilk iki harfi olmasından hem "it" yani "o" olmasından beslenen bir kelime. Kişinin rüyasındaki özne id'in bilinci, kişiyi bir temsili. Bilinç ise kendini ego ile ifade ediyor. id'le gerçeklik ilkesine göre mücadele eden kısmımız. Aslında egonun araçları da bilinçaltında. Mesela unutmalar, bastırmalar, değişik kanallara aktarmalar falan hepsi id'in bitmez tükenmez ve tehlikeli isteklerini kontrol etmek için geliştirilmiş araçlar. Bu araçların farkına varmak bu araçları etkisiz kılacağı için belki, ego bunları bilinçaltında tutuyor. Ancak egonun idle olan çatışması tarafsız olmuyor ve bu çatışmadan bir süperego doğuyor. Süperego bu çatışmanın hakemi gibi bir rol üstleniyor yine bilinçaltında. Süperego bir anlamda egonun davranışları için hesap verdiği bir otorite gibi. Kamera, toplum, anne-baba, öğretmen, maşuk gibi kişilere aktarılabiliyor bazen. Kişinin biraz da toplumsal boyutu gibi; ego'nun id'e karşı yanında taşıdığı toplum temsili falan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu kavganın tam ortasına toplumsal ideoloji dışarıdan dalıyor. Bir yandan ego'yu, "sen bir öznesin" diye yağlıyor. Öte yandan id'e kendini toplumsal ortamda ifade edebileceği (savaş, linç, realite şovları, bayramlar, şenlikler, mimari gibi) ortamlar sunuyor. İki ayrı kanaldan id'i ve ego'yu idare ediyor. Ancak aynı anda herkesi idare ettiği için, gerçeklik ilkesiyle hareket eden ego kendisinden başkalarına da öznelik verildiğini fark ediyor ve verenin bunu her şeye vermediğini  de (karşı cins, aşağı ırk, diğer milletler, inanmayanlar, hayvanlar falan) görüyor. Bu durumda bu özneliği dağıtan yüce bir özne gelişiyor ego'nun üstünde. İşte o da süperego işlevini görüyor. Böylece tamamiyle "ideolojik" bir kişilik gelişmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam burda kuram/bilim/felsefe bir kahraman gibi atılıyor ve kişinin doğrudan egosunu hedefliyor. Ona "sen bir nesnesin" diyor. Hem anlıyor onu nesneleştirerek, hem de ego'yu rahatsız ediyor. Böylece ego'nun idle olan kavgasında daha saldırgan olmasını ve id'i alttan alta kontrol eden ideolojiyi yenmesini hedefliyor. Maksat ego'nun ideolojiyle kirlenmiş id'inden kurtulması değildir. Bu imkansızdır zaten, ama ego'ya id'i ideolojiden arındırma ya da ideolojiye karşıt bir id oluşturma fırsatı vermek hedeflenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kuram çözüm müdür? Çözüm olabilmesi için, kuramı okuyan ego'nun id'i tamamiyle kontrol altına alabilmesi lazım. Ama ego o kadar güçlü olabilseydi, zaten id diye bir şey kalmazdı. Oysa ego'nun id'e tamamiyle hakim olmasının tek yolu intihar olsa gerek. İdeolojinin etkisinin zayıflaması ancak yeni bir id oluşturma süreciyle mümkündür ve bu süreç kaçınılmaz olarak toplumsaldır. Hiçbir elit grup çıkıp işleri yoluna koyamaz, kendisi dışındaki her şeyi öldürmediği sürece. Böylece, Marxist entellektüelin hep evrenselin taşıyıcısı olan proleteryayı arzulayarak, o evrenseli kendi bilincinde yakalamak istediğini iddia eden Foucault'ya geliyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-442731278011159230?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/442731278011159230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=442731278011159230' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/442731278011159230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/442731278011159230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-iv.html' title='İdeoloji Üstüne IV'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3870281682701570608</id><published>2010-02-22T19:05:00.000-08:00</published><updated>2010-02-23T18:15:07.331-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Louis Althusser'/><title type='text'>İdeoloji Üstüne III</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rüya, Doktor&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ve Althusser&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden bazen olurdu da artık pek olmuyor. Telaşla bir şeyler yapmaya çalıştığım ama bir türlü yapamadığım bir rüyada, tam da bir şeyleri yoluna koyduğum sırada, birden rüyada olduğumu fark ediyordum. Bunun üzerine beden panik içinde beni rüyadan atıyordu, ama bunu yapmadan birkaç saniyem oluyordu. Birkaç defa bu saniyeleri boşa harcadıktan sonra, bir şekilde rüyadan uyanmadan rüyanın kontrolünü ele geçirmeyi başarmıştım. Bir keresinde uçmayı başarmıştım, sağlam bir konsantrasyon sonucunda. Güzel bir histi. Başka bir tanesini özellikle hatırlıyorum, bir hastanede bir şeylere yetişmeye çalışıyorum. Sonra rüyanın bir yerinde hastaneden pat diye ormanın içine çıktım. Herhalde çelişki ya da saçmalık hissiyle bir an rüyada olduğumu anladım. Önce uyanır gibi olmuştum, ama sonra rüyamda bir türlü bitmeyen işimi bitirmeye karar verdim. Tekrar gözümü kapatıp hemen rüyaya geri dönmeye çalıştım, ama aynı yere dönmek için biraz çabalamam gerekti ve başardım. Tekrar rüyaya dönünce, yarım kalan işin bir belgeyi bir ağacın kovuğuna koymak olduğunu hatırladım/öğrendim. İşimi bitirdim, rahat bir şekilde uyanıp günüme başladım. Bu olayla ilgili şunu gözlemlemek mümkün: rüyanın içindeyken rüyada olduğumu fark edip rüyanın içinde kalmaya karar verdiğimde rüyadaki imajımdan kopuyorum. Sanki elimde bedenimin uzaktan kumandası var da, onu böyle konsantre olarak kullanırsam o bedene istediğimi yaptırabiliyorum gibi. Ama yine de rüyanın içinde kaldığım için rüyadaki saçmalıkları da istediğim gibi değiştiremiyorum; hala belgenin ağacın kovuğuna konması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafızamızın bilince çektiği inanılmaz kıyak yüzünden gördüğümüz rüyaların çoğunu hatırlamıyoruz bile. Ayrıca, gün içinde verdiğimiz kararların, başımıza gelenlerin gerçek olduğunu düşünmeye başlıyoruz, diğer kısmı ortada görünmediği için. Freud bilinçaltı kavramını ilk kullanan kişi değilmiş galiba ama sanırım bunu sistematik bir kuram halinde savunan ve yayan ilk kişi olmasıyla Batı düşünce tarihine katkısını yapmış. Olmadığını düşündüğümüz o bilinçaltı, sanal deyip geçtiğimiz rüyaların hepsi aslında bizim bilincimizden çok daha temel bir kısmımızın ortaya çıkması sonucu oluşuyorlar. Bu bilinçsiz, niyetlenmemiş hareketlerin sistemli bir incelenmesi bize bu hareketlerin sahibinin bilincindeki boşlukları ve hastalıkları gösterebilir. Böylece rüya çalışması (dream work) denilen çalışma başlar. "Hasta" gelir, serilir rahat bir yere. "Doktor" hastayı güvensiz hissettirmeyecek bir yere çekilir ve sessizce dinler. Hasta serbest çağrışımla (free association) sallamaya başlar. Maksat bu niyetsiz hareketlerden daha çoğunu gözlemleyip bilinçaltı hakkında daha çok veri toplamak. Doktor dışarıdaki referans noktasıdır. Onun zihni, hastanın zihnini bulandıran güçlerden muaftır ve bu sayede hastanın rüyalarını "gerçek" dünyadan ayırabilir. Rüyalardaki kişi hem uyanık hasta için hem de doktor için birer nesnedir o anda. Tek farkla, rüyadaki kişi uyanık hastanın istemeden kılığına girdiği bir temsildir. Rüyadayken kendisini kendisinin hakimi hissetmiştir o kılıf içinde. Doktor orda bilimi temsilen bulunmakta ve hastanın bilincini suçlamaktadır biliçaltına hakim olamadığı için. Ancak bu suçlama yardım amaçlıdır, hastanın bilincinin güçlenmesine yardım etmeye yöneliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser'i okurken insan aynı hisse kapılıyor. Sanki, Althusser böyle toplumu karşısına almış. Toplumun kendini gözleniyormuş gibi hissetmediği bir kenara çekilmiş. Böyle hem yargılayarak hem de şefkatle toplumun bilinçaltına dair veriler topluyor. Sonra bunun kuramsal açıklamasını sağlayarak toplumun içine düştüğü hastalığı tedavi etmeyi hedefliyor. Amaç toplumun bilinçaltından kurtulması değildir, sadece kontrolden çıkmış, hastalık üreten halini, ideolojiyi, kontrol altına alıp onu tekrar sağlıklı haline döndürmektir. Bu yüzden Althusser toplumsal ideolojiye Marx gibi yanlış bilinç demez, çünkü doğrusu yoktur ve ortada tam olarak bir bilinç de yoktur. Althusser'e göre bir kişi için bilinçaltının bilince müdaheleleri (rüyalar, hatalar, içgüdüler falan) neyse, toplum için ideoloji de odur. Althusser de kuramı temsilen toplumun dışarıdaki referans noktasıdır. Muhtemelen kendi eylemlerini savunabilmek için biraz da, aynı dışarıdalığı genel olarak kurama atfediyor. Kuramsal (bilimsel veya felsefi) bir çalışma, toplumun dışında, kendi için (kuram için kuram) olduğu sürece otantik kalabilecektir ve toplumdaki sınıf savaşının kuramdaki karşılığında safını tutabilecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3870281682701570608?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3870281682701570608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3870281682701570608' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3870281682701570608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3870281682701570608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-iii.html' title='İdeoloji Üstüne III'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-665747800081034878</id><published>2010-02-14T21:22:00.000-08:00</published><updated>2010-02-15T10:20:27.367-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><title type='text'>İdeoloji Üstüne II</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Toplum,Kültür ve Gerçeklik Şekilleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir Althusser lanetlemesi olarak hedeflediğim bu ideoloji yazısı yine kontrolümden çıktı ve bir yazı serisine dönüştü. Bir sosyal bilim olarak ideolojiyle ilgili aklıma ilk gelen soruyu bir &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-i.html"&gt;önceki yazıda&lt;/a&gt; tartışmıştım.  Şimdi de bir sonraki yazıdaki Althusser tartışmasına temel oluştursun diye bir kelime haznesi oluşturmaya çalışacağım bu yazıda. Bunu yaparken daha önce Georg Simmel'den ödünç aldığım "şekil-içerik" ayrımını kullanacağım tekrar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/11/elestirel-kurama-dogru-vi.html"&gt;burda&lt;/a&gt; dediğim gibi şekil ve içerik kavramlarına tanım biçmek istemiyorum. Ancak, bu iki kelimeyi kullanırken de bunlara atfettiğim özellikleri belirtmem gerekir. Bu  yüzden şu cümleyle başlayalım:  "Bir şekil, birden çok içeriğin ilişkisinin sonucudur." İlişkinin kendisi veya içerikler yoktur ortada. Bu içerikler "yokluk" alanında ilişirler ve varlık alanında bir şekil oluşur. "Varlık ve yokluk alanları da ne?" derseniz, başlangıç noktam şekil ve içerik olduğu için onları da bu ikiliye göre tanımlamayı tercih ederim. Yani yokluk alanı içeriklerin, varlık alanı da şekillerin bulunduğu alana denir, diyebilirim bu yazı için. Neden içerikleri yokluğa atalım ki? Çünkü "Bir şekil, birden çok içeriğin ilişkisinin sonucudur." cümlesinde şekilleri birer sonuç olarak yazmıştık. Varlık alanını bir sonuçlar kümesi olarak resmetmek bana daha makul geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sosyal bilim olarak ideolojiyle ilgileneceğimize göre, özel olarak sosyal varlık alanıyla ya da sosyal şekillerle ilgileneceğiz. Yukarıdaki cümleyi tekrar edersek: "Bir sosyal şekil, birden çok sosyal içeriğin ilişkisinin sonucudur." Sosyal içerikleri ancak sosyal şekillerden takip etmek mümkün olduğu için, şekil ve içerik ayrımını nedensellik kullanarak yapmak mümkün. Mesela bir kişinin bir yol ayrımında sağa sapması sosyal bir şekildir. Bu şeklin arkasında bu kişinin çikolata tercihi olabilir. Bu kişi sağ taraftaki yolda bulunan çikolata dükkanına gitmek için sağa sapmıştır. O zaman "sağa sapma" sosyal şekli, sapanın çikolata tercihi, bulunduğu yere göre çikolata dükkanının yeri ve belki sapanın çikolata alacak olmasının ilişkisi sonucu oluşmuştur. Tercih ve dükkanın yeri ve çikolata alma kararı burda sosyal içerikler oluyor. Ama elbette dükkanın yeri de başka sosyal içeriklerin sonucu oluşmuş bir sosyal şekildir, eğer dükkanın yeriyle ilgilenirsek. Dolayısıyla şekil ve içerik ayrımı elimizdeki tartışma içinde birbirlerine kıyasla belirlenen kavramlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kültürel şekil birden fazla kültürel içeriğin ilişkisinin sonucudur. Bu cümlede bir sorun yok, ancak kültürel şekil kavramını özel bir sosyal şekil olarak temsil etmek istiyorum. Böylece kültürün sosyal boyutunu çalışmak için müsait bir kelimelendirme elde etmiş olacağız diye umuyorum. O yüzden uzun süreli bir kararsızlıktan sonra, şöyle bir cümlede karar kılmak mümkün göründü: "Kültürel şekil, neden olan içerikleri içinde bir de kimlik olan sosyal şekildir." Bir de "kimlik" çıktı başımıza: "Bir sosyal içeriğin kimliği, o içeriğin ilişkiye girdiği tüm içeriklerle olan ilişkilerinin hepsinde taşınır. Kimlik, tüm bu ilişkilerde ortak olandır." Yani, yukarıdaki çikolata örneğinden devam edersek; eğer kimin sağa saptığını da biliyorsak o zaman bu sosyal şekil aynı zamanda bir kültürel şekildir. Kimlik kelimesinin bu kurgu içindeki bir yansıması da "çevre" kelimesi: "Bir sosyal içeriğin çevresi, o içeriğin ilişkiye girdiği tüm içerikler, aldıkları şekiller ve bu içeriklerle girdiği ilişkilerin toplamıdır." Çevre, kimliğin bir yansıması, çünkü herhangi bir sosyal içerik, kimliği ve çevresinin ilişkisinin sonucu oluşmuş bir şekildir aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür kavramına, kültürel çalışmalara tamamiyle yabancı biri olarak, baktığımda kültür kelimesinin tanımlarında kimliğe bir vurgu hissettim. Kişinin kültürü kişi nereye giderse gitsin yanında kalır. Kişiden eğitim verdiği, örnek olduğu kişilere geçer falan. Bu açıdan sosyal bir şekilin kültürel olup olmaması o şekle neden olan sosyal içeriklerden birinin kimliğinin de şeklin nedenleri arasında yer alması. O kişi o anda sağa saptı, çünkü o kişi çikolata seven biriydi ve o anda çikolata almak istiyordu. Sağ yol çikolatacıya çıktığı için sağa saptı. Sağa sapma davranışı, burda sağa sapanın bir kimliğinin sonucu gibi düşünüldüğü için kültürel bir şekil haline geliyor. Ama sağa sapma davranışının içerikleri çikolata dükkanı ve yol ayrımı olsaydı sadece, sapan kişi açısından kültürel bir şekil olmazdı sağa sapma davranışı. Çünkü sadece bu iki içeriğin etkileşimi sonucu ise sağa sapma, demek ki o yol ayrımına kim gelirse gelsin sağa, çikolatacının olduğu yola sapacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde kimliğin bir rol oynamadığı sosyal şekiller kültürel olmuyorlar elimizdeki kurguya göre. Bu şekilleri oluşturan ilişkilere şekilsel/formel/resmi ilişkiler diyebiliriz. Evrenselci bir devletteki bürokratik işlemler, matematik teoremleri ve hukuk bu tarz sosyal ilişkilere örnek olabilirler. Böylece nasıl çevre kimliğin yansımasıysa, aynı şekilde kültürel ilişkilerle resmi ilişkiler de birbirlerinin yansıması oluyorlar. Bir sosyal şekil resmi bir ilişkiden kaynaklanmıyorsa kültürel bir ilişkidir diyebiliyoruz bu yapı içerisinde. Elbette indirgemecilik yapıyoruz burda, ama bu yazı için idare edebiliriz sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel şekilden sonra sıra "bilinç şekli"nde. Althusser'in böyle bir kavramı var. Şöyle bir cümle kurabiliriz:"Bilinç şekli kendisine (kısmen) neden olan içeriklerden birinin irade olduğu sosyal şekildir." Genel olarak iradeye yönlü içerik diyebiliriz şimdilik. İrade sahibi, yönelmesi ya da seçimi sonucu bir davranışa neden olur. Davranışı, irade içeriğiyle yöneldiği içeriğinin bir sonucudur. Ancak dışarıdan bir iradeyle bir içeriği ayırdetmek mümkün olmayabilir. Bunun en basit örneği belki, Doğa ve Tanrı ayrımını bilimsel olarak yapamamamız olabilir. Doğada varolanlar doğa adlı içeriğin yönsüz, bilinçsiz bir sonucu mu, yoksa yönlü bir içerik olan Tanrı'nın iradesi mi? Bu ayrımı yapamadığımız için irade yerine sosyal bir varoluş olan kimlik kavramını kullanabiliriz sosyal bilim içerisinde. Bu durumda bilinç şekli dediğimiz şey aslında kültürel şekil olmuş oluyor. Böylece Althusser "ideolojik" sıfatını kültürel şekiller için kullanmış oluyor bu kurgu içinde. Sermayeci toplumlar için kültürel şekillerin içeriği rolünü oynayan bir kavram var zaten: Kültür Endüstrisi. O da Horkheimer ve Adorno'ya ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeolojik sıfatının kullanılabileceği bir kavram da gerçeklik şekli. Bir şeklin gerçekliği o şekle neden olan tüm içeriklerin kısmi nedenselliklerinin toplamıdır. Nasıl içeriğin bir kimliği varsa, aynı şekilde, şekillerin bir gerçeği var. Bu durumda gerçeklik şekli ise bu nedensellikle sosyal bir içeriğin ilişkisinin sonucudur. Ben bir şekle, diyelim bir davranışa bakıyorum ve bu davranışın arkasındaki nedene dair bir şeyler söylüyorum. Bu sözler bir içerik olarak benle, davranışın nedeni arasındaki ilişkinin bir sonucudur. Bir toplumdaki tüm gerçeklik şekillerinin nedeni olan politik iktisadi yapıya Foucault hakikat rejimi adını veriyor sanki. Bir sonraki yazıda Althusser'in ideoloji kavramını neden sevmediğimi Foucault'nun hakikat rejimi ve Kültür Endüstrisi kavramlarına kıyasla anlatmaya çalışacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-665747800081034878?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/665747800081034878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=665747800081034878' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/665747800081034878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/665747800081034878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-ii.html' title='İdeoloji Üstüne II'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2737720293960373908</id><published>2010-02-07T13:10:00.000-08:00</published><updated>2010-02-07T13:51:49.096-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><title type='text'>İdeoloji Üstüne I</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Bir toplumda fikirler nasıl oluşuyor?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sorusu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu ifade etmesi çok kolay olabilir ama sorunun içeriğini tartışmak aynı derecede kolay değil. İlk bakışta aklıma gelen birkaç noktanın belirlenmesi gerekir en azından:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) "Bir toplum" derken ne kastediyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan kalabalığı olabilir, böylece hayvanlardan ya da makinelerden oluşan bir kitleyi dışarıda bırakabiliriz. Fikir üretmek insana özgüdür dersem herhalde az kişi karşı çıkar. Gerçi o karşı çıkacaklardan biri de benim, ama bu yazı dizisi için insanlara odaklanmakta bir beis görmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki tüm insanları kastedebilir miyiz? İlk bakışta çok da mantıklı görünmüyor, çünkü en azından fikirlerden bahsederken bu kalabalık içinde bir iletişim varsaymak gerekiyor sanki. Belki aynı dili konuşan kalabalığa toplum diyebiliriz. Böylece rastgele iki kişi bir araya geldiğinde fikir alışverişi yapabilirler. Eğer mesele aynı dilse, o zaman mesela "ingilizce toplumu"nda her ülkeden insan var demektir. Bir ulus devletin sınırları içindeki kalabalıkları saymaktan sanıyorum iyidir dile bağlı bir kalabalığı saymak. Ama bir ulus devlet altındaki kalabalıkta oluşan fikirleri incelemek de önemli; özellikle mesele ideoloji ve propaganda ise. Ayrıca iletişim araçları genel olarak dilden ibaret değiller. Yani söz-merkezcilik (logocentrism) yapmaya gerek yok belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir ulusu aldığımızda bu kalabalığın tek başına incelenemeyeceğini de kabullenmek gerekir. Ama zaten hiçbir insan kalabalığını öyle tek başına inceleyemeyizç O zaman bir toplumdan bahsederken, toplumun dışındakilerden ayrık olarak incelenebilmek bir ölçüt olmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzninizle toplumu şimdilik sınırları muğlak bir etkileşim alanı olarak düşünelim. Tüm üyelerinin birbirine etki bırakma olasılığı olan, tüm alt yapılarının beraber tanımlandığı ve sınırları dışında kalanlarla çözümleme açısından pek de ilgilenmediğimiz insan kalabalığına toplum diyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) "Fikirler" başlığı altına neler girebilecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki ilk aday söz olacaktır. Fikirleri söylenegelen tüm sözler şeklinde düşünebiliriz belki. Ama her söz fikir midir hakkaten? Burda aklıma gelen iki sorun var gibi: tutarsızlık ve duygusallık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutarsız sözlere fikir diyebilir miyiz? Düşünelim: Mesela "Bu cümle yanlıştır." gibi bir cümle bir fikir oluşturur mu? Bu cümle bize bir görüş, bir tavır, bir bilgi aktarmıyor. Bu cümleye ne doğru diyebiliyoruz ne de yanlış, her iki koşulda da elimizde bir çelişki kalıyor. Bu yüzden, bu cümleyi söylendiği ortamdan soyutladığımızda hiçbir anlam ifade etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak benim bu cümleyi burda kullanmış olmam bir şeyler anlatıyor. Belki tutarlılığın imkansızlığına dair bir iddiada bulunuyorumdur, yapısalcı birine karşı. Escher'in bir tablosunu (mesela &lt;a href="http://kafee.files.wordpress.com/2009/10/drawing_hands.jpg"&gt;bunu&lt;/a&gt;) tarif ediyorumdur birine, ya da biriyle alay ediyorumdur, sussun diye. Her koşulda, karşı tarafa farklı bir aktarım gerçekleşmiş oluyor. Bu aktarım cümlenin içeriğinden değil ama cümlenin ifade edildiği ortamdan dolayı bir tavır, bir davranış olarak karşı tarafa geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu tartışmayı genellersek, aslında her sözün kullanıldığı ortam itibariyle bir şeyler aktardığını düşünebiliriz. Bunu oy kullanmaya bennzetmek mümkün belki de. Bir sözün belli bir ortamda sarf edilmiş olması, o ortamda sarf edilmiş sözlerin dağılımını ufak bir oranda değiştirir. Dolayısıyla tutarlılık, bir sözün karşı tarafta bir fikir uyandırmasındaki etkililiğinde o kadar da önemli olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce kısaca &lt;a href = "http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/08/metafizige-kars-sosyal-diyalog-iii.html"&gt;burda&lt;/a&gt; tartıştığım gibi, tutarlılık fikir geliştirmek için maliyetli bir tavır olabilir. Tutarlı olmaya çalışırken, hakkında fikir sahibi olabileceğimiz birçok konuda sessiz kalmak zorunda kalabiliriz ya da tutarlı olmak uğruna yaptığımız seçimler (mesela başlangıç kabulleri) yüzünden başka seçimleri küçümserken bulabiliriz kendimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışmadan sonra tutarsız sözleri de fikirden saymak bana daha makul geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci konu da duygusallık meselesi. Bir söz karşı tarafta sadece birtakım duyguların uyanmasını hedefliyorsa, o söze de bir fikir diyebilir miyiz? Mesela bir şiiri, bir felsefi metini saydığımız gibi fikirden sayabilir miyiz? Doğrudan tutarlılık konusunda yaptığımız tartışmaya göndermede bulunarak konuyu kapatmak mümkün. Duygusal içerikli bir söz, bu ister sanat eseri olsun, ister propaganda olsun, ister çarpıcı bir "gerçek" olsun, sarf edildiği ortamdaki duygu ve söz dağılımına etkisiyle karşı tarafa bir aktarımda bulunur. Uyanan duygular aracılığıyla karşı tarafta bazı fikirler oluşabilir. Böylece duygusal bir metin aynı zamanda düşünsel bir içerik de kazanmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, tüm metinler, istediği kadar soyut olsun, belli duygularla yazılır ve okuyanda belli duygular uyandırır. Bu açıdan, çıkıp bazı sözlere "mutlaka duygusal" diğerlerine de "mutlaka düşünsel" demek, en iyi niyetli ifadesiyle, saçma olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece her türlü söze, bu söz ister saçma olsun, ister tutarsız, isterse tamamiyle duygusal olsuni bir fikir diyebiliriz sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama işimiz bitmedi: Peki her fikir sözle mi ifade edilir? Aslında şimdiye kadar yaptığımız tartışma bize bir bakış açısı sunuyor bu konuda da. Yani, eğer ölçüt bir gözlem, bir tavır, bir bilgi aktarmaksa ya da karşıda bir düşünce uyandırmaksa, o zaman elbette bunu yapmanın tek yolu söz olmasa gerek. En basit örneği, işaret etmek olsa gerek, bu durumun. Her türlü hareket, amaçlı veya amaçsız, karşıda bir fikir uyandırıyorsa, fikir içeriğine sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışma sırasında belki de varmaya başladığım yeri görmüşsünüzdür. Fikir, aslında tek kişinin ifade ettiği bir içerik değil, birden fazla kişinin iletişimi sonucu oluşan bir şekil. Bir toplumdaki iletişimlerde genel olarak görülebilen örüntüler (pattern) bize o toplumdaki fikirlerden ne anlamamız gerektiğine dair ipuçları verir. Böylece bir toplumda bir fikir derken, o toplumdaki iletişimlerde düzenli olarak aktarılagelen soyut şekilleri kastediyor oluyoruz. Böylece fikirlere "gökten inmiş" muamelesi yapan Hegel'e karşı Marx'ın tavrı daha makul hale geliyor. Fakat burda kalmamak da gerekiyor. Kapsamlı bir fikir tartışmasının aynı zamanda bir iletişim kuramını da içermesi gerekiyor ki, sanıyorum klasik Marxizm'de eksik kalan öğelerden biri de bu. Böylece Habermas'ın bir iletişim kuramı kurma çabasını takdir etmek kolaylaşıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2737720293960373908?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2737720293960373908/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2737720293960373908' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2737720293960373908'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2737720293960373908'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/02/ideoloji-ustune-i.html' title='İdeoloji Üstüne I'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-4641327965171584162</id><published>2010-01-30T18:43:00.000-08:00</published><updated>2010-01-30T18:45:44.226-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Kavramsal Birimler</title><content type='html'>Kuramsal olduğu halde matematiksel olmayan metinleri okurken zorlandığım noktalardan biri de özelliklerinden bahsedilen şeyin tam olarak tarif edilmemesi. Genellikle hakkında gözlemler yapabildiğimiz, üzerinde düşünebildiğimiz, sınırlarını çizebileceğimiz bir şey alınıyor. Sonra bunun özelliklerinden bahsedilmeye başlanıyor. Buraya kadar bir problem yok. Sorun başka bir metne geçtiğimizde başlıyor. Başka bir yazar önceki metindeki özelliklerden birini çat diye alakasız bir kavrama atfediveriyor. Bende devreler atıyor tabii. Sonra biraz düşününce, iki farklı yazarın iki farklı şey için aynı özelliği kullandığını, hatta bazen iki farklı şeye aynı ismi verdiklerini keşfediyorum/zannediyorum. Tamam, sorun çözüldü diyor ve üçüncü bir metne geçiyorum. Hop! Bu sefer de önceki şeye çok yakın başka bir şeye tamamiyle başka bir gözden bakılmış ve farklı bir isim verilmiş. Bu sefer bu iki farklı isimlendirmenin nedenini düşünmek zorunda kalıyorum. Bulduğum neden de genellikle okuduğum yazarlardan birine taktığım bir kulp oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Geçenlerde, yine can sıkıntısından, işi gücü bırakıp Althusserle ilgili giriş seviyesinde bir kitap bulup okuyayım dedim. İşte Althusser'in yapısalcı Marx yorumu, genç ve olgun Marx ayrımı falan okurken tabii iş Althusser'in ideoloji kavramına geldi. Malum Althusser'in de bir ideoloji kavramı var, Mannheim'in de olduğu gibi. Ama Althusser'in ideoloji dediği şey bir toplumdaki her türlü bilinç biçimini kapsayacak kadar genişken, Mannheim aynı kavramı kapsamlı bir kuram şeklindeki düşünce yapıları için kullanıyor. Bu durumda Althusser'in ideolojisine mesela bir sanat eseri girebilirken, Mannheim'inkine bir dünya görüşünü aktaran ve genellikle bir kuram şeklindeki düşünce yapıları girebilir sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kuramsal metinleri karşılaştırmayı kolaylaştırsın diye "kavramsal birimler" diyebileceğim bir yöntem kullanmaya başladım ben de. Burda bu yöntemden bahsedelim izninizle.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Elimizde şöyle iki tane cümle var diyelim: "A1 şeysi ö özelliğine sahip", "B1 şeysi ö özelliğine sahip". Diyelim ki, A1 ve B1 kavramları karşılaştırılabilir şeyler değiller. Ancak iki farklı yazar tarafından aynı sıfatla, "ö özelliğine sahip" sıfatıyla donanmışlar. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Şimdi A1 şeysini alıyoruz. Bu A1 şeysinin şekli, şemali üzerine biraz düşünüyoruz. Sonra aynı şekle sahip diğer içerikleri düşünmeye başlıyoruz. Genellikle yazarımız bize zaten sunuyor bu içeriklerden önemli bir tanesini. Aynı şekle sahip diğer içerik de A2 olsun. O zaman aslında cümleyi tekrar şöyle kurmak mümkün oluyor: "A1 şeklindeki içerik, A2 şeklindeki içeriğe nispetle ö özelliğine daha çok sahip" ya da "A1 içeriğiyle A2 içeriği arasındaki bir fark ö özelliğidir". Sonra aynısını B1 şeysine yapıp şu cümleyi kuruyoruz: "B1 içeriğiyle B2 içeriği arasındaki bir fark ö özelliğidir". Sonra A1 ve B1 arasındaki benzerlikleri anlamaya çalışırız. Sonra da A2 ve B2 arasındaki benzerlikleri. Bu benzerlikler bize ö özelliğinin A1 ya da B1'den bağımsız ya da her ikisine ortak içeriğine dair bir fikir verir. Böylece diyebiliriz ki, "1 şeklindeki içeriklerle 2 şeklindeki içeriklerin arasındaki farklardan biri de ö özelliğidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İşte burdaki "1 şeklindeki içerikler" (A1 ve B1), "A şeklindeki içerikler" (A1 ve A2) elimizdeki kavramsal birimler oluyor. Bu birimleri kullanarak iki yazar arasında bir karşılaştırma yapma şansımız oluyor: "1. yazar A şeklindeki içeriklere odaklanırken, 2. yazar B şeklindeki içeriklere odaklanmış. Ama ö özelliği aslında A değil de B şeklindeki içerikler için daha müsait bir kavram olduğundan, 1. yazarın metninde şöyle şöyle sorunlar var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;a href= "http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/yoktan-anlam-ckarmak.html"&gt;Önceki yazıdaki&lt;/a&gt; ağaç örneğinden gidersek: "Hareket ediyor." cümlesine karşılık "Ne?" sorusunu yöneltmekle başlıyoruz işe. Eğer ağaç dersek farklı, dal dersek farklı hareketten bahsedeceğiz, ama her iki nesne için aynı kelimeyi, hareketi kullanıyoruz. O zaman "ağaç hareket ediyor" ve "Dallar hareket ediyor" cümlelerinin her ikisini de kurduğumuzda aslında hereket kelimesinin ağaç ve dal birimlerinden bağımsız bir özelliğine gönderme yapıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ağacın hareketinden bahsederken daha çok, hareketin eğilme, esneme ya da ufak parçalarının yer değiştirmesi özelliklerini düşünüyoruz. Oysa daldan bahsettiğimizde, bütünün, tek bir nokta sabit kalmak kaydıyla, sallanmasından, dönmesinden ve belki de o noktadan koparak uçmasından bahsediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Eğer amacımız hareket kavramını kurcalamaksa, o zaman kavramın kullandığımız kavramsal birimlerden (ağaç ve daldan) bağımsız içeriğini düşünmekle başlayabiliriz. Mesela hareket kavramı için "kalıcı olmayan yer değişimi" gibi bir olguyu esas alabiliriz. Böylece hem ağacın hem de dalların rüzgardaki hareketini karşılaştırma şansı buluruz. Belki bu sayede dallar ve ağacın arasındaki ağırlık ve köklerin güçlülüğü gibi farklarından hareketleri arasındaki farklara gelebiliriz. Böylece elimizde harekete yönelik, bir gözlemle desteklenmiş bir kurgu olur. Bu kurgu, hareketin hesaba katmadığımız tüm boyutları ölçüsünde (mesela bir yerden başka yere yuvarlanma) eksiktir. Dahası, hangi birimleri hesaba kattığımız konusundaki seçimlerimiz ölçüsünde de etkin/eylemcidir. Mesela niye hareket derken ağaçtan bahsediyoruz da, yuvarlanan taşlardan bahsetmiyoruz ya da niye ağaçlardan başladık hareket tartışmasına?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-4641327965171584162?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/4641327965171584162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=4641327965171584162' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4641327965171584162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/4641327965171584162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/kavramsal-birimler.html' title='Kavramsal Birimler'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2857850185726044872</id><published>2010-01-15T11:40:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:43:08.882-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yokluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pozitivizm Eleştirisi'/><title type='text'>Yoktan Anlam Çıkarmak</title><content type='html'>Bir olguyu/görüngüyü anlamak, ona anlam biçebilmek için yokluğa başvurmaktan kaçınılabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bir olguya bakıyoruz. Baktığımızda gördüğümüz birtakım olgucuklar, parçalar var. Genel tabiriyle olguya ait varoluşlar. Sadece varoluşları kullanarak anlamaya çalışırsak olguyu, elimizde birden fazla varoluşun aynı algı alanında bulunduğuna dair bir gözlemden fazlası olmaz. Bu gözleme biçilecek her türlü anlam, aslında o varoluşlar arasında olmayanlara atıflar içerir. Mesela nedensellik, kendini gizleyen irade, doğrudan gözlemlenemeyen ufak varoluşlar ya da ancak kavramsal olarak algılanabilecek olan süreçler. Biçilen anlamın derinliği, o olguya yönelttiğimiz dikkatin yoğunluğuna göre değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Diyelim bir ağaca bakıyoruz. Elimizde ağaç, yaprak, dallar, sağ, sol, hareket gibi kelimeler ve üzerinde anlaşılmış içerikleri mevcut. Böylece baktığımız yapıya ağaç diyebiliyoruz. Diyelim ağaca baktığımızda şöyle ifade geliyor aklımıza: "Ağacın dalları sağa sola hareket ediyor. Dallardaki yapraklar da öyle ama gövdede hareket yok." Bu ifade bu haliyle sadece dallar ve yaprakların aynı anda hareket ettiklerine dair bir gözlem içeriyor, o kadar. Ne hareketin kaynağını, ne dallar, gövde ve yapraklar arasındaki ilişkinin içeriğini, ne de gövdenin hareketle ilişkisini anlatıyor bu gözlem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Diyelim kelime haznemiz ağaçtan, yapraktan daha fazlasını içeriyor. Mesela daha önce şöyle kurmuş olalım: "Erkekler ve kadınlar bir salonda toplandıklarında ve bir dans müziği başladığında bir araya gelip dans etmeye başlıyorlar." Böyle bir durumda ağaçla ilgili gözlemimizi şöyle anlamlandırmak mümkün olurdu: "Gövde üstünde buluşan dallar ve yapraklar, gövdenin orda çalan bir müzikle dans etmeye başlıyorlar. Biz uzaktan bu müziği duyamadığımız için sadece hareketi görüyoruz." Bu, birinci anlam olsun. Bu anlamda varoluşlar ağaç, yapraklar, dallar, gövde ve hareket iken, yokluktan çıkardığımız kavramlar ise buluşma, müzik ve dans. Ağaca baktığımızda dallar ve yaprakları bağlı görüyoruz. Ama bağın kendisini görmüyoruz. dolayısıyla baktığımız yere kıyasla "bağ" diye bir şey yok. Biz "buluşma" diye ağacın oralarda "ortaya çıkan" bir süreci varsayıyoruz bu anlamda. Dal ve yaprak aslında ayrılarmış ama buluşmuşlar. Buluşmanın öncesi bizim için "görüngü-ötesi"nde (metagörüngü) gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Şimdi aynı ağaca başka biri bakıyor olsun. Onun kelime haznesi hareket, sağ ve sol dışında renkleri de içeriyor. Bu kişi üstteki ifadeye ek olarak şöyle bir cümle kuruyor: "Ağacın kahverengi parçaları daha az hareket ediyor ama yeşil parçaları boşlukta salınır gibi hareket ediyor." Bu ikinci kişi ağaçla daha yoğun, derin bir ilişki kuruyor. Sadece gövde, dal, yaprak ayrımını yapmıyor, aynı zamanda bu parçaların renklerine dikkat ediyor. Kelimenin çok çok genel anlamıyla, bu kişi aynı ağacı ilkine göre daha çok seviyor. Şimdi diyelim, bu kişi de başka bir ortamda şöyle bir cümle kurmuş olsun: "Bir tehlike olduğunda, beyaz eldivenli kişi, yanına gitmememiz için ellerini sallayarak, sağa sola sallanır." O zaman bu ikinci kişi aynı varoluşlara şöyle bir anlam biçebilir: "Ağaç, bir tehlike olduğunda dalları ve dallarının ucundaki yeşil kılıflar olan yapraklarıyla bize bir tehlikeyi işaret ediyor." Bu da ikinci anlam olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu ikinci anlamda, aynı varoluşlar kümesine karşılık farklı bir yokluk var. Bu yoklukta kendisini göremediğimiz bağı "organik uzantı" kavramıyla dolduruyoruz. Hareket anını bir tehlikenin varlığına ve ağacın uyarma iradesine bağlıyoruz. Bu ikinci anlamda bir de "benillik" ya da ben-merkezcilik var. Ağacın bizi uyardığını varsayıyor ikinci kişi, mesela bize karşı öbür tarafı değil. Benillik/ben-merkezcilik diyorum çünkü bu ikinci kişi bu yorumu, ağacın önü ya da arkasına dair bir gözlem yapmadan savunuyor. Gözlem yapmadığı için, ağacın kimi uyardığını sorusunu keyfi olarak yanıtlıyor. Bu ikinci anlamda tehlike anı yine görüngü-ötesi bir alanda gerçekleşmiş, biz bu tehlikeyi göremiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Şimdi bir de üçüncü kişi olsun. Bu kişi ağacı o kadar sevsin ki, gidip onunla yaşamaya karar versin. Bu kişi ağaçla vakit geçirdikçe, sağa sola hareketin nedeninin "rüzgar" adı verilebilecek bir hava hareketiyle ağacın gövdesinin yere tutunmuş olmanın sonucu olduğunu düşünmeye başlayacak belki de. Belki gövdenin yerde durmadığını ama ona bağlı olduğunu görecek. Belki ağacın toprak tarafından tutsak tutulduğunu düşünecek ve köklerini topraktan çıkarmaya çalışacak. Belki de başarılı olacak ve ağacı sevdiği ama yeteri kadar anlamayı beklemediği için öldürecek. Ya da ağacın bir şekilde topraktan beslendiğini düşünecek, bu yüzden köklerini çıkarmayacak.Ancak böyle bir şey düşünebilmesi için, ağacın hiç de kendisi gibi olmadığını anlayacak kadar yanında kalmış olması gerekiyor. Ağacın bir ağzı olmadığını ama yine de başka bir şekilde yaşadığını görecek. Böylece yine kendisi üstünden yorum yapıp nasıl beslendiğini soracak, her canlının beslenmesi gerektiğini varsayarak. Eğer daha önce çiçek yetiştirmişse belki topraktan beslendiğini düşünmeye başlayabilir. Tabii böyle bir yorum için yine yokluktan çiçek ve ağaç arasında bir ilişki  çıkarmış olması gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2857850185726044872?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2857850185726044872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2857850185726044872' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2857850185726044872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2857850185726044872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/yoktan-anlam-ckarmak.html' title='Yoktan Anlam Çıkarmak'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2134110228864065903</id><published>2010-01-02T22:59:00.000-08:00</published><updated>2010-01-02T23:03:32.279-08:00</updated><title type='text'>Rüyadan Uyanınca</title><content type='html'>Düşününce, öyle aydınlık bir dünyada yaşamıyoruz aslında. Hep karanlıktayız. Yapay ışıklar yaratıyoruz. Sonra onlarla önümüzü görmeye çalışıyoruz. Kim yakarsa onun aydınlatabildiğini görüyoruz, fazlasını değil. İşte bu yüzden hep ay ışığına tutuluyoruz. Bize güneşi hatırlatıyor diye. Sanki ay ışığına dikkatli bakarsak, güneşi görecekmişiz gibi. Sonra bir bakmışız ki ayakta uyuyormuşuz. Uyanınca anlıyoruz. Ama o kadar güzel bir rüyaydı ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'u özledim yine. Arada bir geliyor öyle, özlem basıyor. Belki bu şehirden çıkmak, kurtulmak istiyorum da ondan oluyor. Ya da başka özlemlerimi İstanbul'a aktarmak istiyorum. Şu şarkıyı dinleyin bir, &lt;a href="http://popup.lala.com/popup/937030210406533547"&gt;burdan&lt;/a&gt; ya da &lt;a href="http://www.last.fm/music/Ezginin+G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/_/Signomi"&gt;şurdan&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkı boğazımda bir düğüm gibi başlıyor. Sonra çözülüyor yavaş yavaş. "Düşünüze girmez mi hiç!" Ah! Girmez olur mu? Hele de böyle güzel bir rüyadan uyanınca.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2134110228864065903?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2134110228864065903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2134110228864065903' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2134110228864065903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2134110228864065903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/ruyadan-uyannca.html' title='Rüyadan Uyanınca'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-583669979934439391</id><published>2010-01-01T17:05:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:44:02.023-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Walter Benjamin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><title type='text'>Eleştirel Kuram Okumaları IV</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Walter Benjamin (WB): Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   2007 yapımı "Look" diye bir film var, geçenlerde izlemiştim. Güvenlik kameraları kullanılmış filmde kamera olarak. Böylece izleyiciye sanki polis kayıtlarını izliyormuş gibi bir his veriyor. Paralel bir sürü hikaye geçiyor filmde ve Seinfeld dizisinde sıkça olduğu gibi filmin sonuna doğru, bu hikayelerin çoğu bir şekilde kesişiyor. Filmin bıraktığı izlenimlerden biri, aslında günlük hikayelerimizin oldukça akıcı bir film olabilme potansiyeli taşıdığı, hatta canı sıkılmış bir görevli tarafından her an bir filme dönüştürülebileceği. Bu izlenim zorlandığında, aslında günlük yaşamımızda büyük biradere her gün tekrar tekrar rol yaptığımızı düşünmek mümkün. Sadece büyük biradere değil, tüm topluma; çünkü bu kameralar gerektiğinde kamuya açılabilmek üzere devlet kurumlarınca denetleniyor. Bu yüzden bir alışveriş merkezine gittiğimizde mesela, tanımadığımız bir kitleye tüm varlığımızla hesap veriyoruz, her an. Her hareketimizle. Tanımadığımız bir kitle, tüm hareketlerimizi, kişiliğimizin bütününü düşünmeden tek tek yargılıyor. Acaba hareketlerden herhangi biri suç unsuru içeriyor mu diye. Modern faşizmin nefesini ensemizde hissediyoruz filmi izleyince. Filmin bıraktığı diğer bir izlenime göre, günlük hayatımızda aslında etrafımızda oldukça ilginç, trajik, ve komik olaylar gerçekleşiyor. Biz günlük yaşamın koşuşturmasında bunları kaçırıyoruz dikkat edemediğimiz için. "Look" filmi, bize günlük hayatta kaçırabileceğimiz olayları gösteriyor. Bize ilk anda sahip olmadığımız bir görüngü/fenomen alanı açıyor. Görüntüler hem kanıt oluyor suçlara hem de gözümüzden kaçan kişilikleri tanımamızı sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Sadece görüngü/fenomen değil, aynı zamanda eylem alanı açılıyor. Yüzlerce zombi filminden biri olan 2008 yapımı "Quarantine" filminde bir gazetecinin kaza eseri zombi hastalığını kapmış insanlarla dolu bir binada tıkılı kalması anlatılıyor. Gazetecenin kameramanı tarafından çekilmiş görüntüleri sanki olaydan çok sonra izliyormuşuz gibi bir izlenim bırakıyor film. Böylece aslında kamuya haber yetiştirme amacıyla, aslında sanatçı olmayan biri tarafından çekilmiş görüntüleri film diye izliyoruz. Bu film, filmin başındaki senaryoya göre resmi otoritelerce varlığı reddedilen bir olayın tek kanıtı oluyor. Aslında bu konuyu çok daha doğrudan işleyen bir zombi filmi daha vardı, ama ismini hatırlamıyorum şimdi. Eğer karıştırmıyorsam, onda bir grup öğrenci, bitirme projesi gibi bir amaçla film çekmeye çalışırken zombi salgını çıkıyordu yine. Kameramanımız tüm olayı, geride şahit bırakmak amacıyla baştan sona çekiyordu. Sonra bir şekilde internete bağlandıklarında, aslında bir sürü kişinin, cep telefonu kamerasıyla, kişisel kameralarla bu olayları çektiğini ve internete koyduğunu öğreniyordu. Nereden tanıdık geldi? Son İran ayaklanmalarından tabii ki. İran devleti gösterilere müdahelesinin televizyonlar tarafından gösterilmesine izin vermediği için, insanlar cep telefonu kayıtları ve Twitter gibi paylaşım siteleri aracılığıyla dünyanın geri kalanına olayları duyurmaya çalışıyor. Böylece baskı rejimi tarafından ensemize konulan kaydetme cihazları, başka bir şekilde onun karşısına dikilmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Bu kısa giriş, hem WB'nin fikirlerini takip etmeyi kolaylaştıracak hem de WB'nin fikirleriyle yeni bir anlam kazanacak diye umuyorum.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   WB ilk bakışta film sanatının oluşumunu tarihsel bir kuramla açıklıyor gibi görünüyor. Bu kuram yapısalcı bir karaktere bile sahip gibi; çünkü altyapı, üstyapı, algı modu, algının toplumsal organizasyonu gibi sınıflamalı kavramlar havada uçuşuyor. Ama giriş ve sonucu tekrar okuyunca, yazının açıklamacı bir kuram oluşturma çabasından öte, direnişçi gruplara destek çıkma, faşizme sanat kuramı alanında direnme gibi amaçlarla yazıldığı hissine kapıldım. &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/elestirel-kuram-okumalar-iii.html"&gt;Burda&lt;/a&gt; tartıştığım eleştirel kuram tavrını çıkarsamak mümkün yazıdan. WB sanat ile ilgili malumatları öyle topluyor ki, hem bu malumatlara tutarlı, akılcı bir anlam biçmiş oluyor, hem de sanatı faşizmin elinden kurtarma çabasına bir katkıda bulunuyor. Bu çabayı kendisi icat etmiyor, zaten toplumda var. Bu gözlem WB'nin kuramının bir parçası aynı zamanda, dolayısıyla bir anlamda kendisini de gözlemlemiş oluyor yazısında. İşte bu son gözlem, yapılan kuramın bitmemişliğini ve eylemciliğini gösteriyor bize. Dolayısıyla WB'nin bu sanat kuramı çalışması aslında uzun bir kuram hareketinde/dinamiğinde belirleyici bir an sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   İzninizle önemli kavramları tartışarak başlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal altyapı-üstyapı: Tarihsel materyalizmin temel ayrımlarından. Bu ayrımın neye denk geldiğini hala anlamış değilim. WB sanki sanatın üst yapıya, teknolojik gelişmelerin altyapıya ait olduğunu ima ediyor. Makul görünmekle beraber, bu haliyle bu sınıflama bana biraz sorunlu geliyor. Ama bu tartışmayı sonraya bırakalım izninizle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otantiklik/nev'i şahsına münhasırlık/kendine özgü teklik: bir alıntı bu işi görür:&lt;br /&gt;[s 365] (II. bölümden)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"The authenticity of a thing is the essence of that is transmissible from its beginning, ranging from its substantive duration to its testimony to the history which it has experienced."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir şeyin kendine özgü tekliği, başlangıcından bu yana nakledilebilenlerin tamamının özüdür. Nakledilebilenler, şeyin maddi dayanıklılığından deneyimlediği tarihe yaptığı şahitliğe kadar olan aralıktakileri kapsar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aura/atmosfer/orjinal çevre/koku: Bir sanat eserinin ilk yaratıldığı ve sonra kullanıldığı çevreyle, o çevrede bulunan insanlarla ve diğer sanat eserleriyle olan tüm ilişkilerinin toplamı. WB bir eserin atmosferinin o eserin içinden çıktığı "topya"nın geleneklerinden ayrılamaz olduğunu söylüyor. Bu anlamda, sanat eseri sermayeci öncesi toplumlarda  bu geleneklerin ritüellerinin bir parçası olagelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rituel Değeri: Bir sanat eserinin içinden çıktığı toplumun teolojisinin, genel algı modunun kalıplarını oluşturma ve yayma aracı olarak işlevselliği. Mesela tapınaklardaki süslemelerin, ayin şarkılarının dini rituellerdeki işlevi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi Değeri: Bir sanat eserinin, ona tekrar tekrar bakıldığında oluşturduğu toplam etki. Eğer eser yeniden üretilebiliyorsa, tüm yeniden üretimlerinin değerinin bir tür genel toplamı olarak da düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat Eserine yönelik Tepkisel ya da İlerici Tavır: Çok anladığımı söyleyemem doğrusu bu ayrımı. Ancak, tepkisel tavırda sanat eserini algılayan kişi, onu eleştirmeden, olduğu gibi algılar. Eserin keyfini bir bütün olarak sürer. İlerici tavıra sahip algılayıcı ise, hem duygusal bir keyif alır eserden hem de eleştirmen gözüyle bakar esere. Bu ikisi aynı anda ve birleşik bir şekilde olur. WB, insanların bir Picasso tablosuna tepkisel bakmasını ama bir Chaplin filmine ilerici tavırla yaklaşmasını örnek olarak veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odaklanmış Dikkat (concentration) ve Dağınık Dikkat (distraction): Bir insan bir şeye odaklanmış olarak dikkat ediyorsa, o insan o şey tarafından yutulur. Odaklanmış dikkatte, kişi şeyin tamamını bir bütün olarak görür. Dağınık dikkatte ise, kişi şeyin tüm parçalarına ayrı ayrı bakar. Dikkat çekici, şok edici kısımlarını görür sadece, resmin bütününü kaçırır. Dağınık dikkate sahip bir kişi, baktığı şeyi yutar, onu tüketir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;WB üstyapının altyapıya göre daha yavaş değiştiğini söyleyerek başlıyor tartışmasına. Burjuva toplumunun ileri aşamalarında, sermayeciliğin krizlerini üstyapıda dönen tartışmalardaki diyalektikten bile takip etmek mümkün. Bunlardan biri de sanat kuramı tartışmaları. WB faşizm için tamamiyle kullanışsız bir kavramlaştırma peşinde, böylece sanattan devrimci taleplerin karşılanması ve kavramlaştırilmasına da katkıda bulunulmuş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuva öncesi toplumlarda, sanat eserinin bir atmosferi/kokusu vardı. İçinde yaratıldığı çevreyle, ortamla organik bir ilişkisi bulunurdu. Sanatçı, eserini algılayacak olan insanları bilir ve onlarla doğrudan ilişki kurardı. Ancak her sanat eseri, bir de yeniden üretimle karşılaşmıştır. Yeniden üretim hep vardı, ama son yüzyılda artık sanat eserinin içeriğinin değişmesine neden olacak kadar etkili bir olgu haline geldi. Bu değişimi görebilmek için bir resim ve ressamıyla film ve kameramanını karşılaştıralım, WB'nin yaptığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ressam gerçekliğin (manzaranın) karşısına geçer. Gerçeklikle arasında bir mesafe vardır. Yine de gerçeklikle kişisel bir ilişki kurar. Eseri aracılığıyla aktardığı gerçeklik de, aynı gerçekliği algılayanların algılayabileceklerinden farklıdır. Öncelikle, ressamın kişiliğine ve kullandığı aletlere bağlıdır. Dahası, ressamın çizdiği resmin bir atmosferi/kokusu vardır. Hayır, boya kokusu değil. Resmi gidip yaratıldığı yerde gören bir kişi, resmin gerçeklikle olan ilişkisini daha doğrudan görür. Algılayıcı, eser sayesinde, gerçeklikle yeni bir ilişki kurar, gerçekliği tekrar hisseder. Bu durum resim için pek doğru değil ama, eğer sanatçı, eseri gelip yerinde görecek insanlar ve onların o yerle olan ilişkilerini düşünerek yapıyorsa, o zaman o insanların gerçeklikle olan ilişkilerinden bağımsız olamaz eser. Bu, dini amaçlı eserlerde kendisini daha da belli eder. İnsanlar dini tecrübelerini, ayinlerini yaşamak için o esere ihtiyaç duyarlar. Sanatçı bu ihtiyacı karşılamak üzere eserini oluşturur. Eserin tüm anlamı, algılayıcısında bıraktığı etkide, yani kokusundadır. İşte tam da bu yüzden sanat eseri bir tanedir, kendine özgüdür. Kendi özel ortamıyla girdiği özel ilişkisinin bir sonucudur. Atmosferinin, orjinal çevresinin dışında aynı anlamı taşıyamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada yeniden üretim, eseri aslında atmosferinin dışına çıkartır, onu nefessiz kılar. Eser yeniden üretimleriyle orjinal çevresinin çok dışında, onunla çok alakasız ortamlarda yeniden uyandırılır. Algılayıcılar artık eserin kokusunu alamazlar, sadece görebildikleri kadarıyla kişisel ve sınırlı bir ilişki kurabilirler eserle. Burda önemli bir kavram, kitlesel yeniden üretim. Bir eser büyük bir kitleye ulaşmak üzere yeniden üretildiğinde, artık değeri hizmet ettiği ritüelden değil, sergilenmesiyle ulaşabildiği kitleden gelir. Kitlesel yeniden üretimden geçen eser, artık onun kokusunu duymaya çalışan, o eseri yaşamaya çalışan odaklanmış dikkatlere değil, sadece şok edici parçalarını görebilen dağınık dikkatlere ulaşır. Eserin tamamında kaybolmayan bir kitle dolusu algılayıcı artık esere dışarıdan bakan insanlar olarak eseri yargılamaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayede sanatçı artık, tanımadığı, görmediği, kontrol edemediği bir kitle için eserini yapmak zorunda kalır. Böylece sanatçı değerli eser yapmak için, içinde şok edici gerçekçikler bulundurmak zorunda kalır. Filmlere baktığımızda, birbirinin doğal devamı olmayan bir sürü parçanın bir araya getirildiğini görürüz. Oyuncu, filmin konusunun geçtiği yerden, filmin izleyicilerinden, hatta filmin tamamından kopuk bir stüdyoda tüm varlığıyla tek bir sahneyi oynar. Oyuncu artık, seyircisiyle oyunun başından beri ilişki içinde olan tiyatro oyuncusu değildir. Karşısında mekanik bir kamera vardır; kamera kitleyi temsil eder. Kamera, oyuncunun kafasındaki kitle temsili olur. Ve kamera nasıl oyuncunun film boyunca oynadığı oyunu parçalarına ayırıp her birini ayrı ayrı, bir cerrah gibi, eşeliyorsa, kameradaki görüntünün ulaştığı kitle de aynısını yapar. Tüm filmin kokusunu almak yerine, parçalarını eşeler. Eşelemekten hem keyif alır, hem de bu parçaları yakından görme şansı bulduğu için yargılamaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kameranın bir başka etkisi, insanlara normal gözün algılayamayacağı şeyleri gösterebilmesidir. WB'nin 13. bölümdeki deyimiyle kamera bize bilinçsiz gözümüzü gösteriyor, psikanalizin bize bilinçsiz güdülerimizi göstermesi gibi. Bu durum, kitlelerin esere katılımını da etkiliyor. Kitleler artık kendi yaşamları el verdiği ölçüde, bir filmin bir parçasının konusu olabilirler kolayca. Dahası, insanların, tek tek, kendi kabuklarında yarattıkları esercikler birleştiğinde dadaist bir resim oluşturabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın bu kitleleşmesini genel olarak düşündüğümüzde, karşımıza iki süreç çıkar. Siyasetin sanatsallaştırılması ve sanatın siyasileştirilmesi. Faşizm, kitleleri yönlendirebilmek için sanatı kullanır. Savaşı, yıkımı estetik hale getirir. İnsanlara bu sanata katılma alanı bırakır. Kitleler bilinçaltlarını ifade şansı bulurlar, her parçası farklı birini şok eden büyük bir filmin parçası olarak. Ve siyaset sanatsallaşır. Ama, karşıtların bir üst boyuttaki birliği yine kendini gösterir ve aynı insanlar bu parçaları zararsız direnişler gösterebilmek için de kullanır. Böylece sanatın siyasileşmesi süreci başlar. Sistemi devirme isteğindeki alt-toplum, her üyesinin kendi ufak direnişini gerçekleştirdiği, büyük bir dadaist resim oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran örneğinde, resmi kanallar Amerika uşaklarının nasıl da İranlıları etkilediğini gösterir. Her güvenlik kamerası, her resmi medya kuruluşunun çalışanı büyük propagandanın ayrı bir parçasını hazırlar. Bu propagandadaki her görüntü tam ortasında bir çiçek gibi açan gerçekçikler barındırır. Hakkaten Amerika ajanlarını seyredersiniz. Ama aynı gerçekliğin öbür tarafını isyancılar çeker. Her gösterici, elindeki kamerayla bir gerçekçik yakalıyor. Bu görüntülere baktığınızda devlet görevlilerinin nasıl da ses çıkaran herkese saldırdığını görüyorsunuz. Bunların toplamı kolaylıkla bir filme ve dolayısıyla ters-propagandaya dönüşebilir. Zaten bazı filmler, aynı olayın birden fazla açısını ayrı ayrı gösterir bize. Yine ismini hatırlamıyorum, bir filmde bir suikast sahnesini bir çok farklı açıdan tekrar tekrar izlemiştim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-583669979934439391?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/583669979934439391/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=583669979934439391' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/583669979934439391'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/583669979934439391'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2010/01/elestirel-kuram-okumalar-iv.html' title='Eleştirel Kuram Okumaları IV'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8225203541477832532</id><published>2009-12-31T12:25:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T12:06:21.286-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>İkilem</title><content type='html'>İki kişisiniz. Hep iki oldunuz zaten, yine öylesiniz. Biriniz beni olduğum gibi kabul ediyorsunuz, diğeriniz olmak istediğim gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Birinciniz geçmişimdesiniz. Beni tanıyorsunuz. Biliyorsunuz neler yaptığımı. Neler bildiğimi, neler gördüğümü, neler hissettiğimi. Yanınızda kendimi güvende hissediyorum. Başım sıkıştığında yanınıza gelebilirim. Zaten hep gelmişim, gelmiş olduğum için zaten tanıyorsunuz beni. Siz büyüksünüz, olgunsunuz. Dünyayı görüyorsunuz beni gördüğünüz gibi. Kocaman kanatlarınız var, altına sığınabileceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Fakat artık sığıntı olmak istemiyorum. Başımı kaldırıp bir bakmak istiyorum dünyaya. Ne göreceğimi bilmeden bakmak istiyorum. Gitmek istiyoum, nereye varacağımı bilmeden. Siz hep bilmişsiniz nereye gittiğinizi, ama ben bilmek istemiyorum. Daha doğrusu, sonunu gördüğüm bir yola girmek istemiyorum. Beni olduğum gibi kabul eden siz, beni serbest bırakabilecek misiniz? Yoksa beni maceracı olmakla suçlayarak korkutacak mısınız? Beni geçmişimizle mi sıkıştıracaksınız, şüphelerimi kullanarak, yoksa benimle geçmişe sırtınızı dönebilecek misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Hayır, dönemeyeceksiniz, çünkü siz büyüksünüz. Büyükler asla değişmez. Siz değişmek istemiyorsunuz, siz artık durmak istiyorsunuz. Benimle bir ömür boyu durmak istiyorsunuz. Hayır, benim bir küçüğe ihtiyacım var. Büyüyemediği için aptalca cesur olan bir çocuğa. Değişmek isteyen, aranan bir çocuğa. Beni geçmişimden kurtaracak bir çocuğa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    İşte tam böyle bir anda ikinciniz çıktı karşıma. Beni olmak istediğim gibi kabul edeniniz. Gözlerime bakıyorsunuz. Hep hissettiğime, ama uyandırmaya korktuğuma bakıyorsunuz. Doğrudan! Karşınızda geçmişim zayıf düşüyor. Karşınızda zayıf düşüyorum. Bırakmak istiyorum kendimi size, beni çekip çıkarın diye geçmişimden.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Çocuk gibisiniz. Kusura bakmayın ama, safsınız biraz! Kendinize oyuncaklardan bir dünya kurmuşsunuz, tüm dünya ondan ibaret zannediyorsunuz. Ama tam da bu özelliğinizi sevdim zaten. Çünkü beni geçmişime gömmeyeceksiniz. Gözünüzü karartıp geldiniz bana, sadece şimdime değil geleceğime de talip oldunuz. Ama geleceğimi size vermek istemiyorum aslında. Yanlış anlamayın, bu sizinle ilgili değil. Eminim bir gelecek hak ediyorsunuz, ama bu benim ki mi, bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Benim şimdinin kurtulmasına ihtiyacım var. Geçmişim şimdimi sıkıştırıyor. Beni olmak istediğim gibi kabul eden siz, sadece şimdime eşlik edebilecek misiniz? Bir gün, gelecekte bir gün, sizden de sıyrılmam gerektiğinde beni serbest bırakabilecek misiniz? Yoksa siz de "sen gelmiştin" deyip beni tutarsız olmakla mı korkutacaksınız? Biliyorum, bunun adı kullanmak. Sizi kullanmak istediğimi söylediğimde, yine böyle cesur olabilecek misiniz? Size eninde sonunda acı vaat ettiğim halde yanımda kalmaya devam edebilecek misiniz? Sonunda acı olduğunu bile bile yola düşecek kadar çocuk musunuz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8225203541477832532?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8225203541477832532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8225203541477832532' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8225203541477832532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8225203541477832532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/ikilem.html' title='İkilem'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-8429152852442002517</id><published>2009-12-26T10:51:00.000-08:00</published><updated>2009-12-26T11:07:25.108-08:00</updated><title type='text'>Dört Koca Fobisi</title><content type='html'>Ata-erkil toplumların, egosu balon gibi şişirilmiş erkekleri, artık, kadınlara az geliyor, doğal olarak. "Her şeyi bilirim", "Her şeyi yaparım" diye dolanan erkeklerden sadece bir tanesi, sadece bir tane işe yarıyor. Oysa hayat çok boyutlu. O kadar çok boyutlu ki, tek eşlilik kadınların kazandığı bir hak olmaktan çıkıp hapishane duvarına dönüşüyor zamanla. Kadınlar kendilerini gösterebilmek, kendilerini ifade edebilmek için o kadar çabalıyor ki, eşit konumdaki erkeklere göre çok daha fazla birikimli hale geliyorlar. Kadınlara "Sen benimsin!" diye yaklaşan erkekler, bu birikimli kadınları korkutuyor, doğal olarak. Bir de üstüne &lt;a href="http://www.dunyabulteni.net/author_article_detail.php?id=12140"&gt;burdaki&lt;/a&gt; gibi yazarlar çıkınca, insanın kadınların çok eş edinme hakkını savunası geliyor valla.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-8429152852442002517?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/8429152852442002517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=8429152852442002517' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8429152852442002517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/8429152852442002517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/dort-koca-fobisi.html' title='Dört Koca Fobisi'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-3570387502566917622</id><published>2009-12-14T20:37:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:51:03.408-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Max Horkheimer'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Eleştirel Kuram Okumaları III</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Max Horkheimer (MH): Geleneksel ve Eleştirel Kuram&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En az beşinci okuma girişimimden sonra MH'nın bu ünlü makalesinden 8 ilke çıkardım bir eleştirel kuramın nasıl olması gerektiğini belirleyen:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Akılcı herhangi bir düşünce bütününün tüm parçaları arasında yine akla dayalı bir uyum olması gerekir. Bu uyum "organik" olabilir; yani, parçalar büyük bir planın, işlevin oluşturduğu zincirlerin halkası olabilir. Ya da "mekanik" bir uyumdan bahsedebiliriz; yani, parçaların altyapısındaki ya da onları oluşturan ilkeler ortak olabilir. Bu arada bu organik ve mekanik ayrımını Durkheim'dan ödünç alıyoruz, kendisi toplumlardaki birlik için kullanmıştı. Bu ikisi dışında tümevarımsal ve tümdengelimsel ya da gözlemsel ve formal/şekilsel diye iki ayrı uyumdan bahsedebiliriz. Şekil uyumuna sahip bir kuram tüm parçalarıyla aynı mantık sistemini, aynı temel ilkeleri kullanır. Daha doğrusu ya aynı şekle sahiptir ya da farklı şekle sahip parçaları vardır ama bu parçalar aynı zamanda neden farklı şekiller kullandığını içerir. Gözlemsel uyuma sahip bir kuramı kullanarak gözlem yaptığımızda ise yaptığımız gözlemlerle kuramın iddiaları arasında bir uyum buluruz. Bence garip, ama çoğu bilimciye göre doğal bir biçimde bu uyumdan en fazla gözlemsel olanı aranır ve gözlemsel uyuma -beni çok rahatsız ederek- gerçekçilik denir. Bu blog sayfasında gözlemsel uyumun gerçeklikle eşlenmesine izin verilmeyecektir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ideal olanı bir kuramda bu dört uyumun da bulunması ama koşullar her zaman izin vermiyor öylesine. Bu ilke MH'nın deyimiyle geleneksel, benim &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/10/elestirel-kurama-dogru-i.html" &gt;burdaki&lt;/a&gt; deyimimle açıklayıcı bilimlerde de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Hem gözlem yapma araçları hem de kuramsal yapılar içinde çıktığı toplumsal ve tarihsel durumun (Mannheim'in deyimiyle topyanın) izlerini taşır. Ya da bilimcilerin tercihleri kendi yaşamlarını yansıtır. Mesela annesini kanser  yüzünden kaybeden biri, sayısal bilimlerin yaygın olduğu bir toplumda yetiştiği için hesapsal (computational) yaşambilimi/biyoloji çalışmak için kanser araştırmaları enstitüsünde çalışabilir. Ya da bilim yapma gelenekleri diye bir şey olabilir bilim cemaatinde. Bu geleneklerin dışında kalan bilimsel çalışmalar az gönderme alarak cezalandırılabilirler. Ayrıca "bilim yapmak"; yani, bilimsel bir çalışma üretmek pahalı olduğu için para kaynaklarına sahip kurumlar bilimsel çalışmalar üzerinde söz sahibi olmaya başlayabilirler. Öte yandan -nadir de olsa- bir bilimci toplumda güçlü bir kurumda söz sahibi olur ve toplumu kendi oluşturduğu bilimsel yapıya göre şekillendirmeye başlar. Bu da incelediği toplumsal gerçekliği kurama bağlı yapar. Eleştirel Kuram içinden çıktığı topyanın bilincinde olur ve olası bir taraflılığı kabul eder. Hatta neden taraflı olduğu da kuramın bir parçasıdır. Bu kısmı Poppercı bilim anlayışında kısmen, Kuhncu bilim anlayışında ise daha baskın bir biçimde vardır. Dolayısıyla eleştirel bir kuramı, açıklayıcı kuram zannedip güdükleştirme hatasına düşerseniz (ki bence Ernest Mandel Marxizm için düşmüştür bu hataya), elinizdeki kuram pozitivist değil Kuhncu bir bilim anlayışına sahip olmalı. Hatayı bile düzgün yapalım lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Daha önce &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/10/elestirel-kurama-dogru-iv.html"&gt;burda&lt;/a&gt; tartışmıştım. Herhangi bir eleştirel kuram aynı zamanda bir bilim sosyolojisi çalışması da içermeli. Böylece dönemdeki eleştirel olmayan bilimlerin propaganda amacıyla kullanılmasına da direnebilmeli. Burada artık geleneksel kuramdan ayrılıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) İkinci ilkeyle de alakalı olarak, eleştirel kuram hem tarih içinde oluştuğunun bilincinde hem de hareketli/dinamik bir gerçeklik anlayışına sahip olduğu için bitmemişliğini de teslim eder. Bu ilke aşağıdaki 8. ilkeyle de alakalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Marx ve Engels Komunist Manifesto'da neden ütopyacı sosyalizmi savunmadıklarını anlatır. Bununla paralel olarak eleştirel kuram da dönemindeki &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/10/elestirel-kurama-dogru-ii.html"&gt;önerici bilimlerin&lt;/a&gt; bir eleştirisini yapar. Bu eleştiri açıklamacı bilimin önerici bilim eleştirisine yakındır. Eleştirel kuram, mesela, tıp biliminin hastalık tanımlarını ve hastalığın iyileştirilmesi gerektiği kabulunu de eleştirir. Aynı nedenden ötürü "evrensel insan hakları" kavramını temel alan insan hakları çalışmaları gereklidir ama eleştirel değillerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6) Eleştirel kuram işlevselci (functionalist) ve evrimci düşünce okullarına direnir. Çünkü toplum, olabileceği en iyi duruma evrilmemiştir; olabilecek diğer durumların yok edilmesi pahasına oluşmuştur. Bu ilke şu üç alt ilkeyi de içerir:&lt;br /&gt; a) Kaçakkova'nın &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/12/03/zafer-alayini-temkinli-bakislarla-izlemek/"&gt;burda&lt;/a&gt; alıntıladığı tavır geçerlidir. Zaman içinde sağ kalanlar en iyi oldukları için değil, diğerlerinin -belki de- barbarca yokedilmesine neden oldukları için sağ kalmışlardır. Yanlış anlaşılmasın, işlevselci ve evrimci bilimler önemli anlayışlar geliştirebilirler, dolayısıyla varlıkları anlamlıdır ve teşviği hakeder. Ama asla tek başlarına eleştirel bir kuram olamazlar.&lt;br /&gt; b) Genellikle liberal düşünce tarafından yapılan "herkes kendisi için en iyisini bilir" kabulune de direnir. Burada basit bir doktorculuk oyunundan bahsetmiyoruz elbette. "İnsanlar biz aydınların ışığına muhtaçtır" gibi bir naiflik değil kastım. Temelde Freudçu bir kanal aracılığıyla, toplumdaki çarpıklıkların insanların kişiliklerinde de çarpıklıklar yarattığı düşünülür. Adorno'nun ünlü "kötü bir toplumda iyi olunamaz" sözü de böylece anlam kazanır.&lt;br /&gt; c) 8. ilkede de tartışacağım ama eleştirel kuram temel aldığı değişim hayalinin sahiplerini de toplumsal çarpıklıkları bünyelerinde taşıdıkları için eleştirir. Dolayısıyla eleştirel bir kuram olarak Marxizm'de işçilerin doğal olarak doğru bilince sahip olmadıkları düşünülür. Tabii yine b) şıkkında bahsettiğimiz naiflikten uzak durarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7) Eleştirel kuramın yapısalcı olmaması gerektiğine dair açık bir iddia yok. Ama çoğu yapısalcı kuramın durağan/statik ya da evrimci olduğu düşünülürse, eleştirel kuramcıların yapısalcı karşıtlığı kabul edilmese de hoş görülebilir. Herhangi bir eylem herhangi bir akılcı yapıya hapsedilemeyeceği için, yani Kant'taki "içerik şekilsizdir" iddiası gereği, eleştirel kuram "yapısal kırılma" şeklinde bir alt-kurama sahiptir. Bu yüzden sürekli bir dönüşümü savunan reformcu bir düşünce değil, yapısal kırılmaları hedefleyen devrimci bir içeriğe sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8) Eleştirel kuramcı kuramına göre toplumsal hareketlerde eylemci/aktif bir rol alır. Toplumdaki müdahilliği kuramındaki önermeleri, burda tartıştığım gibi, hem ahlaki hem de açıklamacı yapar. Ayrıca kurama çift yönlü bir nedensellik (ya da diyalektik nedensellik) katar. Kuram eylemi kısmi olarak belirler. Eylem ve kuram yeni kuramı ... Böylece eleştirel kuramın bitmemiş bir çaba olmaması bir anlam daha kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca &lt;a href="http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/11/elestirel-kurama-dogru-vi.html"&gt;burda&lt;/a&gt; tartıştığım gibi serbest seçim akılcı bir kalıba giremeyeceği için, eleştirel kuramcının hem kuram kurma eylemi hem de kurama göre davranışı birer seçimdir. Dolayısıyla eleştirel kuram evrensel bilim yöntemlerinin kaçınılmaz sonucu değil, kuramcının bir çok seçenek arasından tekrar tekrar seçtiği hayatın sonucudur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-3570387502566917622?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/3570387502566917622/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=3570387502566917622' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3570387502566917622'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/3570387502566917622'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/elestirel-kuram-okumalar-iii.html' title='Eleştirel Kuram Okumaları III'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-1860181894227851772</id><published>2009-12-14T19:40:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:45:56.576-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İdeoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mannheim'/><title type='text'>Eleştirel Kuram Okumaları II</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Karl Mannheim: İdeoloji ve Ütopya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinden sonra resmileşen Türk-İslam sentezi birçokları için bir tarih kuramıyken, başka birçokları için 12 Eylül yönetiminin sapıkça fantezilerinden biri. Her koşulda o dönemden bu yana devletin resmi ideolojisinin önemli bir bileşeni kendisi. Mannheim bu düşüncenin ırkçı ve köktenci olmamaya çalışan Türkiyeliler tarafından nasıl değerlendirilmesi gerektiği hakkında, bence, önemli bir tartışma sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeoloji ve ütopya şu anki toplumsal ve tarihsel durumu anlamak ve doğru yönde eylemde bulunmak için yeterli açıklamaları içeren malumatlar bütününün ötesine yönelik düşüncenin iki önemli türü, Mannheim'e göre. İdeoloji ve ütopyanın bu özelliği onları MH'nin geleneksel dediği kuramdan ayırıyor, çünkü geleneksel kuram toplumsal ve tarihsel durumla olan bağına sadık kalmakla yükümlüyken, kuramı oluşturan düşünce bu sadakati bozduğu ölçüde kuram olmaktan çıkıyor. Bunun dışında kuram ve ideolojinin bir de ortak yanı var: Malumatları mantıksal bir uyum içerisinde, organik diyebileceğimiz, bir bütünün parçaları haline getirmek. Ancak hala yeteli ayrımı yapabilmiş değiliz. Şu haliyle ideolojiyle kuram arasındaki fark zamana bağımlılık gibi görünüyor. Kuram sanki zamandan bağımsız ya da durağan bir bütünken, ideoloji şu anki durumu aşmaya çalışması itibariyle zamana bağımlı bir yöne sahip gibi. Bir sonraki yazıda tartışacağım gibi, kuram eleştirel olduğu ölçüde bir yön kazanabilir. Dolayısıyla hem ideoloji hem de kuram şu anki durumun ötesine yönelmiştir, bu yüzden birbirlerine benzerler. Ama ideoloji malumatları öyle toplar ki, tarih yeni bir duruma geldiğinde, ideolojinin önerileri bu yeni durumu anlamaya ve doğru yönde eylemde bulunmaya yetmez. Bilakis ideoloji, yeni durumdaki malumat toplama ve yorumlama sürecini bozar. Ama gerçekçi bir eleştirel kuram değişen tarihe kendini uydurmak zorundadır. Bu farklılık, durağan bir kuramın nasıl da zamanla bir ideolojiye dönüşebileceğini açıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Türk-İslam sentezinin sapıkça bir fantezi olduğu fikri Mannheim'in psikolojik değerlendirme dediği yorumuna denk geliyor. sadece bir grup insanın bir takım ortak çıkarların peşinde ürettikleri düşünce bütünlerine ideoloji dersek, ideolojinin duruma özel ya da yerel/lokal bir anlayışına sahip olabiliriz. Yapılması gereken, kuramların toplumsal altyapısını inceleyen bilgi sosyolojisinin de kullanılması ve böylece ideolojinin aynı toplumsal ve tarihsel durum içinde oluşan kuramlarla olan ilişkisinin de incelenmesi. Bu inceleme ideolojinin aynı zamanda kuramsal/şekilsel analizini de kapsar. Böylece ideoloji ve toplumsal gerçeklik arasındaki iki yönlü ve hareketli ilişkiyi de anlamak mümkün olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mannheim ütopyaları tartışırken Lamartine'den bir alıntı yapıyor: "ütopyalar sıklıkla henüz olgunlaşmamış gerçekliklerdir." Tarihsel ve toplumsal duruma "topya" dersek, ütopya bu durum dışında başka bir durumun tasvirine deniyor. Bu aşamada Mannheim "göreli ütopya" ve "mutlak ütopya" ayrımına gidiyor. Topyanın ürettiği düşünce alışkanlıklarından müzdarip bir gözlemcinin nesnel gözlemleri bu iki ütopya arasındaki farkı görmeyebilir. Oysa göreli ütopya, topyanın değişme gücünü içinde taşıyan öğelerini doğru okumuş ve böylece gelecek topyalardan biri olma iddiasını gerçekçi bir temele oturtmuştur. Buna kıyasla mutlak ütopya "uçmuş oğlum bunlar" eleştirisini hak eder. Fakat her iki ütopya da aynı topya içide oluştuğu için hangisinin göreli olduğu ancak toplumsal gerçekliğin hareketli/dinamik yapısını içeren bir çözümleme sonucu anlaşılabilir. Yine de topyadaki değişimler gözlenmeden tamamen karar vermek imkansızdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-1860181894227851772?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/1860181894227851772/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=1860181894227851772' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1860181894227851772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/1860181894227851772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/elestirel-kuram-okumalar-ii.html' title='Eleştirel Kuram Okumaları II'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2566342170681918764</id><published>2009-12-14T18:54:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:46:36.844-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Üretim'/><title type='text'>Eleştirel Kuram Okumaları I</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Genel Notlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Max Horkheimer (bundan sonra MH diyelim kendisine) sonra tartışacağım yazısında burjuva çağında ya da sermayedar üretim modunda/makamında kitlelerin, toplumların kör ve somut ancak bireylerin soyut ve bilinçli olduğunu söylüyor. Ama bireyler, toplum karşısında tek kaldıkları için, toplumun körce sarıldığı nesneleri kendi seçimleri gibi sahipleniyorlar. Bireylerin soyut kişilikler atfettikleri nesneler bütünü, yani tercihleri toplamı, onların bu nesnelerle kurdukları ilişkinin içeriğini de bozuyor zamanla. Bireyler "otantik" olanla, şahsına münhasır olanla değil, tekrar tekrar üretilebilenle ilgilenmeye başlıyorlar. Dahası şahsına münhasır olanla tekrar tekrar üretilebilmesi ölçüsünde ilişki kuruyorlar. Tek olanı aşağılıyorlar. Tüm buna emek bölüşümünün toplumsal bir gerçeklik kazanması da eklenince, tek olan parçalarına bölünüyor. Her parçayla ayrı ayrı ilişki kuruluyor. Her parça tek tek tekrar üretilebilirlikleriyle değerlendiriliyor ve böylece başta tek olanın şimdi tüm parçaları aşağılanıyor. Eğer Derrida haklıysa, bu böyle sonsuza kadar gidebilir. Anlam ararken herşeyi yakıp yıkana kadar. Daha kötüsü toplumun körlüğünden yararlanan faşist yönetim bireylerin bu yalnızlığını kullanıp onları daha çok yakıp yıkmaya yönlendiriyor. Marcuse Freud'u eleştiriyor, hayır saldırganlık (aggression) artabilir diyerek. Faşizm saldırganlığı artırarak yıkıma anlam atfediyor ve bireyler daha çoğunu ele geçirme peşinde her şeye saldırıyor. Ama kötümser olarak addedilen birinci kuşak Frankfurt Okulu mensupları yüreğimize su serpiyorlar. Tüm bu parçalanmanın, aşağılamanın, artan saldırganlığın hemen karşısında bu aşağılanmış parçaları birer direniş, başkaldırı aracına dönüştüren bir hareket oluşuyor. Faşizm baskıyı normalleştirirken, normaldeki gerilimi ortaya çıkarmanın yolu görünüyor ufukta. Mannheim'in göreli ütopyaları dolaşmaya başlıyor ortalıkta. Kuramlar, sanat, kültür ve hatta fanteziler eleştirel olmaya başlıyor. Faşist üretim eleştirel üretimi doğuruyor. Eleştirel üretim Marx'ın desteğiyle sermayedar üretimi geriyor ve hop! Kişilerin içlerinde tek tek başlıyor direnme kararı. Her karar saçma olduğu için, o kararı yetiştiren kişiliğe bir başkaldırma oluyor. Her karar kişisel bir devrim ve sonra belki toplumsal olanı. Ama yenisi ne? Gelmeden bilemeyiz, ama yolda MH'nin eleştirel kuramı bize eşlik edecek; biz ona söyleyeceğiz nereye gitmek istediğimizi, o da bize nereye gideceğimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyimserlik bir yana, ödevimi yetiştirememek pahasına ödevim için gerekenden fazlasını yapıp ufak çaplı bir eleştirel kuram okumasına giriştim. Bu sıralı yazılarda notlarımı paylaşacağım sizlerle. Bu kıyağımı da benden bilmezseniz sevinirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi cahilliğimi mazur görün ama ilk defa &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/12/03/zafer-alayini-temkinli-bakislarla-izlemek/"&gt;burda&lt;/a&gt; duyduğum Walter Benjamin (bundan sonra WB) sanattan bahsederken bende pek bir şey uyanmadı. Bu yüzden ölüyü diriltir gibi uğraştım bir şeyler uyansın diye, ancak soyut bir nedensellik çizgesi (graph/network) oluşturabildim. Anladığım kadarıyla WB, sonra tartışacağım makalesinde, Marx'ın metalaşma fikrini kitlesel yeniden üretimi de hesaba katarak derinleştiriyor. Sonra da sanat diye anlamadığım bir şeye uyguluyor. Şimdi bu çizgenin kenarlarını dört süreç belirliyor: Metalaşma, emek bölüşümü, teknolojik gelişmeler ve kitlesel yeniden üretim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   İki tane süreç var. Birincisinde kullanım değerleriyle tanımlı şeylerle başlıyoruz. Teknolojik gelişme ve emek bölüşümü her şeyi ufak parçalarına bölüyor. Böldüğü parçalar da kendi kısmi kullanım değerlerine kavuşuyor. Sonra metalaşma devreye giriyor ve her parçayı metalaştırıyor. Metalaşmak demek metanın &lt;a href = "http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/06/metanin-tanimlari.html"&gt;burda&lt;/a&gt; saydığım özelliklerine daha fazla sahip olmak demek. Kendisi de metalaşmaya başlayan ilk şeyimiz kendi parçalarının nesnel bir bileşimi haline geliyor ve böylece otantikliğini, şahsına münhasırlığını kaybediyor. Bu kayıba MH ve Adorno "aşağılanma" (desublimation) adını veriyor. Bu aşağılanma metalaşma sürecini besliyor. Zamanla elimizde "3+5+1+4=13" gibi bir şey kalıyor. Takas değerlerinin başka bir takas değeri haline gelmesi. Sonunda ilk sürecin başına dönüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   İkinci süreç ise teknolojik gelişme sayesinde her şeyin kitlesel yeniden üretilebilir hale gelmesiyle başlıyor. Bu yeniden üretim sayesinde şeylerin kullanım değerleri dışında bir de "kitle değeri" olmaya başlıyor. WB sanat eseri için "sergi değeri" ifadesini kullanıyor; herhangi bir metaya genellerken "kitle değeri"nden şimdilik daha iyisi aklıma gelmedi. Efendim kitle değeri, bir metanın tüm yeniden üretimlerinin bir tür genel toplamı (aggregation), mesela ortalaması. Dolayısıyla kullanım değerinden farklı olarak bir sayı, aynı takas değeri gibi. Teknolojik gelişmeler bu yeniden üretimlerin kitlelere ulaşmasını sağlamak yönünde gelişirken (youtube, teknolojik bir gelişme değil mi?) kitleler de kendine ulaşılabileni seçmeye başlıyorlar. Dolayısıyla kitlesel üretime müsait olmayan şeyler metalaşamadan tarih sahnesinden çekiliyorlar, yerini kitlesel üretime müsait şeylere bırakıyorlar. Mesela meddahlık önce Cem Yılmaz DVD'lerine ordan da "college humor"'a dönüşüyor. Kitlesel algılar kör ve somut olduğu için, MH'nin dediği gibi, metalar ancak önünü göremeyen, yani lokal, yerel ve somut parçalara sahipse sağ kalabiliyorlar. Bu da bizi ilk süreçle aynı noktaya getiriyor: aşağılama. Kültür endüstrisi aşağılanmış bir kültür yaratıyor ve bu metalaşmamış ne kadar şey varsa hepsini metaya çevirmek için harıl harıl uğraşır hale geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki yazılarda bu sürecin değişik durumlardaki karşılığını anlatan beş yazıyı sırayla tartışacağım. Yazıların hepsini okumadım, onun yerine kaynak kitapta [1] alıntılanan parçalarını okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Calhoun, Craig, Joseph Gerteris, James Moody, Steven Pfaff, Indermohan Virk. (2007) "Classical Sociological Theory." Blackwell, Malaysia.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2566342170681918764?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2566342170681918764/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2566342170681918764' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2566342170681918764'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2566342170681918764'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/elestirel-kuram-okumalar-i.html' title='Eleştirel Kuram Okumaları I'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-2379093010573196417</id><published>2009-12-07T18:22:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:47:42.101-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pozitivizm Eleştirisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sallamalar'/><title type='text'>İlim</title><content type='html'>İlim ilmek ilmek örmektir.&lt;br /&gt;İlim tam içine etmektir.&lt;br /&gt;Sen düzene boyun eğmişsin,&lt;br /&gt;Ya bu ne biçim çalışmaktır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmaktaki anlam nedir?&lt;br /&gt;Kişinin hakkını vermektir.&lt;br /&gt;Sen çalıştın hak yedin,&lt;br /&gt;Hiç çalışmasan yeridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baktım ve gördüm deme,&lt;br /&gt;Her şeyi çözdüm deme,&lt;br /&gt;Eğer zulmü çözmezsen,&lt;br /&gt;Gücün kucağına gelmektir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu malumatın anlamı,&lt;br /&gt;Tek bir çomakta toplanır.&lt;br /&gt;Sen feleğin çarkı dersin,&lt;br /&gt;Çomaksız çark köleliktir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunkuran der ki ey bilge;&lt;br /&gt;İstersen bas bin makale.&lt;br /&gt;Tek bir gerçek için bile,&lt;br /&gt;Bir gönüle girmek gerektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-2379093010573196417?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/2379093010573196417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=2379093010573196417' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2379093010573196417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/2379093010573196417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/12/ilim.html' title='İlim'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-5497099562698003345</id><published>2009-11-30T22:58:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:49:42.207-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştirel Kuram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şekil-İçerik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim Yöntemi'/><title type='text'>Eleştirel Kurama Doğru VI</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şekil, İçerik ve Eleştirel Gerçekçilik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Şekil ve içerik kavramları birbirinin içine girmiş kavramlar,  şekiller. Tanımları ya da kapsamları yani içerikleri birbirlerine kıyasla yapılmalı bu yüzden. Ancak herhangi tanımlama çalışmasındaki kendine-gönderme (self-reference/reflexivity) sorununu da not etmek isterim. İçeriğin tanımı da bir şekil olacak, şekilin tanımı da. Bu yüzden aslında içerikle şeklin ilişkisinden bahsederken aslında iki farklı şeklin ilişkisinden bahsediyor olacağız. Peki içerik tanımının içeriğinden nasıl bahsedeceğiz? Eğer içerik tanımı doğruysa en azından bu tanım için içerik ve şekil arasında bir fark yok demektir, o zaman burdan hareketle tüm içerikleri tanımlamak mümkün olurdu. Oh, ne güzel. Sonra hep beraber toplanır Descartes yemini eder ve Kant taşlama ayinleri düzenlerdik. Böyle bir şey yapmak istemiyorsak, içerik tanımımızın aslında içerikten farklı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. O zaman da yanlış bir tanımla iş yapmak zorunda kalacağız. Amacımıza hizmet ettiği sürece sorun değil diyebiliriz, böylece amacımız değiştikçe tanımımızı değiştiririz. Bu daha pragmatik bir yol gibi görünüyor, çok bildiğim bir yol değil, ama hepimiz anlamadan da olsa bu yolda yürüyor olabiliriz tabii. Bu kendine-gönderme sorunundan, kısmen de olsa, kaçınmanın başka bir yolu, bu iki kavramın genel birer tanımını vermek yerine her durumda/bağlamda farklı bir ikiliyi işaret etmek olabilir. Aynı Derrida'nın yapı-söküm için yaptığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Gelecek paragraf baştan sona hatalı olabilir, çünkü bir kere içerik-şekil ayrımı üzerinden çok kısaca tartıştım tüm bu büyük fikirleri. Ayrıca bu konuların uzmanı ya da ona yakın bir şey değilim; bu yüzden lütfen dikkatli okuyun.&lt;br /&gt;   Öncelikle bu ikili hakkındaki çağrışımlarımı bir toparlayayım izninizle. İçerik ordadır. Ama üstüne bir şekil yapışmıştır. Bilincimiz kapalı olduğunda biz bu ikisini birmiş gibi düşünürüz. Ama elimizde bir bakış açısı ya da genel bir tavır olduğunda bazen şeklin ötesine geçeriz. Şeklin bizi yanılttığını keşfederiz. Nasıl keşfettiğimiz bize şekille içerik arasında bir ilişki verir. Genellikle içerik şekle neden olur. İçeriğin belli bir kısmı ya da orda duran başka ama alakalı bir içerik de içeriğin görünümünü kendisinden farklılaştırır. Dolayısıyla şekil ve içerik görmek üzerinden ilişir birbiriyle. Ancak görmek eylemi gören iradeyi gerektirir bir anlamda, bu yüzden şekil ve içeriğin ilişkisini görenlere ya da bilinçlilere göre açıklamak da makul bir tepkidir. Gören özneler olarak şekilden içeriğe ulaşabileceğimizi iddia edersek gerçekçiler kampına giriyoruz. Şekil diye bir şey olmadığını ya da dikkatli gözlemin şekille içerik arasındaki farkı sökeceğini söylersek, "naif gerçekçiler" okuluna giriyoruz. İçerik diye bir şey olmadığını söylersek ya da ayrımın şekil ve içerik arasında değil de saf/ideal şekillerle karışık/karmaşık şekiller arasında olduğunu söylersek idealist okula yaklaşıyoruz. İçerik aslında şekilsizdir, ama bilinç şekillerle ilgilidir bu yüzden şekilsiz içeriği ancak şekiller aracılığıyla görebilir dersek Kant'a geliyoruz. Ama bu okulda başkaları da var. Eğer tüm şekillerin özünde yine bazı tarih-ötesi şekiller olduğunu söylersek Kant'a geliriz. Yok, bu şekillerin değişik ve çelişik şekil sistemlerinin çatışması sonucu oluştuğunu söylersek Hegelci diyalektiğe yaklaşırız. Ama Hegel'de kalmak için içeriği görmek için kullanılan şekiller değişse de içeriğin değişmediğini söylememiz gerekir. Burdan varoluşçuluğa ve Marxizme geliyoruz; hayır içerik değişebilir dersek: Tek içerik insan iradesidir. "İçerik şekilsizdir" mirasını Kant'tan alabilir ama birer şekil sistemi olan yapılara toptan karşı çıkabiliriz Kant'a başka bir boyutta başkaldırarak. Böylece yapısalcı-ötesi okullara yaklaşırız. Bu akımları şeklin tek kaynağı olarak bireylerin bilinçlerini gösterdikleri için suçlayabiliriz. İçerikle şeklin ilişkisini insan zihnine indirgeyemeyiz. Böylece "spekülatif gerçekçilik"e geliyoruz çelişkiyle aramıza bir mesafe koyarsak. Yok koymaz da toplumsal çatışmalar üzerinden şekil ve içerik arasında diyalektik bir ilişki varsayarsak o zaman da sanıyorum "eleştirel gerçekçilik" ya da "diyalektik gerçekçilik"e varıyoruz. Bashkar'ın "diyalektik" adlı kitabını edindim ama okuma şansım olmadı henüz. Bu yüzden eleştirel gerçekçilik hakkında elimde sadece önyargılar var, bu yazıda onlardan bahsedeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Bir olgu, varoluş alalım. Bu varoluşun dışında kalan bir irade bu varoluşla bir ilişkiye girsin. Böylece elimizde iki irade oldu, olgunun nedeni olan içerik olarak irade ve bu olgunun dışında kalan ve bu olguyla ilişkiye giren ikinci irade. Bu iki iradenin ilişkisinin taşınması şekil yardımıyla olur. Dolayısıyla şekil, bir iradenin öbürüne yönelik eyleminin kendisine yansımasıdır bu kalıp içinde. Burada iradeyi illa ki, insansı bir yaratığın seçimleri olarak düşünmemek lazım. Denemiş ve henüz becerememiş olsam da, iradeyi göreli olarak tanımlamak mümkün gibi geliyor bana. Mesela rüzgara göre hava iradeli olarak tanımlanabilir. Ama havaya göre basıncı iradeli sayarız, basınca göre ısıyı, ısıya göre elektronları ve böylece devam eder. Böyle göreli bir irade tanımında nedensellikle irade arasındaki tek fark simulasyon olur. İrade, niyetinin hayalini kurar, yani simule bir şekil oluşturur, sonra bu şekle göre eylemini gerçekleştirir. Eylemesi demek başka bir iradeyle ya da tamamiyle kendisinin kontrolünde olmayan bir iradeyle iletişime geçmesi demek. O başka irade, eyleyenin sadece davranışını görür, ki bu da bir şekildir. Böylece bu davranışa göre bir tepki verir. Bu tepki de bir şekil halinde ilk iradeye ulaşır ve döngü kapanır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;   Bu genel tartışmaya göre meraklı bir insan için şekil ve içerik arasındaki fark büyük ölçüde nedensellik üzerine kurulur. Veriler bir şekle sahiptir. Gözlemciler bu verileri toplayarak bir şekil oluşturmak için gerekli malzemeyi toplamış olurlar. Sonra yine gözlemcilerin kafasındaki şekillere göre bu verileri sınıflamaya dolayısıyla bir şekle sokmaya başlarlar. Bu şekillendirme aslında verilerin şeklinin arkasındaki içeriğe ulaşmak içindir. Çünkü içerik şekle neden olur, ya bu içerik bir iradedir ve bu şeklin böyle olmasını istemiştir ya da ortada bir isteyen yoktur kendi halindeki içerik gözlemciyle girdiği ilişki sonucu bu şekle neden olmuştur. Her koşulda gözlemcinin elinde sadece iki katlı bir şekiller sistemi/düzeneği vardır. Gözlemci alttaki şekle içerik adını verir. İçerik adını verdiği şekil, üst kattaki verisel şeklin kuramı/teorisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Böyle bir kuram oluşturma çabasının "atomizm"le sonuçlanması işten bile değildir. Bazen, her şeyin her şeklin arkasındaki içeriğe ulaşmak ister insanlar. Öyle bir şekil oluşturalım ki, tüm diğer şekillerin arkasında dursun yani onlara neden olsun. Böyle bir şekil bulabilirsek ismine rahatça içerik diyebiliriz. Hava rüzgara neden olur hareket ederek. Ama hava rüzgar şeklindeki eylemin içeriği yani özü ya da arkasındaki irade değildir. Çünkü havanın hareketini de kontrol eden bir şey vardır. Rüzgar hareketini anlamak istiyorsak havanın hareketi şekline girmiş başka bir güce, nedene ihtiyacımız var. Bu neden bağını sonuna kadar götürmek isteriz. Eğer hakkaten bir yere varırsak, vardığımız yer içeriktir. Her şeyin içindeki, her şeklin özündeki içerik vardığımız yerdir. Şimdiye kadar çok defa böyle bir içeriğe ulaştığını düşündü insanlar. Atom kuramı böyle bir hevesin sonucuydu. Haz ve acıyı ölçen yarar (utility) birimleri de iktisat kuramı için içeriği oluşturuyordu. Neyse ki, Friedman bile insanların hakkaten bu yararlara göre davranıp davranmadıklarını bilemeyeceğimizi kabul etmişti. Dolayısıyla elimizdeki bu içerik fikri de sadece bir şekil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Çoğu dindeki en büyük vurgulardan biri Tanrı diye insan iradesinin değiştiremeyeceği bir iradenin bulunması. Hiç kimse çıkıp Tanrı'yı değiştiremez, bunu yapabilseydi ya Tanrı, Tanrı olmazdı ya da bunu yapan Tanrı olurdu. Dolayısıyla bu dinlere göre her şeklin özünde değişmez bir içerik bulunur. Tanrı iradesi, yani içerik, geri kalan her şeye, yani şekle, neden olmuştur. Ama şekil içeriği değişmesine neden olmaz. Varoluşçuluğun bence yaptığı düşünsel devrim bu tabuyu kırması oldu. Materyalizm tüm teolojiyi Tanrı yerine maddi bir şey koyarak olduğu gibi kabul etmeye çalışırken, varoluşçuluk değiştiren özneyle değişen nesneyi biraraya getirerek insan iradesini ikiye bölüyordu. İnsan eyleyerek kendisini değiştiriyordu. Aslında Marx da aynı noktaya varmıştı sanırım, ama o kişisel değişimin toplumsal değişimle gerçekleşeceğini düşünüyordu. Ama Marx'ın kendisi değilse bile takipçilerinin bir kısmı atomizm tuzağına düştüler. Üretim modu, toplumsal ve kültürel yaşam şeklini üreten bir içerik muamelesi gördü. İçerik şekle neden olur ama şekil içeriği değiştiremez. Marx'ın kırmaya çalıştığı tabu burda yine karşımıza çıkmış oluyor böylece. İnsanlar kendi yarattıkları şeklin yani kuramın kölesi haline geliyor, böylece her insanın içerisinde bulunan öze yani iradeye yabancılaşıyorlar. Dolayısıyla iktisadi indirgemeciliğe sahip Marxizmlerin de kendi iradelerine yabancılaştığını iddia etmek mümkün bu tartışmaya göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Eğer serbest seçim tamamiyle açıklanabilirse yani bu seçimin arkasındaki neden bulunursa o seçim serbest değil ama o nedenin gerekli bir sonucudur. Bu yüzden serbest seçim diye bir şey varsa saçma olmak zorundadır. Diyelim ki serbest seçime sahip birinin her durumda ne yapacağını anladık. Sonra gittik ona söyledik elimizdeki yapılacaklar listesini. Diyelim ki bu kişi bu yaptığımıza kıl oldu ve her durumda elimizdeki listenin tersini yaptı. Bu durumda elimizde liste ifşa olduğu anda yanlış oldu. Diyelim ki biz bunu da düşündük ve elimizdeki liste iki boyutlu oldu. Söylediğimizde ne yapacağı ve söylemediğimizde ne yapacağı? Peki bu kişi ne yapacak? Ne yapacağını bu durumda biz seçeceğiz. O zaman bu listenin doğru tahmini verebilmesi için içinde bizim de ne yapacağımız yazmalı. Ya bu sefer biz kıl olursak? Bu sefer serbest seçimdeki saçmalık incelediğimiz kişiden bize geçti. Diyelim bizim için de bir liste var. Bu listeyi hazırlamadan önce ve sonra diye iki boyutlu bir liste olmalı o zaman. ama listeyi hazırlamadan önce listeyi hazırlayamayacağımıza göre ya listeyi başkası hazırlayacak ya da listeyi hazırlayıp hazırlamayacağımızı da biz seçeceğiz ve bu seçim herhangi bir listeye göre olmayacak. Burda elimizdeki listeler şekil ve kişilerin davranış seçimi içerik oluyor. Bu örneğin özelliği, şekil içeriğin değişmesine neden olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   İşte eleştirel gerçekçiliğin çıkış noktası burası olsa gerek. Biz içinde yaşadığımız topluma bakıyoruz ve toplumla ilgili bir şeyler görüyoruz. Ancak ne gördüğümüz neyi amaçladığımıza göre değişir. Bu yüzden ne göreceğimizi de seçmemiz gerekiyor görmeye başlamadan önce. Ancak olmayan bir şeyi göremeyeceğimize göre yapmamız gereken elimizdeki simulasyonlara göre bir seçim yapmak. Marxizm örneğinde bu simulasyon komunizm. Eleştirel içeriğe sahip bir Marxizm komunizm simulasyonundan yola çıkarak içinde oluştuğu toplumu anlamaya çalışır. Ancak anlamak toplumun gelecek hareketini tahmin etmek için değildir sadece. Daha doğrusu toplumun nasıl davranacağına hiçbir etkide bulunmayacağını kabul etmez. Toplumun şu anki gerçeğini başka bir gerçek haline getirmek için harekete geçer. Eleştirel kuram bu hareketi inceler, bu hareketin bir parçası olarak. Bu yüzden kuramı ahlaki olarak tarafsız değildir, başka bir sümulasyona göre değil de, belli bir simulasyona göre hareket eder. Eleştirel kuramcı hangi simulasyonu temel alacağını seçmiştir. Ama bu simulasyon gökten inmemiştir, kuramcı bu simulasyonun toplum içinde oluştuğunun bilincindedir. Bu simulasyon, bu anki toplumda gerçeklerin değişmesini isteyenlerin kurduğu hayallerden biridir. Marxizmin liberalizmden bir farkı kimin hayalini seçtiğidir. Liberalizmde toplumun geri kalanından soyutlanmış bir düşünür herkesin kendisi gibi özgürce düşünce üretebilmesini ister. Oysa Marxizm ekonomik olarak sömürülen sınıfın değişim hayallerini seçer. Herhangi bir Marxist düşünürün "işçi sınıfının dilini" kullanması gerekir, çünkü aksi takdirde işçi sınıfını değil, kullandığı dilin sahibinin hayalinin peşinden koşar. Bu dil seçimi önemlidir, çünkü Marxist bir entellektüel kolayca kendi yarattığı kavramların ve kendi oluşturduğu hayalin peşinden koşmaya başlayabilir. Sovyetler deneyimini bu şekilde yorumlamak mümkün mesela. İşçi sınıfından kopan Marxist entellektüel zamanla "filozof kral" haline geldiği bürokratik devletini kurdu. Böyle bir devlet öyle bir devrimden sonra kaçınılmazdı; bu yüzden Stalin'i Lenin'i eleştirmeden eleştirmek bana çok da mantıklı gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Marxizm üretim süreci üzerinde hiçbir kontrolü olmayan işçilerin değişim isteğini hedeflemişti. Ama başka eleştirel kuramlar da mümkün. Mesela feminist bir eleştirel kuram kurmak mümkün. Toplumdaki kadınların daha iyi bir dünya hayalini seçip buna göre bir kuram oluşturulabilir. Ya da radikal demokrasi akımındaki gibi, azınlıkta kalmış tüm grupların değişim hayalleri üzerinden bir eleştirel kuram kurulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Şekil ve içerik tartışması açısından eleştirel kuram, öyle bir şekil kurar ki, içerik şu anki şeklinden başka bir şekle girer. Gerçekçi bir eleştirel kuram içeriğin gireceği şekille baştaki simulasyonunu uyumlu kılabilen kuramdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-5497099562698003345?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/5497099562698003345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=5497099562698003345' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/5497099562698003345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/5497099562698003345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/11/elestirel-kurama-dogru-vi.html' title='Eleştirel Kurama Doğru VI'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-7646111503958097180</id><published>2009-11-19T21:24:00.000-08:00</published><updated>2009-11-19T21:48:58.962-08:00</updated><title type='text'>Black Sea Hotel</title><content type='html'>Ortaokul'dayken sınıfdaşlarımdan biri sınıfta orgla piyano marifetlerini göstermişti. O gün aşık olmuştum, hem kıza hem de piyanoya. Sonra fark ettim ki, müziğini beğengiğim herkese aşık olma potansiyelim var. Ne kadar çabalasam da yine de bu konuda bedenim kadınlara iltimas geçmiyor değil, bu yüzden erkeklerin müziğinde daha çok müziğe hayran kalıyorum, ama kadınlarda sıkça hem müziğe hem de yapana hayran kalırken yakalıyorum kendimi. Bugün de 4 kadına aşık olma tehlikesi atlattım, neyse ki hepsine birden aşık olamadığım için ucuz atlattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vokal grubunun ismi "Black Sea Hotel", Balkan müzikleri yapıyorlar. O kadar güzel söylüyorlar ki, gözlerini kapatıp hafifçe sallanmaya başlamak işten bile değil. &lt;a href="http://www.myspace.com/blackseahotel"&gt; Burdan&lt;/a&gt; bakabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4450372042882928552-7646111503958097180?l=oyunkurdu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/feeds/7646111503958097180/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4450372042882928552&amp;postID=7646111503958097180' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7646111503958097180'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4450372042882928552/posts/default/7646111503958097180'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://oyunkurdu.blogspot.com/2009/11/black-sea-hotel.html' title='Black Sea Hotel'/><author><name>kkakoz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04827420012284380226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='25' src='http://4.bp.blogspot.com/_ju41tkTxj6w/S2hseUuIYwI/AAAAAAAAAAM/djvFB8VHgTU/S220/insertbrain.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4450372042882928552.post-6058435159501780759</id><published>2009-11-13T14:55:00.000-08:00</published><updated>2010-01-15T11:54:53.380-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tolerans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dünyevilik/Sekülerizm'/><title type='text'>Toplumsal Ayrıklık, Tolerans ve Dünyevilik</title><content type='html'>Bir keresinde dindar bir arkadaşım yabancı uyruklu bir hocası için üzülüyordu. Hocası müslüman değildi, hatta toptan inançlı değildi, yani bir dine inanmıyordu. Arkadaşım da çok sevdiği hocasının öldükten sonra cehenneme gideceğini düşünüp üzülüyordu. Keşke elinden bir şey gelseydi onun için ama ne gelebilirdi ki? Bu tavır elbette olağanüstü masum ve sevecen bir tavır, çünkü ortada hiçbir şiddet yok. Ama olabilirdi de, eğer ortam farklı olsaydı. Mesela dindarların yoğunlukta olduğu bir ortamda, bu yabancı hocayı çok seven cemaat onu düzenli olarak ikna etmeye çalışabilirdi. İkide bir toplantılar, vaazler, sohbetler kibar ve sahiplenici olanları. Dışlamalar, uyarılar, alay etmeler de olası sosyal tepkiler arasında, ki bunları da ufak dozlarda şiddet eylemleri olarak algılamak mümkün. Ama buradaki meselem şiddetten öte, bu tepkinin oluşmasını sağlayan bakış açısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tolere etmek/tolerans göstermek ne demek? Mesela uçaklar türbülansları tolere ederler. Yani, o türbülanslar aslında uçakların düzgün işlemesine engel olma potansiyeli taşıyorlar, ama uçak o kadar sağlam yapılmış ki, bu türbülanslara rağmen uçabiliyor. Acaba toplumsal toleransı da böyle mi anlamak lazım? Benden farklı biri var. Olmasa daha iyi, ama var işte, bir şekilde aynı ortama düşmüşüz. İkimizin ortak olarak bulunduğu ortamda, eğer ben yeteri kadar sağlamsam - bu her ne demekse - o zaman benden farklı olan bu diğer kişiyle aynı ortamda bulunmayı bir tehdit olarak algılamam ve benimle aynı ortamda bulunmasına izin verebilirim. İzin verme yetkisini kendimde görmem, bir anlamda kendimi bu farklılığa kıyasla üstün görmemin bir sonucu olarak algılanabilir. Hani aslında benim bu aşağılık farklıların varlığına izin vermemem lazım, onları içine düştükleri gafletten kurtarmam lazım, ama yüce gönüllülüğüm sayesinde onlara karışmamayı tercih ediyorum, onlar beni değiştirme cüretini göstermedikçe. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ama elbette toleransın arkasındaki itki/motivasyon bu olmak zorunda değil. Şimdi iki tane soyut durum düşünelim, birincisinin ismi "mutlak ayrıklık/izolasyon", diğerininki de "mutlak samimiyet" olsun.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mutlak ayrıklık durumundaki toplumlarda hiçbir iki insan birbirine herhangi bir yakınlık hissetmiyor. Herkes sadece kendi yaşamını yaşıyor, kendi inançlarına, görüşlerine, t
